1. YAZARLAR

  2. Abdullah Yıldız

  3. Kur’ân’ın Diri / Diriltici Mesajı ve Garodi
Abdullah Yıldız

Abdullah Yıldız

Yazarın Tüm Yazıları >

Kur’ân’ın Diri / Diriltici Mesajı ve Garodi

A+A-

Roger Garaudy (Roje Garodi) de hayat yolculuğunun dünya etabını tamamladı ve 99 yaşında Hakk’a yürüdü. Allah Ahiret’ini ‘Esenlik Yurdu’ eylesin. O 1980’lerde Kur’ân’ı okuyup Rabb’e teslim olmuştu:

 “Okudukça Kur’an, bana daha çok yaklaştı. Sanki bugün yazılmıştı ve doğrudan bana sesleniyordu. Bizzat yerin, Kıyamet günü sarsıntısıyla birlikte insanların eylemlerine ve hatalarına şahitlik edeceğinin anlatıldığı Zilzal suresini okurken, ayaklarımın altındaki toprağın homurdandığını hissediyorum. Sorumluluğun bu uyanışını ben, hiçbir zaman çok çarpıcı bir mesele olan “Gece Yolculuğu” (İsra)’yı okurkenki kadar güçlü yaşamadım. O gece Hz. Peygamber (s.) rüyasında, dünyayı ve insanları toptan temaşa etmek üzere, bir insanın çıkabileceği en son nokta olan Yüce Allah’ın yakınlarına kadar yükselerek bütün göklerin katlarını dolaşır... Miraç, her ibadetin ruhudur. Çünkü o an, eylemlerimizin her birini ferdin bakış açısı olmayan bir bakış açısı içine oturtmayı denemek üzere, gündelik meşguliyetlerden kurtulunduğu andır. Ben merkez değilim. Allah’tır merkez. O zaman, yer Kıyamet Günü’ndeki gibi titrer ve yeni bir mücadelenin saati çalar.” (Hatıralar: Yüzyılımızda Yalnız Yolculuğum)

Garodi, eserlerine bakılırsa, Kur’ân’ı hep böyle okudu ve böyle okumayı teklif etti. İslam’ın yeniden tarih sahnesinde hak ettiği yeri almasının da ancak böyle bir okumayla mümkün olabileceğini söyledi:

“Kur’ân’ın 1400 yıldan beri hep seçilegelmiş aynı bölümlerinin tekrarıyla yetinilmeyip, bu son vahiy, organik ve canlı bütünlüğü içinde yeniden okunursa... Vahyin ilahi kelamı olan Kur’ân, geleneklerin insan sözüyle karıştırılmazsa... Her âyetin, tarihin bir anında, bir halkın karşısına çıkmış somut sorunlara cevap vermek için ‘inmiş’ olduğu, bu âyetlerin ebedi değerinin kesinlikle soyut bir formül olmasından değil de canlı bir soruya canlı bir cevap niteliği taşımasından ileri geldiği ve her âyetin, bizi kendisinden hareketle günümüzün canlı sorularına canlı bir cevap bulmaya çağıran ebedi sorgulama değerini bizim için 14 asır sonra dahi muhafaza ettiği unutulmazsa... Hz. Peygamber’in arkadaşlarının, ilk dört büyük halifenin, geçmişin büyük fıkıhçı/hukukçularının, sorumlu araştırıcılar olarak, Medine Toplumu’ndan çok farklı olan kendi dönemlerindeki bir devletin içinde karşılaşılan yeni meselelere çözümler bulabildiklerini hatırlar ve onlara sadık ve bağlı kalmanın, onların sözlerini tekrarlamak değil, aksine onların örneğini, onların yaratıcı ve sorumlu girişimini düşünürsek... Onların kendi zamanlarının problemlerini, Allah’ın doğru yolundan ayrılmayarak halletmesini bildiklerini, kısacası, o büyük insanların bize her yerde işe yarayan, bir çeşit maymuncuk reçeteler değilse de yenilikleri göğüslemek için bir metod bıraktıklarını aklımızdan çıkarmazsak... İşte ancak o zaman İslâm, tıpkı başlangıcında olduğu gibi, yeniden canlı, evrensel ve herkese açık hale gelecek... Medine Toplumu’nun temel değerleriyle bereketlenip verimlenmiş bir toplumun umutlu geleceğinin kapıları açılacaktır...” (İslâm ve İnsanlığın Geleceği)

O, aynı dinamik bakış açısıyla İslâm’ın beş temel esasını da şöyle anladı ve anlattı:

“Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in O’nun peygamberi olduğuna inanmak... Bu inanç bütün evrene yeni bir anlam getiriyor, en yüksek gerçek sebepler dünyasında bir ‘işaret’ bir sembol şekline giriyor... İbadet, bütün yaratıkları Yaradan’a bağlayan tenzih ve tesbih işlemine insanın yürekten katılması... İbadet saatlerinde yüzlerini Kâbe’nin bulunduğu tarafa çeviren yeryüzünün bütün Müslümanları ve Mihrab’ları Kâbe istikametine bakan bütün camiler daima büyüyen halkalar halinde arzın üzerine yayılmakta ve binlerce yürek aynı anda çarpmaktadır. Namazdan önce alınan abdest, insanın en temiz haline geri dönüşün sembolü... Ramazan orucu, hayatın en önemli faaliyetine bir süre için ara verdirir ve insanı kendi ‘benliği’ ve arzuları karşısında esir olmaktan kurtararak ona gerçek hürriyetin tadını tattırır. Ayrıca oruç tutan bir kişi açları daha iyi anlar... Zekât sadaka değildir fakat müesseseleşmiş iç adalettir. Müminlerin dayanışmasını hayaller dünyasından kurtarıp gerçeğe ulaştıran bir vasıtadır. Kendi egoizmlerini ve cimriliklerini yenmesini bilecek kişilerin davranışıdır. Zekât bütün zenginliğin de her şey gibi Allah’a ait olduğunu her an hatırlatmaya yarar... Nihayet Mekke’de hac, sadece Müslüman toplumun dünya üzerindeki gerçek durumunu ortaya koymakla kalmaz, aynı zamanda her hacının kendi iç dünyasında da seyahat ederek kendi varlığını tanımasına yol açar.

“Bütün bu faaliyetlerin içinde İslâm’ın asıl teması, insanın Tanrı’sına doğru uzanışı ve Tanrı’nın da insana yönelişidir. Bu hareket Müslümanın kalp atışlarıdır. Kur’ân bu gerçeği şöyle ifade ediyor: “... ‘Biz Allah’ınız ve Allah’a dönücüleriz’ derler” (Bakara, 156).” (İslâm’ın Va’dettikleri)

Mirac’ı geride bırakıp “Kur’ân ayı” Ramazan’a yaklaşırken, çocuklarımız da Kur’ân tedrisi yaparken; hayatı, Garodi’nin önerdiği diri gözle Kur’ân perspektifinden bir kez daha okumanın zamanı değil mi?

YENİ AKİT 

YAZIYA YORUM KAT