Kur'an'dan bir nifak örneği

23.03.2012 00:10

Süleyman Sargın

Kur'ân-ı Mu'cizü'l-Beyan, Asr-ı Saadet'te yaşanan bir nifak örneğini bize şöyle anlatıyor: "(Ey Resûlüm!) Eğer davet olundukları seferde peşin bir ganimet bulunsa ve gidilecek yer orta yollu bir mesafe olsaydı mutlaka senin peşinden gelirlerdi; fakat çıkılacak yol onlara çok uzak geldi.

Bununla beraber, "Gücümüz yetseydi, sizinle beraber çıkardık" diye Allah'a yemin edeceklerdir. Onlar bu yalanlarıyla kendilerini bitiriyorlar. Çünkü Allah, onların yalancı olduğunu kesinlikle bilmektedir." (Tevbe, 9/42)

Yani diyor ki, "eğer davet edildikleri yer, onların maddî menfaatlerine hitap eden bir yer olsaydı ve onlar bu davete icabet etmekle bir kelepire konacaklarını veya bir makam elde edeceklerini bilselerdi; ayrıca, elde edecekleri neticeye kısa yoldan kavuşma söz konusu olsaydı, hiç tereddüt etmeden hemen seninle birlikte o sefere çıkacaklardı. Hâlbuki şimdi durum, onların arzu ve heveslerinin tam zıddınadır.

Davet edildikleri yerde hiçbir maddî menfaat söz konusu değildir. Neticede dünya adına kazanacakları ne bir makam, ne de bir mansıb vardır. Yol ise, çok uzundur. Bu yolda almak değil, sürekli vermek vardır. Makam mevki değil, koşturmak hem de ölesiye gayret ve hizmet vardır. Öyleyse, burada mü'min ve münafık tamamen birbirinden ayrılacak ve mü'minler, hiç tereddüt göstermeden senin ardına düşerken, münafıklar yan çizmenin yolunu arayacaklar. Bazen kendilerine değer verilmediğini öne sürecek, bazen sözlerinin dinlenmediğini iddia edecekler. 'Falanca da gitmiyor ki, ben niye gideyim' diyecekler. Çareyi de hep yalan söylemekte bulacak ve böylece nefislerini helâk etmiş olacaklar. Çünkü içleriyle, vicdanlarıyla cedelleşecekler. Vicdanları bilmekte ve tasdik etmektedir ki, esasen cihada gitmeye, hizmette koşturmaya hiçbir manileri yoktur. Mazeret olarak ileri sürdükleri şeyler, sadece kendilerini kandırmak için söylenmiş bahanelerdir. Bunu bildikleri için de vicdanları rahat değildir. Vicdanen rahat olmayan bir insanın helâki ise çok yakındır.

Peki, bu ayet-i celîle hangi münasebetle nazil olmuştu? Henüz bir seferden dönülmüştü. Biraz dinlenip toparlanmaya ihtiyaçları vardı. Meyvelerin hasat vakti de gelmişti. Hava, alabildiğine sıcaktı. İşte tam bu esnada Allah Resûlü'nden yeni bir davet vuku buldu. Herkes sefere çağrılıyordu.

Mü'minler, her şeyleriyle bu davete icabet ettiler. Hz. Ebû Bekir, bütün mal varlığını ortaya döktü ve Allah Resûlü'nün huzuruna getirdi. Faruk-ı A'zam, malının yarısını bu uğurda bezletti. Hz. Osman'ın verdiğinin ise haddi hesabı yoktu. Hz. Ali'ye gelince O, kendi ihlâs anlayışı içinde malının bir kısmını gizli, diğerini de açıktan veriyor ve bu örfaneye böyle iştirak ediyordu. Diğer mü'minler de kendi durumlarına göre saçıldılar. Herkes, elindeki imkânı son kuruşuna kadar harcama yarışına girdi.

Münafıklara gelince, onlar Allah Resûlü'ne tâbi olmayı bir sürü şarta bağlıyorlardı. "Eğer hava bu kadar sıcak ve yol bu kadar uzun olmasaydı, hasat vakti girmiş bulunmasaydı ve gücümüz de yetseydi, vallahi biz de sana tâbi olurduk" diyorlardı.

İçlerinden bazıları ise çok daha değişik tekliflerle geliyor ve Allah Resû-lü'nden izin istiyordu. Cedd b. Kays, bunlardandı. Oysa her gün ezan okununca namaz için mescide koşup gelen bir insandı. Fakat bir türlü kendini aşamamış, içine imanı yerleştirememiş, imanını iz'an haline getirememiş fedakârlıklara katlanma kararını verememiş, dolayısıyla varacağı menzile varamamıştı. Yolda kalmış bir insandı. Allah Resûlü'ne geldi. İki Cihan Serveri, bizzat kendi elleriyle kendi bineğinin tımarını yapıyordu. Kays'ı görünce, "Sen de mi gelmiyorsun?" dedi. Gelmesi beklenmeyen biri değildi. Ama işte gelmiyor, daha doğrusu, gelemiyordu. Allah, ona bu şerefi nasip etmeyecekti. Küstah ve küstah olduğu kadar da sudan bir bahane ile Efendimiz'den izin istedi ve "Benim kadınlara karşı zaafım var. Esferoğulları'nın kadınlarını görürsem dayanamaz ve günaha girerim. Beni oraya götürüp de fitneye sokma, bana izin ver" dedi. Kur'ân onun bu tavrını anlatırken şöyle diyecekti:

"Onlardan 'Bana izin ver, beni fitneye düşürme' diyen vardır. Bilin ki, onlar zaten fitneye düşmüşlerdi. Ve şüphesiz ki cehennem, kâfirleri kuşatmaktadır." (Tevbe, 9/49)

Kur'ân, bütün mü'minleri dine hizmete çağırıyor. Bu çağrıya icabet edip etmememize göre ya kazanacak veya (Allah korusun) kaybedenlerden olacağız. Ya münafıklar gibi, "bu rahat hayatın zevklerini terk etmek bize ağır geliyor" diyecek, ya da sahabenin yaptığını yapacağız.

Kur'ân, onlara Kur'ân olduğu gibi bize de Kur'ân'dır. Kur'ân dinlenir, yaşansın diye; ona kulak verilir, hayata hayat olsun diye. Hakikatler, haz duyulsun diye dinlenmez; din, malumat elde etmek için öğrenilmez. Din, malumat yığını değil, hayatın ta kendisidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim