Kur’an’da Sünnetullah, Sabır ve Acelecilik

06.08.2012 00:19
Kur’an’da Sünnetullah, Sabır ve Acelecilik
Sünnetullahı gözetmeyen bir mücadele yürütmeye çalışmak ise yenilgiye uğramayı değil, batıl değerler karşısında teslim olmayı getirmektedir. Yenilen insan hatalarından ders çıkarır, tevbe eder ve yeniden Allah'a yönelir. Teslimiyetse bitmek demektir.

ESRA ÇİFCİ DİNDAR

KUR'AN'IN TARİH ANLAYIŞI VE SÜNNETULLAH

Kur'an toplumların doğuşunu, ayakta kalış süreçlerini ve yok oluş sebeblerini kendine has bir ifade tarzı ile anlatır. Kur'an'ın tarihe bakışını anlayabilmek için sünnetullah ve sabır gibi temel kavramların doğru anlaşılması kaçınılmazdır.

Çağdaş tarih felsefeleri tarihteki değişimleri ırk, çevre, ekonomi, din, kahramanlar vb. gibi harici faktörlerle açıklamaya çalışır. Bu felsefelere göre insanın tarih içinde mutlak bir rolü yoktur. Kur'an ise insan davranışlarının belirlenmesinde gerek dahili, gerek harici faktörlerin rolünü kabul eder, fakat bunlarla birlikte insanı etkileyen bu faktörlerin bizzat insan tarafından üretildiğini söylemektedir. Yani Kur'an tarihin direksiyonunu insana bırakır.

Mesela çevre ya da toplum faktörü hiç şüphesiz insanlar üzerinde etkilidir. Fakat Kur'an'ın tarih anlayışında içinde yaşanılan toplumu insanlar üretmektedir. İnsan toplum tarafından üretilmemektedir. Çünkü tarihi üretmede çevre ya da toplum ya da diğer niteliklerden önce insanın sahip olduğu bir fıtratı vardır. Ve bu fıtrat evrenseldir. Kur'an insanı kuşatan faktörler ne olursa olsun, insanı yeryüzünde ıslah göreviyle sorumlu tutar ve insanın yeryüzünde bu görevini yerine getirmek için muhtaç olduğu gücü fıtratından alacağını ifade eder.

Bunun yanında Kur'an toplumsal hareketlilikte ya da tarihin akışında hür iradenin yani insanın tercihinin belirlemediği olayları tarihi etkilemede doğrudan birer faktör olarak kabul etmez.

Örneğin; Kur'an ölüm olayının fiziki bir gerçeklik olduğunu, bunun önüne geçilemeyeceğini, peygamberlerin bile ölümden muaf olmadığını hatırlattıktan sonra peygamberlerin ölümünün bile tek başına mutlak bir felaket sebebi olmaması gerektiğini, ayakta kalabilmenin şartları yerine getirilirse toplumun peygamberin yokluğunda da sağlıklı bir şekilde yaşamaya devam edebileceğini söyler. Kur'an bu tür fiziki faktörlerin tarihte insanlar için bir "sınama" olduğunu belirtir.

Kur'an'ın tarihi ahlakla temellendirmesinin sonucu olan bu nokta, onun tarihe bakışının en özgün yönlerinden birini teşkil eder ve modern tarih felsefelerinin "şuursuz tarih" anlayışlarından ayrıştırır. Kur'an, tarih anlayışının merkezine insan iradesini koymuştur; fakat bu iradenin yanında Allah'ın iradesinden, Allah'ın tarih içindeki davranışlarından, sünnetinden bahsetmiştir. Bu açıdan sünnetullah, tarihi anlamada merkezi bir anlam taşır.

Kur'an'a göre sünnetullah değişmezdir. Kur'an geçmiş toplumlar üzerinde geçerli olan bu yasaların, sünnetullahın bütün toplumlar için de geçerli olduğunu, toplumların bu yasaları bilerek hareket etmeleri gerektiğini belirtir.

Burada öncelikle şu hususa değinmek gerekir ki; bu değişmezlik bize İbn Haldun'da ya da bazı tarih anlayışlarındaki determinizm ilkesini hatırlatmaktadır. Yani; "Toplumlar için mukadder değişimler vardır ve bu nedenle toplumların ya da medeniyetlerin belirlenmiş bir ömürleri vardır." şeklindeki tarih anlayışları.

Kur'an tarihte olaylar arasındaki determine ilişkilere dikkat çeker, hatta bu determinasyonu sünnetullahın değişmezliği ilkesiyle de teyit eder. Fakat Kur'an olayların akışı için önceden belirlenmiş bir seyir, bir kader anlayışına kesinlikle yer vermez. Kur'an'ın bahsettiği determinizm, belli bir sosyal değişme için gereken şartlar oluştuğunda, bunun sonucu olan değişmenin mutlaka gerçekleşeceğidir. Ama değişmeyi belirleyen şartları oluşturan hür irade sahibi fertlerden oluşan toplumdur. Yani sonuç ya da sosyal değişim önceden takdir edilmemiş, yine insan tarafından belirlenmiştir.

"Bir toplum kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez." (13/Rad, 11)

Benzer şekilde Kur'an'da toplumsal değişimin temelinde yatan faktör imandır. Ki burada imandan kasıt inancın davranışa yansıması, yani ameldir. Kur'an'da mücadelelerine yer verilen peygamberlerin, bütün tarihsel görevlerine inanç noktasından başlayıp, sosyal problemleri bu zemin üzerinde ele almış olmaları da, inancın amelle bağlantısının bir sonucudur.

Yeryüzünün Islahı İçin Sünnetullahı Gözeten Bir Mücadele Vermek

Kur'an, Allah'ın kanunları karşısında tarihteki her toplumun eşit olduğunu belirtir. Oysa zorluklarla karşılaşan her nesil, tarihin kendine ayrıcalık tanımasını bekler. İşte Kur'an bu nedenle sünnetullahın değişmezliğini şöyle açıklamıştır:

"...Onlar öncekilerle ilgili uygulama biçiminden başkasını mı beklerler? Oysaki Allah'ın davranış tarzında bir değişiklik bulamazsın. Allah'ın davranışında bir başkalaşma bulamazsın. Yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin sonlarının nasıl olduğuna bakmazlar mı? Kaldı ki onlar bunlardan daha güçlü idiler." (35/Fatır, 43-44)

Yani Allah sünnetullahın değişmez olduğunu belirterek hem insanların sünnetullahı değiştiremeyeceklerini anlatmak istemiş, ama bundan daha da önemlisi Allah'ın kimsenin hatırı için davranış tarzını değiştirmeyeceğini söylemiştir. Bunun bir anlamı da tarihin, işleyişinde objektif oluşudur.

İşte bu yüzden bütün insanlık ve bütün mümin topluluklar aynı imtihanla karşı karşıyadır. Öyleyse sünnetullah çerçevesinde Kur'an'da vaz edilen ilkelerin bizim için ne önem ifade ettiğini ortaya koymamız gereklidir.

Allah'ın sünnetullaha dair Kur'an'da verdiği bu yasalar aslında bir anlamda insana yeryüzünde ıslah görevini hakkıyla yerine getirmesi için verilmiş ipuçlarıdır. Bizler de İslami kimliğini üstlenerek yaşadığımız toplumu ıslah görevine talip olduğumuzu belirtiyorsak, o zaman bu ipuçlarını anlamaya bizim de ihtiyacımız vardır. İşte sünnetullahı anlamanın önemi burada yatmaktadır. Çünkü Kur'an, toplumlar ve aktörler değişse de hak-batıl mücadelesi tarihinde hiç değişmeyen etken ve dinamikler olduğunu belirtir.

Bizler tarihten bugüne yürütülmüş hak mücadelesinin nasıl işlediğini bilmek, onların tecrübelerinden ders çıkarmak ve daha az hata yapmak konusunda sorumluyuz.

BEDEL ÖDEMEYİ GÖZE ALMAK VE BASKILAR KARŞISINDA ŞAŞIRMAMAK

Müslümanlar İslami bir mücadele içerisinde elbette baskılarla karşılaşacaklardır. Bu sünnetullahın bir gereğidir. Sünnetullahı bilmek mücadele içinde müminlerin karşılaşacakları her imtihana hazırlıklı olmasını sağlar. Kur'an, bizim de bizden öncekiler gibi sınanacağımızı belirtir:

"İnsanlar imtihandan geçirilmeden, sadece 'iman ettik' demekle bırakılıverileceklerini mi sandılar? Andolsun ki biz onlar da öncekileri de imtihandan geçirmişizdir. Elbette Allah doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları da mutlaka ortaya koyacaktır." (29/Ankebut, 2-3)

Karşılaştığı sıkıntıların ve zulümlerin sünnetullah gereği olduğunu bilen insan, bu zorlukları mücadele gereği normal kabul eder. Ve ümitsizlik içine düşmez. Allah'ın rahmetinden ümit kesmez.

İslami mücadele içindeki insan karşılaştığı zorlukları Allah'a ödenecek bir bedel olarak görür. Müslümanlar olarak bizler İslam'ın değil, küfrün ve şirkin hakim olduğu bir toplumsal düzlemde yaşadığımıza göre bedel ödememiz kaçınılmazdır. Zaten mümin olmak da Allah için bedel ödemeyi göze almaktır.

KÜFRÜN NİTELİĞİNİN DEĞİŞMEZ OLDUĞUNU KABUL ETMEK

Sünnetullahı kavramış Müslümanlar zalimlerin fiilleri karşısında şaşkınlığa düşmez. "Bu kadarını da beklemezdik!" tavrı içine girmezler. Çünkü Kur'an bize "bizim kafirlerimizin öncekilerden farklı olmadığı"nı anlatır.

Kur'an, müminlere kafirleri dost edinmemelerini, fasıklara güvenmemelerini, menfaat ve rahatlık elde etme arzusuyla mücadeleden tavizler vermemelerini öğütler. Çünkü verilecek tavizler kafirleri yumuşatmaz. Onlar küfürlerinde inatçıdırlar. Islah görevini yerine getirirken sadece Allah'a dayanmak gerekir. Kafirlerden medet umma, mücadele eden müminlerin her seferinde hüsrana uğramasına, ümitsizliğe ve dağınıklığa düşmesine neden olur. Zalimlerden sonuç bekleyenler, çözüm dilenenler her seferinde "Bu kadarı da olmaz!", "Bu kadarını beklemezdik!" diyerek hayal kırıklıklarına uğrarlar. Oysa Allah bize kitabında onların dinine girmedikçe kafirlerin zulümlerinden vazgeçmeyeceklerini anlatmıştır.

BASKILAR KARŞISINDA SABIR VE NAMAZ İLE DİRENMEK

Kur'an, zulme uğradıklarında ya da bir imtihanla karşılaştıklarında müminlerin sabır ile verilecek bir mücadele ile kurtulabileceklerini söyler. Gerçekten de sabır ile sünnetullah arasında çok yakın bir ilişki vardır. Kur'an'da sünnetullaha dair evrensel bir ilkenin verildiği her ayet pasajının sonunda 'sabretmek'ten ya da 'sabredenlerden olmak'tan bahsedilir.

Kur'an'ın sabır kelimesini kullanışı yaygın olarak Müslüman toplumlarda anlaşılan anlamın çok dışındadır. Maalesef gelenekte sabırlı olmak, güçsüz olanın güçlü karşısında hakkını korumaması, hakkından vazgeçmesi olarak anlaşılmıştır. Böylelikle Müslümanlar zulme seyirci kalmış, haksızlıklara karşı rıza göstererek boyun eğmiş, her türlü kötülüğe ve fitneye karşı sessiz hale getirilmiş, İslami kimliğin ya da sembollerin ayaklar altına alınmasına tepki göstermez hale gelmişlerdir.

Müslüman halk arasında 'sabretmek', çoğunlukla sineye çekmek, ses çıkarmamak, karşılığının verilmesini ahirete bırakmak veya Allah'a havale etmek şeklinde anlaşılmıştır. Oysa Kur'an'da sabrın en önemli anlamı karşılaşılan zorluk ve musibetler karşısında dayanmak ve kararlılık göstermektir.

"Andolsun sizi korku, açlık, mallarınızdan, canlarınızdan ve ürünlerinizden eksiltmekle deneriz, sabredenleri müjdele." (2/Bakara, 155)

"Senden önce de rasuller yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler, nihayet onlara yardımımız yetişti. Allah'ın kelimelerini (yardım vaadini) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana da rasullerin haberinden bir parça geldi." (6/En'am, 34)

"Andolsun biz sizi deneyeceğiz ki içinizden cihad edenleri, (güçlüklere) sabredenleri, sözlerinde doğru olup olmayanları bilelim." (47/Muhammed, 31)

Allah, zulme uğrayarak mustazaf olanların, içinde bulundukları durumdan ancak sabrederek ve direnerek kurtulabileceklerini söyler.

"Firavun (Mısır) toprağında gerçekten azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan bir zümreyi güçsüz buluyor, bunların oğullarını boğazlanıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu. Belli ki o bozgunculardandı.

Biz ise istiyorduk ki o yerde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunalım, onları önderler yapalım, onları ötekilerin yerine aldıralım.

Ve o yerde onları hakim kılalım, Firavun ve Haman'a ve ordularına, onlardan çekinmekte oldukları şeyi gösterelim." (28/Kasas, 4-6)

SABRETMEK, MÜCADELE EDERKEN YALNIZCA ALLAH'A İTAAT ETMEKTİR

Allah insanlara sabretmelerini ve yalnızca Allah'tan korkmalarını öğütler. İnsan sabreder ve Allah'tan yardım dilerse Allah'a itaat etmiş olur. Bu noktada önemli olan husus Allah'a itaatten ayrılmamanın ve bu konuda ısrarcı olmanın sabır anlamına gelmesidir.

Müslüman zalimin zulmüyle karşılaştığında, o zalim otoriteye karşı ve onun işbirlikçilerine karşı yılmadan, yorulmadan hakkı haykırmak zorundadır. Hiç şüphesiz onlara itaat edildiğinde dünyalık birtakım şeyler elde edecektir insan. Fakat buna rağmen tercihini nefse zor gelenden yana kullanıp Allah'a itaatte ısrar etmek sabırdır. Allah, zulüm karşısında kurtuluşun tek yolunun sabır olduğunu belirtmiştir ayetlerinde. Bu Allah'ın sünnetindendir.

"Eğer sabreder, (Allah'tan) korkar ve korunursanız onlar hemen şu anda üzerinize çullansalar, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder." (3/Al-i İmran, 125)

HELAK, ZULME KARŞI SES ÇIKARMAYANLARI, TEBLİĞ VE UYARIDAN VAZGEÇENLERİ DE KUŞATIR.

Bu noktada Allah'ın, sünnetullah gereği insanları uyardığı bir diğer kanunu Allah'ın gazabına sadece zulmedenlerin değil, zulme rıza gösterenlerin de uğrayıp helak olacağıdır. Allah'ın azabından sadece sabredenler kurtulacaklardır. Allah sabretmenin gereği olarak öğüt verenleri, tebliğ edenleri ve sabırlarını eyleme dökenleri kurtarır.

"Onlara deniz kıyısında bulunan şehir halkının durumunu sor. Hani onlar Cumartesi gününe saygısızlık gösterip haddi aşıyorlardı. Çünkü Cumartesi tatili yaptıkları gün, balıklar meydana çıkarak akın akın onlara gelirdi. Cumartesi tatili yapmadıkları gün de gelmezlerdi. İşte böylece biz yoldan çıkmalarından dolayı onları imtihan ediyorduk.

İçlerinden bir topluluk 'Allah'ın helak edeceği, yahut şiddetli bir şekilde azap edeceği bir kavme ne diye öğüt veriyorsunuz?' dedi. Öğüt verenler de dediler ki: 'Rabbimize mazeret beyan etmek için, belki sakınırlar diye öğüt veriyoruz.'

Onlar kendilerine verilen öğütleri unutunca biz de kötülükten men edenleri kurtardık, zulmedenleri yapmakta oldukları kötülüklerden ötürü şiddetli bir azap ile yakaladık." (7/Araf, 163-165)

ALLAH'IN VAADİNİN HAK OLDUĞUNU BİLMEK VE BU VAADİN GERÇEKLEŞMESİ İÇİN ALLAH'IN DİNİNE YARDIM ETMEK

Kur'an bir taraftan sünnetullahın değişmezliğinden bahsederken, diğer taraftan da Allah'ın, kulların dualarına karşılık vereceğinden, inananlara yardımından ve inkarcıları yok etmesinden söz etmektedir. Kur'an'da bu minvalde belirtilen yardımlar müminler tarafından zaman zaman bir kolaycılık şeklinde algılanmış ve sadece oturup dua etmekle kötülüklerin son bulacağı, Allah'ın vaadinin hak olduğu ve nasılsa müminlerin bir şey yapmasalar da muzaffer olacağı gibi bir anlayış doğurmuştur. Yani adeta Allah tarihin bir sürecinde sünnetullahın işleyişine rağmen bizim duamızı kabul edecek ve bize torpil geçecektir.

Hiç şüphesiz Allah Kur'an'da müminlerin duasını kabul edeceğini belirtmekle kalmaz, duaya icabet ettiğinin örneklerini de verir. Fakat tarihsel algılamada aynen sabır kelimesi gibi dua kelimesi de tahrife uğramıştır. Unutulmamalıdır ki Kur'an'da dua etme sadece "bir talepte bulunma" anlamına değil, aynı zamanda "ibadet etme" anlamına da gelir. Yani Kur'an'a göre Allah'ın duaları kabul edeceği vaadi onun her istenileni sünnetullaha rağmen kabul edeceği manasına gelmez. Hz. İbrahim'in Lut kavminin helak edilmemesi yönündeki talebinin geri çevrilmesi, Nuh'un müşrik olan oğlunun tufandan kurtarılması yönündeki duasının reddi de bu minvaldedir. Aynı şekilde Allah'ın vaadinin muhakkak gerçekleşeği yönündeki ayetler de böyledir. Müminler başarılı olmak için gereken şartları yerine getirmedikleri sürece sadece inanıyor olmak ya da sadece haklı olmak kazanmak için yeterli değildir.

YENİLEBİLİRİZ, FAKAT TESLİM OLMAMALIYIZ

Kur'an tevhid mücadelesinde insanlık için iniş çıkışlar olduğunu söyler. İniş dönemlerinde ya da güçsüzlük dönemlerinde inananların sayıları az olsa da imani açıdan güçlüdürler. Tarih bize sayıları az da olsa nice mümin topluluğun donanımlı ordulara üstün geldiğini anlatmaktadır.

Ancak burada sünnetullahın bize öğrettiği bir başka ders, insanların yükseliş dönemlerinde dalga dalga Allah'ın dinine girdikleridir. Nasr Suresi'nde bu durum anlatılır. Bu tabloyu tersten okursak, demek ki yenilgi dönemlerinde de insanlar ümitsizliğe düşerler, sabredenler olduğu gibi sabredemeyenler, egemenlerin hoşnutluğunu kazanmaya çalışanlar da olacaktır.

Kur'an'ın anlattığı tarih çizgisinde müminler için yenilgiler de vardır hiç şüphesiz. Bu yenilgilerin nedeni müminlerin sünnetullaha uygun davranmayıp yaptıkları hatalardan ve sabredememelerindendir. Kur'an bize Uhud yenilgisini anlatır. Yunus (a.s.)'ın inkar eden kavmine karşı sabredememesini anlatır. Kur'an'a göre bu yenilgiler makuldür, kabullenilebilir. Yenilgileri zafere çevirmenin yolu ise tevbe etmek ve tekrar direnmek, sünnetullahı gözeterek mücadeleye devam etmektir.

Sünnetullahı gözetmeyen bir mücadele yürütmeye çalışmak ise yenilgiye uğramayı değil, batıl değerler karşısında teslim olmayı getirmektedir. Yenilen insan hatalarından ders çıkarır, tevbe eder ve yeniden Allah'a yönelir. Teslimiyetse bitmek demektir. Teslim olan kişi o güne dek savunduğu doğruları sahiplenemez, sorumluluğun bedelini üstlenemez ve pişman olur. 

Kaynak: Haksöz Dergisi - Sayı: 194 - Mayıs 07

  • Yorumlar 0
    Bu habere henüz yorum eklenmemiştir.
Diğer Haberler
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim