Kürt meselesinde çözüme doğru mu?

20.10.2010 00:39

M. Naci Bostancı

Kürt meselesi bir dönemeçte. Buradan hep birlikçe çıkacağız ya da çılgınlığa devam diyeceğiz. Hep beraber sözünün altını çizmekte fayda var.

Bunun içinde politikacısı, aydını, işadamı, yazarı çizeri, köylüsü, işçisi, memuru herkes var. Kamuoyunun önüne çıkan, söz söyleyen, teklifte bulunan her kişi, bunun çözüme katkısı üzerine bir muhakemeyle davranmalı. Kolektif kimlikler zaten problemlidir. Onlar üzerine konuşmak, akıl vermek, akıl almak, tanım getirmek, geçmişi geleceğe bağlamak, gerçeklikler kadar hayallerle ilişkilidir. İnsan kolektif kimliklerin etten kemikten varlığına hayal elbiseleri giydirir, ona anlamlar atfeder, yüceltir, aşağılar, ilgisiz kalır. Gerçek insanları soyutlaştırıp bir ortak kimlik olarak onu öne çıkartır. Hele bir de bu konuşmalar ve değerlendirmeler, kolektif kimliklerin birbirleriyle çatıştığı ve gerilim içinde olduğu bir ortamda yapılıyorsa problemler daha da derinleşir. "Akıl" kimlik mücadelelerinin bir "fonksiyonuna" dönüşür, "gerçeklikler" amaçlı bir şekilde okunur, olup bitenler "keyfi" bir montaj düzeni içinde takdim edilir vs. vs.

Kürt meselesinde bugün geldiğimiz nokta şu gibi görünüyor: Ortadoğu coğrafyasında çeşitli nedenlerle milliyetçilik ateşinin en geç yandığı Kürt halkı kendisini bir kolektif kimlik olarak kurmaya çalışıyor. Elbette "halk" değil, öncü aydınlar, politikacılar, yazarçizerler "verili" haldeki Kürtlüğü milliyetçilik ekseninde kazanılan bir kolektif kimliğe dönüştürmek istiyorlar. Süreç içinde de bu fikirler karşılık buluyor, geniş kesimler tarafından desteklenmeye başlıyor. Kürtler için de başkaları için de mesele tam burada.

21. yüzyıl küresel ölçekte iki zıt eğilimi aynı anda barındırıyor. Birincisi, milliyetçiliğe, milli devlete meydan okuyan gelişmeler. İkincisi ise milliyetçilikleri öne çıkartan, onların "kendi halklarını" kazanmaları için bir rüyanın peşine düşmelerini teşvik eden eğilimler. Bu ikilem Kürt halkı için de mevcut. Acaba Kürtler nihai olarak bir milli devlet mi kurmalılar, yoksa demokrasi, haklar ve özgürlükler zemininde kolektif kimliklerine de hayatiyet kazandıracakları bir zeminin sağlanması kaydıyla, muhakkak kendileri de esneyen öteki milli devletlerin içinde yaşamanın imkânlarını mı araştırmalılar? Bunun cevabı henüz net değil. Bayrak, toprak, meclis, vergi toplama gibi gerçek yanları kadar sembolik nitelikleriyle de milliyetçiliklere adeta kâmil bir noktaya geldikleri duygusunu yaşatan unsurlardan vazgeçebilecekler mi? Yoksa aynı ulus devlet içinde yaşıyormuş gibi yaparken aynı zamanda ikinci bir ulus devlet gibi davranmanın şartlarını mı oluşturmak isteyecekler? Soruları kim cevaplayacak? Dur bakalım ne olacak, duygusuyla davranmak değil herhalde. Bu sorular tabir caizse diyalektik bir ilişkiyle cevaplanacaklar. Kolektif kimliğe tekabül eden talepleri topyekûn ret, "ötekileri" kendi milli devletimizi kurmalıyız, yoluna sevk edecektir. Evrensel standartlar esasında bir müzakere ile aynı milli devletin çatısı altında yaşama şartlarını inşa ise güzergâhı birlik yoluna çevirecektir. Ancak her halükarda herkesin yolu, düşüncesi, geleceği bir ölçüde değişecek. Mesele, sürekli birbirini kollayan, her hamlenin ardında başka nedenler arayan, açık iletişimi "gizli gündem"lerin örtmecesi olarak kullanan bir güvensizlik ortamını aşabilmek. Kaygının, kuşkunun kol gezdiği, geleceğin kestirilemediği bir zeminde çözüm için gerekli anlayış ve işbirliği sağlanamaz. Ringe çıkmış iki boksör gibi tetikte ve kollayıcı bir akıl ve siyasetle yol alınamaz, olumlu bir "diyalektik ilişki" kurulamaz.

HER ZAMAN HERKESİ MEMNUN ETMEK MÜMKÜN DEĞİL

Kürt meselesinde bizim temel problemlerimizden birisi şiddet ve onun toplumsal, politik sonuçları. Şiddet kendi siyasal kültürünü, kendi dilini oluşturur. Kanın döküldüğü yerde barışın, anlayış ve işbirliğinin "alıcısı" olmaz. Oysa çözümü sağlayacak en temel dinamik olan siyaset, tıpkı serbest piyasa gibi "alıcılar" üzerine çalışır. Dikkat edin, hem Türk hem Kürt tarafında şiddet kültürünün talep ettiği o sloganik dili kullanan, bunun üzerinden kariyer yapmak isteyen, insanların en temel güdüleri olan "varlık-yokluk" duygusuna seslenen çevreler mevcut. Üstelik bu kolay bir dil. Açık, net, anlaşılır. Diğer tarafta ise çözüm diyenlerin o nüfuz edilmesi zor dilleri, amalı, fakatlı cümleleri, kendi dünyalarının kışkırtıcı "gerçekleriyle" başları hoş olan insanlara çimdik atan, onların hayallerini eleştiren yaklaşımları var. "Şiddet kültürünün" kol gezdiği bir iklimde ikinci dilin sahipleri kendi kendilerine konuşan tuhaf bir azınlık oluştururlar. Diğerleri ise karşıt taraflarda olsalar bile birbirlerini gayet iyi anlarlar. Çünkü dilleri ortaktır.

Türkiye'de şimdi Kürt meselesi esasında oluşmuş ama aynı zamanda azgelişmişlik dünyasının her tür referansıyla desteklenen "şiddet kültürü"nü aşmaya çalışıyoruz. Siyasal iktidar buna mihmandarlık ediyor. Muhalefet partileri, Türkiye'nin krizi derinleştikçe zafere ulaşacakları duygusunu tetikleyen iç siyasetin rekabetçi sularından bu konuyu uzaklaştırmaya çalışıyorlar. Kendisini Kürt meselesinin müdafisi olarak takdim eden BDP "geleneksel dili" yedeğinde tutmaya devam etmekle birlikte yeni bir dil oluşturmaya çalışıyor. PKK eylemsizlik kararını uzatıyor. Bunlar olumlu gelişmeler. Ancak daha işin başındayız. Henüz yaralar taze. Acılar keskin. Kendi başına kamusal müzakereye sihirli anlamlar atfetmek doğru değil. Önemli olan bunun hangi şartlarda gerçekleşeceği. Sözlerin anlamını bağlam belirler. Bugün yanlış görünen, saman altından su yürütülüyor zannedilen, dur bakalım bunun arkasından hangi adımlar gelecek denilen sözler, yarın karşılıklı anlayışın, güvenin ve birlikte yaşama iradesinin sözlerine dönüşebilir. Bugün, kendini kurmak isteyen milliyetçiliğe hoş gelecek iddiaları, kariyer yapmanın bir uzantısı olarak ortaya atan aklı alkışlayanlar, yarın bunun nasıl bir bozgunculuk manasına geldiğini takdir etmeye başlarlar. Bugün kamunun birinde "olmazsa olmaz" görülen diğerinde "hainane emeller" şeklinde değerlendirilirken, yarın arada köprüler oluştukça birbirlerinin aklını, yaklaşımını, şifrelerini çözmeye başlarlar. Bizim, şiddetsizlik üzerinden böyle bir yarın kurmamız lazım. Bunu kuramazsak, topluma mihmandarlık etmesi gereken siyaset de yeteri kadar cesur olamaz, adımlar atamaz.

Aslında Kürt meselesinde geçmişe nispetle daha problemli bir dönemin içindeyiz. Ancak şunu biliyoruz: Çözüm süreçleri her zaman sancılıdır, her zaman biraz sevimsizdir, her zaman herkesi bütünüyle memnun etmek asla mümkün değildir. Siyaset için de risk dolu bir evredir. Merkezinde iktidarın bulunduğu ilişkiler yumağında korku ve umut arasında sallanmak zor iştir. Hamle yapmak yerine süreçteki alacakaranlık yürüyüşün her tür ihtimali yedeklettiren imkânı aktörleri felç de edebilir. Böyle zamanlarda kendi kamusunu yüksek itibarı ile ikna eden, ortaya koyduğu çözüm yolunun aklını öteki kamuların çelikten çekirdeğine kadar bütün iletişim engellerini yıkarak ulaştıran liderliğe, cesarete, yol göstericiliğe ihtiyaç vardır. Türkiye'nin şansı böyle liderlerinin ve kamusal aktörlerinin de olmasıdır.

Sonuçta Kürt meselesi içerdiği her tür zorlukla öğretici bir yan da taşımakta, bu tür liderliklerin önünü açmaktadır. Bunu, sorunla çözüm arasındaki diyalektik ilişkinin cemilelerinden birisi olarak görmek gerekir. Bugün daha demokrat, daha özgürlükçü, halkın iradesinin siyaset üzerinde daha baskın olduğu şartlar, çözümün aklını ve zeminini oluşturan önemli avantajlardır. Helvanın unsurları vardır. Helvayı yapmak için yeterince istek, arzu ve elbette acı da vardır. Bunların üstüne bir akıl, biraz usulet ve sükûnet ekleyerek niçin helvayı yapmayalım?

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim