1. YAZARLAR

  2. Basri Özgür

  3. Kürt Açılımı ve Asıl Mesele
Basri Özgür

Basri Özgür

Yazarın Tüm Yazıları >

Kürt Açılımı ve Asıl Mesele

A+A-

Ağustos’un başıydı, net hatırlamıyorum ama İçişleri Bakanının henüz sahne aldığı “açılım”ın ilk günleri olsa gerek. Bir gece istasyonda, en arkadaki raylardan birinde bekleyen bir yük treni katarı seni nasıl heyecanlandırmıştı. Bir yönü İstanbul, diğeri Ankara’ya giden demiryolunda yük vagonları üzerindeki on kadar tankın yönü de İstanbul’a bakıyor. Katar duruyor, nerden gelip, nereye ve hangi nedenle götürüldüklerini de bilmiyorsun. Ama işte, her şeye rağmen umut, barış isteği ve iyimserlik her şeye rağmen, tankların sevkıyatını senin için hikaye ediveriyor: Hareketsiz de olsalar, tankların duruş yönünü de kanıt sayıyorsun: bu tren doğudan gelmiş! Çocuk gibi seviniyorsun, savaş bitiyor gerçekten, bak tanklar çekiliyor bile insanların hayatlarının içinden diye kuruyorsun. Seviniyorsun, öyle ki, Türkiye’de yaşıyor olmanın bilincinde yer etmiş o özel anlamı olmasa kurduğuna pekâlâ kaptırıp, salya sümük ağlarsın belki de. Yine de, inanmasan da, her şeye rağmen seviniyorsun.

Bir yandan da, yeis değilse de, keder var. Sevincin hayale dayanmasından değil, bu hayallere sevinecek pek kimse olmamasından. Bu durumları anlatmakta ifade gücü açısından bir eşini bilmediğim pek veciz iki mısra var Nazım Hikmet’in bir şiirinde “Ve umumiyetle filan değil sırf sana ait/ Ve eli kolu bağlı bir hüzün” diyor hani. İşte, Kürtlere yapılan haksızlıklar ve zulüm yüzünden öfke ve utançla yüzü kızaran Türkler nasıl ki umumiyet değil de üç beş kişi olduysa, zulmün bitme ihtimaline gerçekten sevinen Türkler de o kadar.

Bundan iki ay kadar sonra, Kürtler seviniyor Habur’da. Aynı nedenlerle ve fakat bambaşka bir hakikat düzeyi ile. Nasıl da hak edilmiş bir sevinç onlarınki. Kendilerinin dahi bilincinde olmadan yaşadıkları bir anlam var bu sevinçte. Ki bizim idrak etmemiz ne mümkün. Derinliğini buradan ne anlayabilir, ne anlatabiliriz, ancak yüzeyde, buradan bile görünebilen bir açıklaması var bu sevincin. Kürtlerin dağlara gitmiş çocukları ilk kez böyle güpegündüz, anayoldan, bir traktör veya kamyon kasasında soğumuş bedenler olarak değil, sağ salim geliyorlardı. Ne onlar silahlıydı, ne onlara silah doğrultuluyordu. Bilemiyorum, belki de Kürtler, ilk kez kendilerini kendileri olarak hissediyorlardı. Belki de ilk kez silah olmadan, ölüm olmadan kendilerini kendileri hissedebilmişlerdi.

Ne ki, bu açılımın açılan kapısından Kürtlerin bu kadarcık sevinci bile sığamadı. Başbakan, mahallede topun sahibi olan çocuğun edasıyla, topu alır giderim ha, deyiverdi. Kürtler de senin topuna muhtaçtı ya! Yahu sen (siyasi) mahalleye daha dün geldin. Kürtler sittin senedir burada oturuyor. Bin türlü oyunu da öğrendiler artık. İster başka oyun oynarlar isterlerse yeni bir top bulurlar. Ama sen Kürtler olmadan maç yapamazsın. Bu mahallede artık Kürtler olmadan kimse takım kuramaz.

Habur’da durumun hassasiyetinin bir boyutu bence de eksik kalmıştı. Evet halk bunu düşünemeyebilir, ama Kürt siyasetçiler, diyelim büyük, tek bir pankarta “kimse dağda kalmasın, tek bir asker ölmesin” yazabilir, gelenlerin tutuklanmadıklarının anlaşılmasından sonra gerilla kıyafetlerini çıkarmalarını isteyebilirlerdi. Böylece bu “geliş”teki ortak ve insani çıkarı Türkler de biraz daha fazla anlama şansına sahip olurdu. İyi de, hadi onlar yapmadı, bu süreci asıl yürüten madem ki devlettir, trafik ışıklarından, parklara, tuzluklara kadar duyarlılık gösteren devletimiz bunları akıl edeydi. Edeydi de infiali önleyeydi.

Bu konuda seslendirdiğim hassasiyet, Bakan Atalay arkasında saf tutan “vurun DTP’ye” korosunun kaygılarından bambaşka. Bu koro zaten suçluluğun telaşıyla sesini yükseltiyor. Ne var ki mesele bugün suçlu arama meselesi değil, bu süreci, kırmadan, dökmeden sonuca ulaştırma meselesi. Çok boyutlu sınırlılıklar, yetersizlikler ve basınç ile kuşatılmış olan DTP’nin belki suçu yok ama üzerine düşen çok şey var ve hata yapma lüksü de yok.

Savaşın ayazından ve karanlığından kurtulmak için ihtiyacımız olan ateşi bulduk ama onu getirirken samanlıktan geçirmek durumundayız. Yani durum biraz hassas…

Gerçi bu eğer bir devlet projesiyse, (tabii devlet derken, dışarıdaki ilişkileriyle birlikte buradaki bileşke sonuç olarak devleti kastediyorum) korkulan olmadan bu iş sonuca varır diye bir güvence hissediyorum. Çünkü biliyoruz ki bu topraklarda, ateş emirsiz yakmaz, su izinsiz boğmaz. Ancak, proje devletin olsa da, ya birazına izin verirse! Hatta projenin parçası olarak!

Bu nedenle, Bahçeli dağa çıkarız dediğinde, izin verilmezse bahçeye bile çıkamayacağını biliyoruz. Diğer taraftan, en içli açılımcılardan Bülent Arınç’ın, Ogün Samastların türkücüsü İsmail Türüt’ü daha iki ay önce konserde mutlu mesut, mütebessim halde dinlerkenki görüntüsünü hatırlayınca nelere izin verileceği konusunda ciddi kaygılara dönüyorsunuz.

Hele Baykal’ı görünce... Hani kimileri için derler ya, toplum için kendini yaktı, feda etti diye. İşte Baykal’ı da, tam tersine, kendisi için, muhalefetteki o mümtaz kronik iktidarı için, toplumu ateşe vermeye hazır, gözü kararmış, elinde benzin bidonu hırsla ortaya fırladığını görünce projenin bir yandan barışırken, diğer taraftan savaşı derinleştirmeye mi kurulduğunu soruyor insan.

Biz yine de kimseyi kesin hükümle itham etmeyip, herkesin yanlıştan dönebileceği ihtimalini hep açıkta tutalım. Öte yandan, yanılıp yanlış yolda ısrar edecekler de olabileceğini bilelim. Onları suçlamak için değil, yanlışlarına karşı önlemler geliştirmek için. 70lerde çekilmiş bir film var, “Köprü”, hatırlayanlar çıkacaktır. Kadir İnanır ve Fikret Hakan’ın iki kardeşi canlandırdığı filmde, köprüyü inşa eden biri, havaya uçurmak isteyen diğer kardeştir. Anlamlı final sahnesinde köprünün dinamitlenmesi elbirliğiyle önlenir ve yeniden kardeşliğe dönülür. Bu filmin final sahnesi, bugün için ilham verici olabilir.

Asıl mesele

Bu demokratik açılımı bu çerçevesiyle bile açık, net ve kararlı olarak desteklemek gerekiyor. Ancak asıl mesele başka ve asıl buraya odaklanmak ve yoğunlaşmak gerekli. Hayır, asıl mesele derken Kürt ulusal sorununun nihai çözümünden bahsetmiyorum, onunla birebir ilişkisi olmakla birlikte “barış” konusuyla sınırlı hali için, işin aslından bahsediyorum. Yani bir barışı başaracaksak, burada asıl meselenin, şimdi yürütülen ve yürütülmeye çalışılan süreçten çok daha başka ve daha derinde bir boyutu olduğunu görmeli ve gereğini yapmalıyız.

Zira dediğim gibi, süreç kararlaştırılmışsa yürür. Herkes üzerine düşen rolü oynar, durur, hızlanır, yavaşlar ama süreç işler. PKK’yla da görüşülmüştür ve hala görüşülüyordur elbette. Yani biz görmeden çok önce yazılan hikâye ne gördüğümüz bölümlerle sınırlı ne de sandığımız kadar belirsiz veya ucu açık değildir. Ancak, işte mesele tam da burada! Bu açılımda, Kürtlerin en temel hakları ve barışın en temel şartlarının tesliminde karar kılınmış dahi olsa, bu kadarla kapalıysa uçları, bu gerçek bir barışa kavuşmamıza yetmeyecektir.

Genel af, demokratik sivil siyasetin önündeki bütün engellerin kaldırılması, anadilde eğitim ve özerk yönetim gibi temel konuların çözülmesinin hedeflenmesi, bunlar için yasal ve idari değişikliklerin yapılması çok ama çok önemli. Ancak en az bunlar kadar önemli bir başka konu var ki, orada yol alınmazsa kavuşacağımız ruhsuz bir barış olur. Barışın ruhunu asıl kurtaracak olduğu halde, maalesef bu süreçte pek fazla gündeme getirilmeyen mesele, memleketin diğer milletlerine belki de tarih boyunca ama özellikle günümüze doğru, hele ki 2003’lerden, “sözde vatandaş” işaretinden bu yana çok yoğun olarak zerk edilen Kürt düşmanlığı zehrinin temizlenmesi meselesidir.

On yıllardır, haklarından bahsetmemek koşuluyla Kürtlerle kardeşlik savunusunun şampiyonuyduk. Hatta haklarından bahsedilmesini kardeşliğe ihanet, fitne sayar, “Kürtlerle kardeşlik” sopasıyla, Kürtleri susturmaya, hak arayışlarını ezmeye çalışırdık. Şimdi hakları nihayet gündeme gelince kardeşlik söylemi de esprisini kaybetti görünüyor. Melek Göregenli’nin dediği gibi Kürtlerle kardeşliği, vahim bir şekilde Çanakkale’de birlikte savaşmak ve kız alıp-vermek gibi militarist ve cinsiyetçi iki direğe yaslamayı uygun bula gelmişken, birileri çıkıp Çanakkale’de Kürtlerin savaşmadığını uyduruverdi. Toplanacak evlenme istatistikleriyle de cinsiyetçi direğe bir darbe pekâlâ gelebilir!

Açılım gösterime girmeden hemen önce, hatırlarsınız, pek çok şehirde bilboardlarda “dumansız hava sahası” için bir afiş vardı. Benim İstanbul, Ankara ve Eskişehir’de gördüğüm bu afişlerde, Erdoğan, Bahçeli, M. Yazıcıoğlu gibi bazı siyasetçilerle birlikte Ahmet Türk’ün de fotoğrafı vardı, “dumansız hava sahası” uygulamasına desteklerini belirten. Benim gördüğüm istisnasız bütün afişlerde Ahmet Türk yırtılmıştı, ilk asıldığı gün görmesem Ahmet Türk’ün olduğunu bile bilemezdim.

Kürde dumansız havayı çok gören necip Türk milleti, stadyumlarda da zehirlenmişliğinin semptomlarını göstermekte. Bütün farklı türleriyle halk düşmanlığının; kadın düşmanlığının, ırkçılığın en özgür ve kolektif haliyle yaşandığı futbol tribünleri Kürt düşmanlığının, yavaş yavaş Ermeni düşmanlığı mertebesine doğru yükselmeye başladığını göstermekte. Yoo, asıl siz yanılıyorsunuz, Ermenilere de önceden doğrudan sövülmüyordu, orada da Asala ile başlamıştı iş.

Memlekette üniversite üniversite olsa, son 6-7 yılda batıdaki farklı il ve ilçelerde Kürtlere yönelik saldırılar üzerine siyaset bilimi ve sosyoloji alanlarında kaç tane çalışma yapılmış olurdu. Oysa bunların kapsamlı ve derli toplu bir raporlaştırılmış hali bile yok benim bildiğim. Türk üniversitelerinin ve araştırmacılarının böylesi alarm veren bir konuya eğilmemiş olmasında bile acaba Kürtlere karşı, en azından duyarsızlık sonucunu doğuran bir düşmanlığın payı olabilir mi?

Türklerin, Lazların, Çerkezlerin, Arapların hepsinin Kürt düşmanlığı yapmadığını ben de biliyorum. Neyse ki öyle. Ancak şu da bir gerçek ki sonuçta, aldırmayarak, susarak veya kaçarak hatta bazen memnuniyet duyarak, hemen hepimiz onaylamış oluyoruz bu suçu. Dolayısıyla da suç ortağıyız.

İstenirse olur…

Zehir toplumun bedeninden atılmadan barışın ruhu yanımıza uğramaz. Önemli olan bu ama, salt diğer yasal ve idari değişikliklerle iktifa edilmesi düşünülüyorsa bile bu Kürt düşmanlığını zayıflatmadan oradan sonuç almak da çok zor olacaktır. Kurutulması gereken Kürt düşmanlığının kaynağı, bu düşmanlığın bir önermesinde sunulduğu gibi Kürtler ya da Kürtlerin hak mücadelesi değildir. Tek bir sözcükle özetlersek, yalan dır kaynak. Çözüm de gayet açık ve net: Yalanı yok etmek.

Başbakan bu sürece dair hem kararlı hem de samimi olduklarını söylüyor. Bedeli her ne ise ödeyeceğiz ve bu meseleyi çözeceğiz diyor. Bütün bu söyledikleri çok önemli, açık söylüyorum benim için umut verici. Niyet için öyle, ama sonuç için, başarı için de umudu koruyabilmek için iki şart daha var. Birisi, bedel ödemekten bahsederken, neleri feda etmekten, nelerden geçmekten bahsediyor. İkincisiyse, kararlılık, samimiyet ve bedel ödemeyi göze almaktan başka bu işte başarının gerek şartlarından dördüncüsü olarak cesaret.

Eğer cesaret konusunda da gereğini yerine getirirse, belki de düşündüğünden daha az bir bedel ödeyerek, ama ayrılmayı aklından bile geçirmediklerini geride bırakarak başarıya yürüyebilir.

Özellikle toplumsal barışı sağlamak ve böylece askeri, diplomatik, yasal ve idari barışı da daha kolay kılmak için hakikate sarılmalı. Hakikate tutunmak tabii ki çok zor. Ancak en yoksul bile tutunabilir ona, gücünü adaletten alarak.

İyi niyetli Türklerin meşhur yalanları…

Samimi olduğu halde kendi yalanlarına kendi inananlar var bir de çokça. Farklı görüşlerden bu durumdaki Türkler için yardımcı olabilir diye birkaç not düşüyorum.

“Bırakın Kürtlüğü falan, bunlar önemsiz, aslolan Müslüman kardeşliğidir, ümmet olmaktır” diyen islamcılara Yıldız Ramazanoğlu’nun dediği “ Madem önemli değil, bu zamana kadar Türk ümmet olduk, biraz da Kürt ümmet olalım” sözünü, İnsanların, tartışılamayacak hakları üzerinde hala ilkel bir engellemeyi sürdürmek isteyen devletçiye ve milliyetçiye Sırrı Süreyya Önder’in anadile ilişkin haklara dair söylediği “Neyin pazarlığını yapıyorsunuz! Fırıncıya da söyleyin bari ekmek de vermesin!” sözünü çerçeveletip hediye etmeli.

Ulusalcıya, anti-emperyalizmi kendilerine yakıt edenlere ise, yüzyıldır bir gün yüzü görmeyen Kürtleri biraz rahat bırakın demeli. Anti-emperyalizmin cefasını da Kürtlere çektirmeye çalışmak yerine, Kürtlerin yüzde birine sahip olmadığı rahatımıza ve imkanlarımıza biraz kıyıp önce biz bir başlayıverelim anti-emperyalist mücadeleye, Kürtler de bu sefer arkadan yetişsinler. Bu sözüm, Türklerde olduğu gibi, kendi egemenlerinin emperyalizmle çok daha utanç verici ulusal işbirliklerini görmezden gelip, Kürdün gözündeki çöpü aynı argümanlarla diline dolayan, Araplara, Farslaradır aynı zamanda. Çünkü onlardan da aynı anti-emperyalizm söylemi ile Kürtlerin hak mücadelesini hedefe koyanlarla karşılaştım.

Tabii bir de “enternasyonalizm” kartı var Kürtlerin her talebine faul diyerek çıkarılan. Fırsatını yakaladını bu kartı çıkaranlara da, kardeşim peki ulus’u aşmayı mutlaka bir hedef olarak bilelim, deriz. Ancak sen hiçbir baskı veya engelle karşılaşmadan 24 saat Türkçe, konuşup, okuyup, dinleyip, yaşarken Kürdün Kürtçe, Lazın Lazca, Çerkezin Çerkezce, Arabın Arapça konuşmayı istemesi neden milliyetçilik diye suç oluveriyor. Milli özelliklerin ve çıkarların diğer milliyetlere karşı öne çıkarılmasını eleştirmenin haklı ve gerekli olduğunu kabul ediyorsak, önde olan Türk millisine sözümüz yokken üstelik, neden geride kalmış, ezilmiş diğer millilere ezildikleri yerden çıkabilmek için çabaladığında, biz neden ezenin tarafından konuşuyoruz. Yoksa, Türklüğün, milliyet üstü bir varoluş olduğunu mu düşünüyoruz, hani burjuvazinin de kendi ufkunu ve çıkarlarını sınıflar üstüymüş gibi sunması misali.

Neyse, yalanların hepsi temizlenir, yeter ki bu gerçekten istensin.

Bir şeyler yapmalı…

Peki neler yapılabilir? Ben somut önerilerimi sunayım. Her şeyden önce Devlet artık yalan söylemeye tövbe edip, bu meselenin aslı astarı her neyse çıkıp halka anlatmalı. Yalanlarını itiraf etmeli. Evet çok zor, ama bütün halka yalan söylendiğini, ölen askerlerin de, ailelerinin de kandırıldığını itiraf etmeli. Yoksa, insanların isyan etmesi gayet anlaşılır. Yalanları sürdürerek, insanları yeniden kandırarak mı idare etmeyi düşünüyorsunuz bu süreçte de.

