1. YAZARLAR

  2. Ali Köse

  3. Kürt meselesinde 40 yılın muhasebesi...
Ali Köse

Ali Köse

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt meselesinde 40 yılın muhasebesi...

A+A-

Tam 40 yıl önce. 1969 yılı. Altı yaşındaydım. Antalya'da ikamet ediyorduk. Mahallemize Kürt bir aile taşınmıştı. Uğur Amca ve Elif Teyze'nin ailesiydi bu. Şehre sonradan gelen birisinin yapabileceği bir işi yapıyordu Uğur Amca. Pazarlarda çerçicilik yapar, dua kitapları falan satardı.

Belli ki iş için göçmüştü Antalya'ya. Bizim babalarımızdan daha dindardı benim gözümde. Ezan okunmaya başlayınca camiye koştururdu hep. Farklı bir dil konuşuyorlardı. Kürtçe diye bir dil olduğunu ilk defa onlar konuşurken duymuştum. Ama bazı kelimeleri anlıyordum. Bir farklılık daha vardı bu ailede. Çocuk sayıları bizimkilerden çok fazlaydı. Yedi çocukları vardı. En çok annemi rahatsız etmişti bu kadar çocuk. "Sizin çocuk yapmaktan başka işiniz yok mu?" dercesine sualler sorardı Elif Teyze'ye. Belki bir anne olarak bu kadar çocuğa nasıl bakılabileceğini düşünüyordu. Gün oldu muhabbetimiz arttı Uğur Amca ve ailesiyle. Öyle ki, annem bir gün laf arasında soruverdi Uğur Amca'ya, "Bu kadar çocuğu ne yapacaksın?" diye. Şaka tonunda gelen bu soruya aynı tonla cevap verdi Uğur Amca. "Çoğalıp Türkiye'yi sizin elinizden alacağız Fatma Bacı!" diye konduruverdi. O yıllarda gülünüp geçilecek bir cevaptı bu. Annem de öyle algılamış, lafı uzatmamıştı.

Uğur Amca'nın kızları okula gitmedi. Oğulları gittilerse de okumadılar. İlkokulu bitireni olmadı. Şehre adapte olamadılar. Bizim oranın tabiriyle "çar-çur" oldular. Uyuşturucudan hapis yatanı bile oldu. Kimse de sormadı "çocukları neden okula göndermiyorsun?" diye. Çok çocuğu marifet sayan Uğur Amca, oğullarının derdine düştü bir zaman sonra. Belki "tebdil-i mekan" mantığıyla bir başka Batı şehrine göçtü gitti sessiz sedasız. Kim bilir belki oğullarından birisi şehir devşirmelerine katılıp dağa çıktı. Uğur Amca fazlasıyla ödedi hatalarının bedelini evlatları yüzünden. Uğur Amca kadar biz de hatalıydık olan bitende. Görevimizi yapmadık. O çocukların okumasını sağlamadık. Doğru dürüst Türkçe bile öğrenemediler. Öyle ya da böyle, resmî dilini bile öğretemeyen bir devletin tebaaları olarak, hayata kim bilir nerelerde, hangi kötü şartlarda ve hangi horlamalara maruz kalarak devam ettiler?

Tam 20 yıl sonra. 1989 yılı. GAP televizyonunu seyrediyorum. Bayan bir TRT spikeri Bingöl'ün bir köyünde. Köylülerle röportaj yapıyor, kız çocuklarını neden okula göndermediklerini sorguluyor. Röportaj yapılanlardan birisi köyün imamı. Adı Mehmet. Spiker "Sen neden kızını göndermiyorsun okula?" diye sordu sert bir tonla. "Benim kızım akil-bâliğ oldu, 14 yaşında, mektepteki öğretmen erkek, onun için göndermiyorum." diye cevapladı imam. Cevapladı ama azarı da yedi spiker hanımdan: "Sen imamsın, kızını okula gönderip köye örnek olacağına tam tersini yapıyorsun." İmam Mehmet ne diyeceğini bilemedi, çünkü devletin TRT'sinin memuruydu karşısındaki. Uğur Amca'nın çocuklarından 20 yıl sonrasıydı, ama ileride kangrenleşecek meselede çözüm yolunun eğitim olduğunu bildiğimiz halde yerimizde sayıyorduk. "Akıllı bir devlet, akıllı bir millet o köye bayan öğretmen göndererek sorunu çözer" diye düşündüm GAP televizyonundaki bu görüntüyü seyrederken. İngilizler, Fransızlar, Hollandalılar sömürgelerine dahi kendi dillerini öğretmişlerdi, ama biz aynı kaderi, aynı sınırları, hepsinden önemlisi aynı dini paylaştığımız Kürtleri eğitim sistemine dahil etmeyi becerememiş, izole olmalarına yol açmıştık. Bugün ülkemizde 7 milyon insan var okur-yazar olmayan. Bunlardan 6 milyonu kadın.

Tam 40 yıl sonra. 2009 yılı. İlkbahar günleri. İstanbul'dayım. Haydarpaşa GATA Askerî Hastanesi'ndeyim. Yakınım olan hasta bir eri ziyaret için koğuşa giriyorum. 6-7 er var. Önce yakınım olan erle birkaç kelam ettikten sonra diğerlerine geçmiş olsun diyorum. Anadolu'nun çeşitli yerlerinde askerlik görevi yaparken hastalanıp buraya sevk olan erler bunlar. Yan yana yatan iki tanesi "geçmiş olsun" dileğime mukabele etmiyor. Diğer erlerden birisi müdahale ediyor. "Abi bu arkadaşlar Doğu'dan, Türkçe bilmiyorlar, seni anlamadılar." diyor.

Ülkemizde okuma yazma bilmeyen 1 milyon erkek olduğunu öğrendiğimde şaşırmıştım. İşte iki tanesi karşımdaydı. Türkiye için askerlik yapıyorlardı ama "geçmiş olsun" ifadesini anlayacak kadar bile Türkçe bilmiyorlardı. 20 yaşına gelmiş, askerlik yapmak için kışlasına gelen vatandaşına Türkçe öğretememişti bu ülke. 1969'un Uğur Amca'sı, 1989'un İmam Mehmet'i ve 2009'un GATA askerleri. Tam 40 yıl olmuştu. Aynı yerdeydik. 40 yıl boyunca Frankenstein'ı kendi ellerimizle besledik. Daha uzun yıllar da beslemeye devam edeceğiz. Bunu birkaç ay önce Mardin'de 44 kişinin katledildiği olayın akabinde anladım. Bu katliam bir aile çatışması olarak çıktı karşımıza. Olayın eğitimsizlikten, özellikle de kız çocuklarının okutulmamasından kaynaklandığında birleşti otoriteler. Mardin Valisi bir teklifte bulundu. "Bölge insanı kız çocuklarını okula göndermiyor. Çünkü karma eğitimi tasvip etmiyorlar. Kızlar için ayrı okullar açarsak kız çocuklarını okutabiliriz." dedi. Laikçi arkadaşlarımız sanki kutsal kitaplarından bir ayet reddedilmişçesine ayağa kalktılar ve "Hâşâ" fetvasını verdiler hemen.

Kürt açılımını tartıştığımız bugünlerde "Gitmesek de görmesek de o köy bizim köyümüzdür" şarkısını hatırladım. Batı'da yaşayan biz Türkler hiçbir zaman Doğu'ya gitmek istemedik. Öğretmeni, doktoru, hemşiresi, memuru... Hiçbirimiz oralarda görev yapmak istemedik. Bugün açılıma karşı çıkanlar, hiçbir problem yokmuş gibi çözüm arayışında olmayanlar acaba o köylere gitmek, oralarda çalışmak isteyenler miydi? Hayır. "Gitmediğimiz, sahip çıkmadığımız, çalışmak istemediğimiz yerler nasıl bizim olacak?" sorusuna verebilecek samimi bir cevabımız yok. Askerî yöntemlerle mi, olağanüstü hal kanunlarıyla mı? Hayır... Bunun olmayacağını biliyoruz ama ikiyüzlülük oyununu oynuyoruz hep.

Uğur Amca'yla 1969 yılındaki buluşmamızdan tam 40 yıl sonra 2009 yazında yine Antalya'dayım. Annemin yanında. Hükümetin "Kürt Açılımı" başlıyor. Her haberde, her gazete manşetinde açılım var. Annem Uğur Amca'nın sözlerini hatırlatıyor bana. Şimdi, 2009 yılının sonlarında yeni bir yolun başındaymışız gibi. Belki de değiliz, ama çözüm arzumun şiddetine işaret eden bir his bu. Ama herkes böyle düşünmüyor. Açılım haberlerinin yoğunlaştığı ilk günlerde bir dişçi muayenehanesinde bekleme odasındayım. Televizyon açık. Haberleri izliyoruz. Hükümetin açılım teşebbüsleri, Deniz Baykal ve Devlet Bahçeli'nin karşı salvoları var haberlerde. 17-18 yaşlarındaki sekreter kız karşı çıkıyor açılıma tek bir sloganik cümleyle. "Bir gün hepimizi Kürt yapacaklar" diyor. Bakkalda, berberde, kasapta mini bir kamuoyu yoklaması yapıyorum. Açılıma destek verenlerin bile zihnini bir "acaba" sorusunun yokladığını görüyorum. Dağdan gelenlerin Habur'da karşılanış seremonileri tuzu biberi oluyor bu "acaba" sorusunun. Sanki bu defa Türk tarafında yeni bir Frankenstein beslemeye başlıyoruz. Hakkari'de taş atan esmer erkek çocukların yerini İzmir'in sarışın genç kızı alıyor. Belki de tek başlı canavarı iki başlı hale getiriyoruz farkında olmadan...

ZAMAN

YAZIYA YORUM KAT