Kur’ân’ı yaşayan örnek nesil

29.12.2009 00:46

Abdullah Yıldız

“Hayatın Kitabı” olan Kur’ân-ı Kerim, insan hayatını bütünüyle kuşatıp düzenleyen zamanlar ve mekanlar üstü şaşmaz hüküm ve hikmetleriyle elimizin altında durmaktadır.

Bize düşen görev ise, onu gereği gibi okumak, anlamak ve yaşamaktır. Ancak, Kur’ân’ı doğru anlayıp doğru yaşamak için doğru bir örnekliğe ve usûle ihtiyacımız vardır. Önümüze dosdoğru örneği koymadığımız zaman, maazallah, “Kur’ân’ı kendimize uydurmak” gibi sonu hüsran ve cehennem olan bir sapmaya sürüklenebiliriz.

Hz. Ömer (r.a), Kur’ân’a nasıl yaklaşmamız gerektiğini şöyle ifade eder: “Siz Kur’ân’a tâbi olunuz. Sakın Kur’ân’ı kendinize uydurmayınız. Çünkü kim Kur’ân’ı kendisine uydurursa, Kur’ân onu yüz üstü cehenneme atar. Fakat kim Kur’ân’a tabi olursa, Kur’ân onu Firdevs cennetlerine götürür.”

Ne yazık ki, son zamanlarda Kur’ân’ı çağımızın moda söylemlerine, düşüncelerine, ideoloji ve yaşam biçimlerine uydurmaya yönelik zorlama yorumlara, tevillere ve saptırmalara fazlasıyla şahit olmaya başladık. İnsanlar kendi önyargılarına, zihni şablonlarına ve mevcut hayat tarzlarına meşruiyet üretme konusunda hiçbir sınır ve kural tanımıyorlar. En kötüsü de, Kitabullah’ı kendi indi görüşlerine, spekülatif iddia ve tezlerine meşruiyet kazandırmak için kullanmaktan perva etmiyorlar.

İşte böyle bir hüsrana sürüklenmemek için Kur’ân’ı, Allah Rasûlü (aleyhi’s-salâtü ve’s-selâm) ve O’nun kutlu ashabının (radıy’allahü anhüm) anladığı gibi anlamak ve onların yaşadığı gibi yaşamak en sağlıklı ve pratik yoldur diye düşünüyorum. Bunu tespit etmek için de, ‘Onlar Kur’ân âyetlerini nasıl okudular, nasıl anladılar, nasıl hissettiler ve nasıl yaşadılar?’ sorularına cevaplar aramak gerekir.

Hiç kuşku yok ki, vahyin bizzat muhatabı olan Allah Rasûlü (s.) ile birlikte, vahyin nazil oluşuna tanıklık eden, Kur’ân’ın adeta gökten yağmur yağar gibi sağanak sağanak indiği ortamı teneffüs eden ilk nesillerin onun mesajlarını algılamaları ve Rabbimizin Kitâb’ında ebedileştirdiği üzere “semi’nâ ve eta’nâ: işittik ve itaat ettik” şuuruyla hemen uygulayıp hayatlarına aktarmaları, Kıyamet’e kadar gelecek tüm nesillere model oluşturacak ölümsüz ve eşsiz tecrübeler niteliğindedir. Onlar, ahlâkı Kur’ân olan Hz. Peygamber’i (s.) “en güzel örnek” kabul ederek “yaşayan Kur’ânlar” oldular. Onlar, Kur’ân’ın hayata ve tarihe müdahale eden eli, konuşan dili, yaşayan bedeni oldular. Bize düşense, o nadîde örneklikleri bugünün dünyasına taşıyarak yaşamak ve ebedi kurtuluşa nail olmaktır.

Bu mülahaza ile, Allah Rasûlü (s.) ve ashabının Kur’ân’ı nasıl anlayıp yaşadıklarına dair güzel örnekleri tespit etmeye ve bu örneklikleri sizlerle paylaşıp günümüze taşımaya gayret ediyoruz.

Zaman zaman bu köşede sizlere aktardığımız örnekleri, inşallah, yine sunmaya ve yorumlamaya devam edeceğiz ve bunları aşağıdaki iki mekanda sizlerin de katılabileceği derslerde paylaşacağız.

Allah Rasûlü ve ashabının, günlük hayatlarında yerken, içerken, ibadet ederken, cihad ederken, ticaret yaparken, mescideyken, evdeyken… Kur’ân’ı nasıl ete-kemiğe büründürdüklerini öğrenip bugünün dünyasında onlar gibi yaşayabilmek yegane arzumuzdur. Gayret bizden Tevfik Allah’tandır.

Ashabı kiramın Kur’an algısını yansıtan iki örnekle yetinelim:

Ebû Bekir (r.a) insanların, Maide suresinin 105. ayeti ("Ey iman edenler, siz kendinize bakın, doğru yolda iseniz, sapıtanlar size zarar veremez...") ile ilgili yanlış anlayışlarını şöyle düzeltmiştir.

-Ey insanlar, sizler şu ayeti (Maide/105) okuyorsunuz ve onu yanlış bir yere oturtuyorsunuz. Oysa ben Allah Rasulü'nün şöyle söylediklerini işittim: “Hiç şüphesiz insanlar ne zaman bir zalimi görür de, ona engel olmazlarsa işte o zaman Allah'ın azabının tüm insanları sarması yakın demektir.”

Mikdad bin Esved ile Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.anhümâ), Tevbe 9/41 ayetini “Her halükârda savaşa çıkmak farzdır” diye anladılar.

Hz. Peygamber’in (s.) süvarisi Mikdad bin Esved, Humus’da sarrafların tezgâhlarından biri üzerine oturuyordu. İri vücutlu olduğu için yanları boşlukta kalmıştı. Savaşa gitmek istiyordu. Birisi ona:

-“Bu sene savaşa gitmezsen olmaz mı?” dedi. O da:

-“Tevbe suresi bize ruhsat vermemiştir. Çünkü Allah Teâlâ “Hafif ve ağır olarak Allah Yolunda savaşa çıkın” diyor, Kaldı ki ben kendimi hâlâ hafif hissediyorum” dedi.

Ebû Eyyûb el-Ensârî (r.a) de, her zaman:

-“Allah Teâlâ, ‘Hafif veya ağır olarak savaşa çıkınız’ buyurmuştur. Ben de bu iki vasfın haricinde değilim” derdi.

VAKİT

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim