1. HABERLER

  2. ETKİNLİK

  3. “Kur’an’ı Anlama Keyfiyetimizde Sabiteler-Değişkenler”
“Kur’an’ı Anlama Keyfiyetimizde Sabiteler-Değişkenler”

“Kur’an’ı Anlama Keyfiyetimizde Sabiteler-Değişkenler”

Ereğli Özgür-Der Temsilciliğinin seminerlerinin bu haftaki konuğu Hamza Türkmen idi.

A+A-

Periyodik olarak her aybaşında devam eden çalışmanın bu ayki konusu “Kur’an’ı Anlama Keyfiyetimizde Sabiteler-Değişkenler” idi.

Hamza Türkmen’in çok verimli geçen sunumunun özeti şöyle:

“ İçinde yaşadığımız toplum geleneksel kalıplara sahip olsa da, Kur’an’la bağı olan bir toplumuz. Bu bağ zaaflı, eksik, yanlış da olsa tebliğ ve davet çalışmalarımız açısından bir avantaj. İlk olarak bu bağın olması avantaj olarak algılansa da asla yeterli değildir. Rüşd çağına erişen bir birey, hayatın anlamına dair soru sormaya, yaratılışını kavramaya çalıştığında sorularının cevabını bulabileceği yegâne kaynağın Kur’an olduğunu öğrenecektir. İşte bu noktada bizlerin çabası devreye girmek durumundadır. Kur’an’da Yasin suresinde ifade edildiği gibi “uzaklardan koşarak gelen adam” rolü, hepimizin asli vazifesini hatırlatıyor. Hepimiz arayış içerisinde olan insanlara “uzaklardan koşarak gelen adam” olmak, onun gündemine vahyi taşımak durumundayız.

Kur’an “her kavme kendi diliyle vahyederiz” gerçeğinden hareketle Arapça bir kitap. İnzal olduğu toplumun dili ile gelen vahyin, o dönemde anlaşılması ile ilgili bir problem yok. Müşriklerde onu anlıyorlar ve anladıkları için inkâr ediyorlardı. Sözü gayet net anlayan Müşrikler onun yaşamlarına müdahale etmesini, yaşam standartlarını bozmasını istemiyorlardı. Bu konuda Amr b. As örneği enteresandır. Çok zeki bir adam olmasına rağmen iman etmemesinin sebebini ifade ederken, anlamadığından değil, enaniyetinden, sıradanlaşma korkusundan dolayı kabul etmediğini belirtmesi, vahyin anlaşılması ile ilgili bir sorun olmadığını gösteriyor.

Günümüze geldiğimizde herkesin Arapça öğrenmesi gibi bir durum söz konusu değil. Ancak mesele sadece dil ile ilgili bir problem de değildir. O dönemlerde de lehçe farklılıklarından kaynaklı olarak dil sorunları söz konusu olabiliyordu. Bugünkü duruma baktığımızda da yerel lehçelerin ön plana çıkması, sorunun sadece Arapça bilmek ile halledilemeyeceğini göstermekte. Bu her dil için geçerli olabilecek bir sorundur.

Bu anlamda daha ilk dönemlerden itibaren vahyin başka dillere çevirisi ile karşılaşıyoruz. Örneğin Habeşistan hicreti esnasında kralın karşısında okunan ayetler kralın diline çevirtilerek okunuyor. Yine Peygamberimiz birçok yere davet mektupları gönderdi. Bu mektuplarda da kullanılan ayetler çevirtilerek sunuluyor. Yine hicri 1. Asırda Kur’an’ın Berberice’ye çevrildiğini biliyoruz. Hicri 3 ve 4. Asırda Latince’ye çeviriliyor. Çünkü vahyi öncelikle anlama sorununun halledilmesi gerekiyor ki insan fıtratı ile buluşsun ve “uzaktan koşarak gelen adam” olabilelim. Dolayısıyla çeviri olayının modernist bir proje olduğu iddiası gerçekliği olmayan bir iddiadır.

Vahiy, hayata her alanda yön veren bir kitaptır. Zulümattan aydınlığa çıkaran bir kitaptır. Arapça bilmesek de ne yazdığını ne anlatıldığını merak etmek durumundayız. Yaratan başıboş bırakmamıştır. Anlamaya çalışırken dikkat etmemiz gereken en önemli sorunlardan birisi çeviri yapılırken, peygamberimiz dönemindeki anlamlar mı kullanılmış? Yoksa ayetin kastetmediği anlamlar mı dayatılmıştır?

Bu anlamda ayetlerin nüzul ortamını ve bağlamını dikkate almalı, bağlamı içerisinde anlamaya çalışmalıyız. Mesela Rum suresinde müsümanların Rumların galibiyetine neden sevindiğini anlamaya çalıştığımızda bağlamın önemi ortaya çıkıyor. Her ne kadar Rumlar da Sasaniler gibi din anlayışları açısından problemli olsalar da, Sasaniler gibi girdiği yeri dağıtıp yok etmiyorlardı. Filistini ve Yemeni işgal etmeye çabalıyorlardı. Onların bu azgınca tavırları güvenli belde olan Mekke açısından büyük bir problem idi. Herkesin huzurunu kaçıran Sasanilerden ise Rumların galibiyeti Müslümanlar açısından daha önem arzediyor.

Nüzul ortamını bilmenin önemi dışında Kur’an’da geçen müteşabihlik olgusunu iyi anlamamız gerekir. Allah Teala gaybi ve sonsuz âlemi, şehadet âlemine ve sınırlı olan aklımıza indirirken mecazlarla, benzetmelerle anlatıyor. Biz Müslümanlar olarak bu gaybi alanı merak edebiliriz ancak yorumlamaya çalışırken muhkem ayetlerin sınırları ile yorumlamalı, haddi aşmamalıyız.  Burada kastedilen “yalnız Kur’an” değildir. Temel kaynak olarak vahyi görmek kastediliyor.

Kur’an’da en çok kullanılan kavramlar, tefekkür, tedebbür, tefakkuh, teakkuldür. Kur’an’da körü körüne itaat, akletmeden dinleme olayı yoktur. Peki, olması gereken nedir?

Olması gereken Bakara suresinde de ifade edildiği gibi vahyi gereği gibi okumaktır. Gereği gibi vurgusunun da Müzemmil suresinde anlatıldığını görüyoruz. Gecenin bir bölümünde kalkıp tertil üzere Kur’an okumak. Tertili şöyle anlayabiliriz. Rabbimizin ne dediğini ve hayatın içerisindeki sorunları iyi kavrayıp, yani vakıayı iyi değerlendirip vahyi hayata taşımak diyebiliriz. Kur’an’ın özellikle ilk inzal olunan ayetlerinin gündemlerine baktığımızda sosyal, siyasal, ekonomik alanların her birindeki problemlere temas ettiğini gündemleştirdiğini görüyoruz. Dolayısyla tertil, bu problemlere dair vahyin çözüm önerilerini kavrayıp çözme mücadelesini serdetmektir. Mesajımızı gündeme sokarken nasıl bir üslup takınacağız. Güzellikle ayrılmanın fıkhını nasıl kavramam gerekir. Müdahene yapmadan, yağcılığa ve tavize düşmeden dinimi nasıl anlatabilirim. İşte Rasulullah’ın ve arkadaşlarının tertilen okuması budur. Tertilen okumamız gereken bu ilahi vahyin öncelikle nasıl geldiğini, üzerinde şüphe olup olmadığını kavramalıyız.

Korunmuş bir kitap olan Kur’an ile bu özelliği taşımayan zanni haberleri aynı kefeye koymak doğru olmaz. Bu anlamda Kur’an tarihi ile ilgili rivayetlerinde yeniden metin tenkidine tabi tutulması ve sağlıklı bir Kur’an tarihinin inşası gerçekleşmelidir. Burayı kavradıktan sonra disiplinli bir Kur’an ve Tefsir Usulü çalışması ile vahiyle olan irtibatımızı her daim diri tutmayı başarmalıyız.

Bu konularda ortaya çıkan, tarih içerisinde uydurulan ve vahyin çerçevesine de hiç uymayan rivayetleri tenkit etmeliyiz. Mesela bu rivayetlerden birisi “Bana Kur’an ile beraber misli verildi” rivayetidir. Peki, birbirinden hadis bile almayacak kadar zıt düşünen mezheplerde dahi aynı Kur’an varken, bu misli nedir, nerdedir? Bu yaklaşımın açtığı kapı, zanni rivayetlerin kaynaklara dolmasına ve üstelik adeta vahiy gibi algılanmasına sebep olmuştur. Bu vb. örneklerle vahiy konusunda üretilen spekülatif yaklaşımlara demogojilere izin vermemeliyiz. Kur’an’ın tüm taleplerini, farzlarını bir an önce hayata geçirmenin yollarını aramalıyız.

Vahyin muhkem nasları ile kişisel yorumlarımızı bir tutmamalıyız. Sabite olan nedir, değişken olan nedir? Bunun farkında olmamız gerekiyor. Kur’an’da buyurulduğu gibi zann, hakikatten hiçbir pay taşımaz. Bu anlamda hayatın içerisindeki sorunlarımıza çözümler aramaya çalışırken, hayatımıza anlam katmaya çalışırken başvuracağımız yegâne kaynak olan Kur’an, hayatımızın her alanına dair ölçüler ortaya koyar. Bize düşen öncelikle bu ölçüleri yakalamak ve sonrada o ölçüleri aşmayacak bir hayatın takipçisi olmaktır.

hamza_turkmen-20141109-02.jpg

HABERE YORUM KAT

2 Yorum