Eğer başbakan kararlılık ve samimiyetle buna cesaret ederse, başka ne kaybeder ya da kaybetmez bilmiyorum ama, ülkenin geçmişindeki karanlıktan, Ergenekon’daki gibi değil, daha hakiki bir kopuşla ayrılmış olur. Yaparsa, belki içinde olduğu geniş kalabalığın büyük bölümünü kaybedecektir ama emin olsun ki asıl o zaman yalnızlıktan kurtulacaktır.

Daha somut öneriler mi dediniz. Buyurun. Mesela Anadoludan Görünüm yerine bir Anadoludan Özür ve Hakikatler programı yaptırılabilir televizyonlar için. Bunca zehrin vücuttan atılması için mutlaka yapılması gerekenlerden biridir bu.

Üniversitelerde YÖK uyarınca bütün öğrencilerin görmesi gereken Türkçe, İnkılap tarihi, İngilizce derslerine benzer bir statüde Kürt Ulusal Gerçeği dersi konup, örneğin Mesut Yeğen’in Devlet Söyleminde Kürt Sorunu adlı kitabı okutulabilir.

Tabii gazete ve televizyonlar da Kürt düşmanlığına ve yalana tövbe etmeli ve barış, adalet ve kardeşliğe hizmet edecek (hadi basın özgürlüğü diyelim ve hizmet etmeli diye koşullamayalım ama) hiç değilse kurşun sıkmayacak bir yayın çizgisine geçmeli. Demin andığım gibi yalanlarla hasta edilen bilinçleri ve yürekleri sağaltacak kitapları promosyon olarak verebilirler örneğin.

Ertuğrul Özkök, gazetesinin logosu altındaki ibareyi kaldırmayı ve yerine Mustafa Muğlalı’nın ismi o kışladan silinene kadar, “bu ülke 33 kurşunlu yüreklerindir ancak” yazılmasını savunabilir.

Söz kurşundan açılmışken, bugünlerde gözüpek açılım şövalyesi olarak parlayan Mümtazer Türköne de, bu açılımı bir ihtiyaç haline getiren o karanlık geçmişte talihsiz bir şekilde önemli roller aldığını da gizlemeden ve fakat tabii ki kendi durumundan ziyade iyi bilen biri olarak, yapılan yanlışları anlatabilir. Örneğin, kendisinin danışmanı olduğu bir zamanda Başbakan Tansu Çiller’in “kurşun atan da yiyen de şereflidir” sözünün nasıl bir yanlış olduğunu anlatsa bence bugün yazdıklarından daha fazla katkı sağlar. Genel af bahsi de geçmişti. Asıl affın gerekli olduğu burada, Kürtlerin, değil Özkök’ü, Türköne’yi, o “şerefli”leri dahi af edebileceklerini söylediklerini hatırlayalım.

Yeter ki istensin pek çok şey yapılabilir. Ama ben son bir öneride bulunayım. Yasayla Newrozu tatil yapalım. 2010 Newrozunu hep beraber Diyarbakır’da, Van’da, Hakkari’de, Urfa’da, Bingöl’de, Tunceli’de yani DTP’nin belediyeleri aldığı ve civarındaki il ve ilçelerde kutlayalım. Edirne’den, Antalya’dan, Trabzon’dan, İstanbul’dan, Yozgat’tan, yani bütün diğer il ve ilçelerden gelmek isteyip de imkanı olmayanlar için devlet 10 bin otobüs kaldırsın. Eminim ki kardeşlerimiz, kimseyi sokakta bırakmayacak, herkesi en güzel şekilde ağırlayacaklardır. 2010’da hep beraber Egeye kardeşlerimize gidelim büyük şenlikler için. 2011’de Karadenize, sonra İç Anadoluya. Bakarsınız bizim şenlikler, zamanla Balkanlara, Ortadoğuya ve Kafkaslara da bulaşır. Bakarsınız yeryüzüne yayılır. Hayal işte.

Hayallere asla boşvermemeli…

FİKİR ZAMANI

YAZIYA YORUM KAT