Kur’an’ı Anlama Usulünde Muhkem ve Müteşabih Meselesi -2

23.11.2015 01:41

ABDULHAKİM BEYAZYÜZ

Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla; Yüce Rabbe, zatının yüceliğine, saltanatının büyüklüğüne yakışır bir şekilde hamd olsun. İnsanlığın yüz akı olan şerefli elçisine de selam olsun.

Diğer yazımızda Muhkem ayetlerinin üzerinde durmaya çalışmıştık. Bu yazımızda ise müteşabih ayetler üzerinde durmaya çalışacağız.

Müteşabih kelimesinin kendisinden geldiği kökün sözlük anlamlarına bakalım; eş-be-he; bir şeyi diğer şeye benzetmek, şeb-be-he; karıştırmasına sebep olmak, şa-be-he; benzetmek, iş-te-be-he; bir iş karışık gelmek, sıhhatinden şüphe etmek, te-şa-be-he ise  benzeşmek anlamına gelmektedir. Aynı şekilde edebiyattaki teşbih (benzetme) sanatı da bu kökten gelmektedir. Yine bu kökten gelen eş-şebih; misil, benzer, nazir, eş-şüphetu ise şüphe ve karıştırma anlamlarına gelmektedir.

 Esas konuşacağımız müteşabih kelimesi ise benzeşen, başkasına benzeyen anlamlarına gelmektedir. Kur’an-ı Kerim’de  eşbehe kökünden gelen kelimeler (müteşabih şeklinde gelenler dâhil) on (10) ayette kullanılmıştır. Bu kelimeler 8 ayette Kur’an ayetleriyle ilgili olmayacak şekilde,  benzeri, benzeme, benzeşme, benzeyen anlamlarında ve sözlük anlamıyla kullanılmıştır:

وَمَا قَتَلُوهُ وَمَا صَلَبُوهُ وَلٰكِنْ شُبِّهَ لَهُمْ “Oysa onu öldürmediler ve onu asmadılar. Ama onlara (onun) benzeri gösterildi.” (4/157)

قَالُوا ادْعُ لَنَا رَبَّكَ يُبَيِّنْ لَنَا مَا هِىَ اِنَّ الْبَقَرَ تَشَابَهَ عَلَيْنَا وَاِنَّا اِنْ شَاءَ اللّٰهُ لَمُهْتَدُونَ “Bizim için Rabbine du'â et, onun nasıl bir şey olduğunu bize açıklasın. Zira o inek bize (başka ineklere) benzer geldi. Ama Allâh dilerse mutlaka (emredileni yapmağa) yol buluruz, dediler. “ (2/70)

اَمْ جَعَلُوا لِلّٰهِ شُرَكَاءَ خَلَقُوا كَخَلْقِهٖ فَتَشَابَهَ الْخَلْقُ عَلَيْهِمْ “Yoksa Allah'a, O'nun yarattığı gibi yaratan ortaklar buldular da bu yaratma ile Allah'ın yaratması onlara göre birbirine mi benzedi?";
وَقَالَ الَّذٖينَ لَا يَعْلَمُونَ لَوْلَا يُكَلِّمُنَا اللّٰهُ اَوْ تَاْتٖينَا اٰيَةٌ كَذٰلِكَ قَالَ الَّذٖينَ مِنْ قَبْلِهِمْ مِثْلَ قَوْلِهِمْ تَشَابَهَتْ قُلُوبُهُمْ قَدْ بَيَّنَّا الْاٰيَاتِ لِقَوْمٍ يُوقِنُونَ “Haktan yana nasibi olmayanlar da ‘Allah bizimle konuşsa ya, yahut bize de bir mucize gelse ya!’ dediler. Bunlardan öncekiler de tıpkı böyle, bunların dedikleri gibi demişlerdi. Onların kalbleri birbirlerine benzedi. Gerçekten de yakîne ermek (hakikati bilmek) isteyen bir kavim için biz mucizeleri çok açık seçik gösterdik. “ (2/118)

وَالزَّيْتُونَ وَالرُّمَّانَ مُشْتَبِهًا وَغَيْرَ مُتَشَابِهٍ “birbirine benzeyen ve benzemeyen- üzümlerden, zeytinden ve nardan bahçeler (kılıyoruz.)” (6/99,141)

 كُلَّمَا رُزِقُوا مِنْهَا مِنْ ثَمَرَةٍ رِزْقًا قَالُوا هٰذَا الَّذٖى رُزِقْنَا مِنْ قَبْلُ وَاُتُوا بِهٖ مُتَشَابِهًا وَلَهُمْ فٖيهَا اَزْوَاجٌ مُطَهَّرَةٌ وَهُمْ فٖيهَا خَالِدُونَ
“Cennetlerin meyvelerinden kendilerine her rızık verilişinde, ‘Bu (tıpkı) daha önce (dünyada iken) bize verilen rızık!’ diyecekler. Hâlbuki bu rızık onlara (dünyadakine) benzer olarak verilmiştir. Onlar için orada tertemiz eşler de vardır. Onlar orada ebedî kalacaklardır. “ (2/25)

Kur’an ayetleri ile ilgili olarak ise iki ayette kullanılmıştır. Bunlardan Zümer suresinde (39/23)  ayeti, benzeyen (birbirleriyle uyumlu ve birbirlerini destekleyen) anlamında yukarıdaki kullanımlar gibi sözlük anlamıyla kullanılmıştır:

“Allah, sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen كِتَابًا مُتَشَابِهًا ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah'ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur'an Allah'ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.” (39/23).

Dikkat edilirse buradaki kullanımda kitabın tümünün müteşabih olduğuna vurgu yapılmaktadır (elbette bu durum sözlük anlamı itibariyledir.). Yani tüm ayetlerin birbirine güzellikte benzediğine, birbirleriyle uyumlu olduğuna ve birbirini tamamladığına vurgu yapılmaktadır.

Al-i İmran-7’de ise, Kur’an ayetleriyle ilgili ve en önemlisi de kavram anlamıyla kullanılmaktadır:

“O, sana Kitab'ı indirendir. Onun (Kur'an'ın) bazı âyetleri muhkemdir, onlar kitabın anasıdır. Diğerleri de müteşabihtir(anlamları benzeşiktir) وَاُخَرُ مُتَشَابِهَاتٌ. Kalplerinde bir eğrilik olanlar, fitne çıkarmak ve onun olmadık yorumlarını yapmak için müteşabih âyetlerinin (benzeşik olanlarının) ardına düşerler. Oysa onun gerçek manasını ancak Allah bilir. İlimde derinleşmiş olanlar, ‘Ona inandık, hepsi Rabbimiz katındandır’ derler. (Bu inceliği) ancak akıl sahipleri düşünüp anlar.” (3/7).

Bu ayetin nüzul sebebi olarak rivayet edilen olay, bu konuyu anlamamıza katkı sunmaktadır. Rivayete göre; Necranlı bir grup Hristiyan Resulullah’a gelmiş, onunla Hz. İsa hakkında tartışarak şöyle demiştir: “Sen İsa’nın Allah’ın ruhu ve kelimesi olduğunu söylemiyor musun?” Peygamber de “evet” deyince onlar bunu Hz. İsa’nın Allah’tan doğmuş bir ruh olduğu biçiminde tevil etmiş ve İncil’de mecazen “baba” (eb) diye nitelenen Allah’ı gerçek anlamda İsa’nın babası olarak yorumladıkları gibi Nisa suresindeki ayeti de (4/171) tevil yoluyla Hz. İsa’nın ulûhiyetine delil saymıştır. Bunun üzerine bu ayet nazil buyrulmuştur.

Nüzul sebebinden anladığımıza göre, yüce rabbimiz insan idrakinin ulaşmada çokça zorlanacağı hususları, insan zihnine yakınlaştırmayı dilemiş, fakat kalplerinde maraz bulunanlar kelimelerin benzeşik (müteşabih) olmasını fırsat bilerek, kendi batıl inançları için olmadık tevillere başvurmuşlardır.  Nitekim diğer yazımızda verdiğimiz şu ayet örneğinde de benzer bir şekilde davranmışlardı: “Ben onu ‘Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar'ın ne olduğunu sen ne bileceksin? Geride bir şey koymaz, bırakmaz. Derileri kavurur. Onun üzerinde on dokuz vardır.” (74/26-30) Müşrikler bu on dokuz ifadesine takılmışlar ve on dokuz bekçiyi kolayca halledeceklerini iddia etmişlerdi.

Bu nüzul sebeplerinden anlaşıldığı gibi, kavram olarak kullanılan müteşabih ayetler; Yüce Allah’ın gerek kendi zatı ve fiilleri ile ilgili ve gerek ahiret, cennet, cehennem, melekler, hesap, ceza ve mükâfatla ilgili gayb âleminden bize bahsettiği konuları kapsamaktadır. Başka bir ifadeyle; Gaybi varlıklardan, mekân ve zaman, fiil ve olaylardan bahseden ayetler müteşabih ayetlerdir.

Şimdi konunun daha iyi anlaşılması için bazı sorularla konuyu açmaya çalışalım:

Müteşabih ayetleri nasıl tarif edebiliriz?

İnsanoğlunun bilmediği, görmediği, duymadığı gayb âlemindeki varlıklar (Allah, cennet, cehennem, melekler)’den ve olaylardan bahseden ve bunları insan zihnine yakınlaştırmak ve insanın anlamasını kolaylaştırmak için zorunlu olarak benzeşik kelimelerden yararlanılarak açıklanan ayetlerdir.

Kur’an’da müteşabih ayetlere neden yer verilmiştir?

İlahi dinlerin tümünün temelinde, Allah’ın zatı, sıfatları, fiilleri ve ahirette ki ceza (cehennem) ve mükâfat (cennet) konuları vardır. Bunlardan söz edilmeden dinin anlaşılması mümkün değildir. Bu nedenle insanlara Allah’tan, meleklerden, cennet ve cehennemden bahsedilmiştir. İnsan yüce Allah’ın zatını ve fiillerinin mahiyetini bilmekten acizdir. Allah keremiyle bu hususları insanın bilebileceği bir basitliğe indirmeyi dilemiş, onun meseleleri anlamasını kolaylaştırmak için, onun algısına hitap edecek bazı benzeşik (müteşabih) kelimelerle ona meseleyi izah etmiştir. Mizanın kurulması, Allah’ın gelmesi, kürsünün her şeyi kuşatması, vahyin levhi’l mahfuz’da (korunan levhada) olduğunun bildirilmesi gibi. Bilinmelidir ki, yüce Allah’ın müteşabih ayetleri indirmesi, kullarının işlerini zorlaştırmak için değil, kolaylaştırmak içindir.

Müteşabih ayetlerin anlamları bütünüyle anlaşılmaz mıdır?

Müteşabih ayetler bütünüyle anlaşılmaz değildir. Zaten bu ayetler insanlara Rablerini tanıtmak, onlar için razı olduğu dinin anlaşılmasını sağlamak ve onların kendi maslahatlarına olan yola girmelerini sağlamak amacıyla nazil buyrulmuştur. Bu nedenle müteşabih ayetlerle verilmek istenilen mesaj tam olarak anlaşılmaktadır. Anlaşılmayan husus onların gaybi olan boyutlarının içeriğidir. Örneğin: “Melekler ve Ruh (Cebrail) ona süresi elli bin yıl olan bir günde yükselir. “ (70/4) ayetinde, yüce Allah’ın saltanatının büyüklüğünü ve kendi acizliğimizi net bir şekilde anlıyoruz. Ama diğer yandan Allah için zaman denilen bir kavramın olmadığını da biliyoruz. Diğer yandan “Nerede olsanız, O sizinle beraberdir. Allah, bütün yaptıklarınızı hakkıyla görendir.” (57/4); “O, hakkıyla işitendir.”(42/11). ayetlerini okuyor ve iman ediyoruz. Burada ihata edemediğimiz yüce Allah’ın zatının ve fiillerinin tam mahiyetidir. Zira biz görme dediğimizde göz, işitme dediğimizde kulak aklımıza geliyor. Hâlbuki yüce Allah’ın bize benzemediğini biliyoruz. “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/11) Tıpkı zakkum ağacının mahiyetini anlayamadığımız halde, onun azap veren bir özelliğe sahip olduğunu bilmemiz ya da “Arş'ı taşıyanlar ve onun çevresinde bulunanlar (melekler) Rablerini hamd ederek tespih ederler, O'na inanırlar ve inananlar için (şöyle diyerek) bağışlanma dilerler: ‘Ey Rabbimiz! Senin rahmetin ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. O hâlde tövbe eden ve senin yoluna uyanları bağışla ve onları cehennem azâbından koru.’" (40/7) ayetinden, arşı taşıyan ve arşın etrafında olan (meleklerin)ların mahiyetini bilmediğimiz halde, onların müminleri sevdiklerini ve onların iyiliğini istediğini anladığımız gibi.

Müteşabih olanlara, hangi ayetleri örnek verebiliriz?

Rabbin arşı ve sekiz arş taşıyıcısı (69/17); Meleklerin elli bin yıl gibi olan bir günde Rabbe çıkmaları (70/3-4); Allah’ın altı günde (devirde) yaratması (50/38); zakkum ağacı (37/62-66, 17/60); yerden çıkıp konuşan bir dabbe (Canlı)(27/82); Allah’ın arşının su üstünde olması (11/7); cehennemin uzaktan insanı görmesi (25/12); Allah’ın arşı istiva etmesi (32/4); Allah’ın dağa tecellisi ve dağın un ufak olması (7/143); Allah’ın görmesi, işitmesi (42/11); derilerin, kulakların, gözlerin şahitlik etmesi (41/22);  Allah’ın gökten yeri idare etmesi ve işlerin insanın günleriyle bin yılda O’na yükselmesi (32/5); insana ruhundan üflemesi (32/9); ölüm meleğinin insanı öldürmesi (32/11); sura iki kez üfürülmesi, birincisinde insanın ölmesi, ikincisinde dirilmesi (39/68); insanın cehennemde ne ölmesi, ne dirilmesi (20/74); meleklerin yapıları, kanatları ve görevleri (35/1); ruhun (Cebrail’in) Hz. Meryem’e Allah’tan bir ruh ve kelime olarak, Hz. İsa’yı ilka etmesi (19/17, 4/171); Hz. Adem’e ruhun üflenmesi (15/29); cehennemin kapıları (40/76); cehennemin bekçileri (40/49); cehennemin konuşması (50/30); cennetteki ebedi kılınmış hizmetkarlar (76/19) vb. gibi ayetleri örnek verebiliriz.

Müteşabih ayetler zamanla anlaşılırlar mı?

Müteşabih ayetlerin cümle olarak anlamının anlaşılır olduğunu yukarıda da ifade etmiştik. Sadece müteşabihlerin/benzeşiklerin (arş, dağa tecelli, ruh üfürme, cehennemin görmesi, konuşması vb.) konuların gaybi varlıklar, gaybi mekân,  eşya ve gaybi olaylar olması nedeniyle zamanın geçmesiyle anlaşılmaları mümkün değildirler. Daha önce müteşabih olduğu sanılan bir şey daha sonra gerçek mahiyeti anlaşılıyorsa, o şey demek ki müteşabih değildir.

Müteşabih ayetlerin teviline başvuranların tümü kalplerinde maraz bulunanlar mıdır?

Al-i İmran suresindeki ayetin tevile yeltenmek (kabul edilemez sonuçlar çıkarmak) için, müteşabih olanlara başvuranların kalplerinde maraz olanlar olduğu açıktır. Ama bu, müteşabih ayetleri anlamaya çalışanların tümünün münafık oldukları anlamına gelmez. Rabbimiz burada hususi olarak kötü niyetle müteşabih ayetlere yaklaşanların durumuna açıklık getirmiştir. (Nitekim savaştan geri kalmak için izin isteyenlerin kalplerinde maraz olduğu ifade edilir (9/45). Hâlbuki burada İmam Şafi’nin yerinde tespitiyle özel bir grup kastedilmiştir). Bu, asr-ı saadette (nüzul sebeplerinde bildirildiği gibi) Necran Hıristiyanları veya Mekkeli müşriklerin bazı azgınlarıdır.  Ancak bu, bugünkü şartlarda da müteşabihata kötü niyetli yaklaşanların durumunu ortaya koymaktadır. Tıpkı  “(içine –Adem’e-) ruhumdan üflediğim zaman…“ (15/29) ayetinden hareketle insanın Allah’ın bir parçası olduğunu iddia eden bazı insanların durumunu ortaya koyduğu gibi.  Hâlbuki yüce Allah muhkem ayette “O'nun benzeri hiçbir şey yoktur.” (42/11) diye buyurmuştur. Ama diğer yandan müteşabih ayetlerin bilenemeyecek gaybi boyutlarına (Allah’ın, meleklerin, cennetin, cehennemin gerçek mahiyetlerine) dalmadan, müteşabih (benzeşik) kelimelerin geçtiği ayetleri daha iyi anlamaya çalışmanın bir mahzuru yoktur. Nitekim şu ana kadar müteşabih ayetlerin hangi anlama geldiğini, hangi ayetlerin müteşabih olduğunu müzakere eden sayısız değerli âlimimizin olduğu ortadır. Zaten yüce Rabbimiz, apaçık ayetlerin ifade buyurduğu temel değerler doğrultusunda bu ayetleri anlamamız için bu ayetleri indirmiştir. Allah’ın katında olanların (gaybi olanların) bize anlatıldığı yerlerdeki dilin tabii zorlukları nedeniyle ayetleri ihmal etmek elbette doğru olmayacaktır. 

 Görüşlerimizden isabet ettiklerimiz rabbimizin lütfünden; yanıldıklarımız ise, bizim meseleleri karıştırmamızdandır. Rabbimizden bağışlanma talep eder ve O’na hamd ederiz. O ne güzel Mevla ve ne güzel yardımcıdır.

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim