Kurbanın bayramla ve insanla ilişkisi -1

16.11.2010 00:46

M. Naci Bostancı

Bayramların kutlanma biçiminde insanlar için iki süreç belirleyici oluyor. Bunlardan birincisi sosyal değişme, ikincisi ise insanların ömür çizgisinde nerede oldukları.

Bu iki hususu dikkate almaksızın bayramlara ilişkin yorum yapmak, anlamı ve pratiği üzerine konuşmak kolay değil.

Sosyal değişme dediğimizde, bunun sadece taşa toprağa dayalı bir değişim olmadığını herkes bilir. Elbette yaşadığımız mekânlardan, kullandığımız eşyalardan, araçlardan, ulaşım ve iletişim imkânlarına kadar çevremizde ne kadar "maddi unsur" varsa hepsi bu dönüşümden paylarını alırlar. Çevremiz değişirken biz de değişiriz, çevreyle insanın ilişkisi diyalektik bir mahiyet taşır. İstikameti, anlamı belirleyen yalnızca insanın akletme biçimleri değildir, aynı zamanda ona nasıl akledeceği hususunda çevredeki değişimin de fısıldadıkları vardır.

Ömür meselesine gelirsek, hayatın farklı duraklarında olanlar, anlama ve öğrenme biçimlerinin nasıl bir halden başka bir hale geçtiğini bilirler. Yirmi yaşın bilgisi ve bilme biçimiyle kırk yaşınki aynı değildir. Hem bilgiye hem tecrübeye ilişkin birikim, zaman içinde insanın daha tekemmül etmiş bir anlayışı geliştirmesini sağlar. Ancak diğer yandan da çocukluk ve ilk gençlik dönemine ait, "hayatın sürekli mucizelerle dolu olarak görülmesi, şaşırtıcı ve ürpertici bir bakışla olup bitenlerin değerlendirilmesi" hassası da bu süreçte yitirilir. İnsanlık tarihi için sekülerleşmeyle birlikte nasıl dünyanın büyü bozumundan, "dünyanın dünyalaşmasından" bahsediyorsak, aynı durum insanın orta ve olgunluk yaşları için de geçerlidir. Ömrün ortasından itibaren hayatın şaşırtıcılığı azalır, gündelik yaşam rutin bir pratiğe dönüşür, halk dilinde ifade edildiği gibi "bir yaşımıza daha girmemeye" başlarız. Her ne oluyor ve yaşanıyorsa bunlar artık halesini yitirmiş tekrarların bildik kılıklarına bürünmüşlerdir. Bu durum da insanın kendi hayatı içindeki dünyevileşmesidir. İnsanın ömrüyle insanlık tarihinin seyri arasında kimi benzerlikler ve paralellikler kurmanın ilginç veriler ve ilhamlarla dolu olduğu ortadadır.

Dini bayramlar, ilişkili oldukları kutsallıklar dolayısıyla, tarihsiz ideal bir öz şeklinde tahayyül edilirler. Bayrama ilişkin sözel repertuar, uzun yıllar içinde aynı şekildeki tekrarıyla bu durumu tahkim eden bir işlevi yerine getirir. Onun temel karakteristiklere ilişkin tekrarı, yaşanan tarihle bir çelişki oluşturmaz; aksine o tarihsiz ideal durum anlatısıyla "her vakit" insanların neye itibar edecekleri, hangi referansla davranacakları hususunu kayıt altına alır. Sözel repertuarın "çağa ilişkin" değişen mahiyeti ise, ideal ile güncel arasındaki ilişkiyi kurmaya, insana bugün içinden söz söylemeye yarar.

Bu repertuar esasında, biz, kurbanın Allah'a yaklaşma ibadeti olduğunu, kurbanın hem maddi hem de sembolik anlamları barındırdığını biliriz. Antropolojiyle uğraşanlar kurban uygulamasının insanlığın en eski ve yaygın pratiklerinden birisi olduğunu teslim ederler. Kur'an'da da Hz. İbrahim ve Hz. İsmail kıssasında ima edildiği gibi, geçmişte insanlar kurban edilmiş, nihayet bu, hayvan kurbanına dönüşmüştür. Buradan bir lineer terakki anlayışı çıkartarak zamanla hayvan kurbanından da vazgeçilebileceği, tamamen sembolik bir kurban anlayışına ulaşılacağı düşüncesine sahip olanlar bulunabilir. Bunların içinden kimileri ise terakkiyi zamana bırakmayıp bugünden "ilerici bir hamlede bulunmak" lüzumunu duyabilirler. Ancak "kan dökme" diye adlandırılarak buradan insani anlayışla çelişir bir "zalimlik ve vahşet" okuması yapanlar, öyle anlaşılıyor ki tarihi tecrübenin ortaya koyduğu "gerçek insan"ı anlamak yerine naif bir insanlık idealinden hareket etmektedirler. İnsana kategorik olarak takdiren kimi iyicil değerler atfetmek ve gerçek insanın bunlarla örtüşeceği bir dünya hayali görmek "hoş bir fikir" olabilir fakat her hoş fikrin insanı tartışmasız bir şekilde biçimlendirmesi diye bir durum ne geçmişte oldu ne de gelecekte yaşanacak. İlahi mesajın cennetle müjdeleyen cehennemle ise korkutan yönlendirmesi karşısında cehennemi her zaman manalı bir yere oturtan, vazgeçilemez bir tercih olarak muhafaza eden insanın kimi "hoş fikirlerden" etkilenerek bambaşka bir kalıba döküleceğini beklemek safdillik olur. Gerçek insan, her vakit cenneti ve cehennemi hak eden insandır, bunu unutmamak, Batılıların dediği gibi "wishful thinking" ile davranmamak yerinde olur.

Yine antropolojiyle uğraşanlar "modern insanın kafasındaki insan" ile antropolojik verilerin ortaya koyduğu tuhaf, kaygı verici, tedirgin edici insan arasındaki mesafeyi iyi bilirler. Sonuçta kurbana ve kan dökmeye ilişkin o tarihi tecrübenin gerçek insanla çok derin ve anlamlı bir ilişkisi vardır. Bayramı özel kılan o dramatik tecrübe, ilişkili olduğu iyicil değerlere hayat veren derin bağları oluşturur. Bir ahlakçının soyut düzeydeki iyilik öğütleriyle kolektif dramatik bir ritüele dayalı tecrübe üzerinden edinilen olumlu değerler arasındaki farkı, şüphesiz anlamak gerekir. Bunun üzerine teorik spekülasyonların sınırlı kalacağını tahmin etmek zor değildir. Çünkü insanlık kurban dahil dramatik tecrübe üzerinden dini hayat ve onun dünyevi/insani emirleri arasındaki ilişkiyi unuttuğu, bu tecrübelerden bütünüyle koptuğu, gerçek manada bir dünyalaşma yaşadığı bir "hayata" hiçbir zaman sahip olmadı. "Kurbansız" bir dünyanın "daha iyi bir dünya" olacağı iddiasının hiçbir somut kanıtı yoktur. Aksine modernleşmeyle birlikte büyüsü bozulmuş dünyanın çok çeşitli açılardan daha zalimleştiği, geçmişle karşılaştırılamayacak ölçüde kan döküldüğü, insanların yerlerinden yurtlarından edildiği eleştirisi zengin bir külliyata sahiptir.

Kurbanın anlamını, dini ya da din dışı olsun, düzayak bir anlatımla indirgeyici bir muameleye tabi tutmak, haksızlıktır. Kurban ne sadece fakir fukaraya et yedirmek için zenginlerin bir ibadeti derecesine çekilebilir, ne de insanın derin çağlara uzanan vahşi yanının sürdürülmesi olarak görülebilir. Elbette kurbanın ilişkili olduğu tüm geçmişindeki gibi dine de içkin bir şekilde, "insanın şiddet yanına yönelik terapik" bir etkisi vardır. Şiddetin üç-beş dünyevi kelam ile hayatımızdan çıkıp gideceğini zannetmek, akılcı lafların bu sorunu ortadan kaldıracağını düşünmek, rasyonel insan hayali görmek yanlıştır. Kurbanın şiddet konusunda oynadığı eşsiz rolü yerine getirecek başka bir kolektif ritüel ortada gözükmemektedir. İkincisi, merhamet, sevgi, şefkat gibi iyicil toplumsal değerlerin sözlerin ötesinde nasıl bir hayatta karşılık bulacağı üzerine kafa yormakta fayda vardır. Sevgi nefreti, merhamet acımasızlığı, hayat ölümü çağırarak anlam kazanır. Savaşların aynı zamanda dayanışma, kardeşlik, fedakârlık gibi insanlardan talep edilen değerlerin en eşsiz şekilde yaşandığı olaylar olması tuhaf bir paradokstur. İnsanın iyi yanını karakteristik bir şekilde öne çıkartan zıddıyla yaşadığı karşılaşmalardır. Bunlar yoksa, her şeyin sözden ibaret olduğu yok hükmünde bir dünyanın içinde buluruz kendimizi. Kötülüğün bütünüyle hayatımızdan kovulduğu hep iyilikten söz edildiği (çünkü iyiliğin ne olduğuna ilişkin kötülük yok artık hayatımızda) bir dünyayı hayal edebilir miyiz? Böyle bir dünyada değerlerin anlamı üzerine ne söyleyebiliriz? İşte kurban ritüeli, tuhaf, paradoksal icrasıyla insanın bu dramatik karşılaşmayı yaşamasını sağlar. Bir kez daha altını çizerek belirtecek olursak, "iyi insan" üzerine çok söz söyleyebiliriz ama gerçek insanla yüzleşmek zorundayız. Gerçek insan ne yazık ki naif insanlık modeline pek uymamaktadır.

ZAMAN

  • Yorumlar 1
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim