1. YAZARLAR

  2. CENGİZ DUMAN

  3. Kur’an-ı Kerim’de Câlût Şahsiyeti ve Mufassallaştırma Metodolojisi
CENGİZ DUMAN

CENGİZ DUMAN

Yazarın Tüm Yazıları >

Kur’an-ı Kerim’de Câlût Şahsiyeti ve Mufassallaştırma Metodolojisi

A+A-

Giriş:

Câlût ismi, Kur’an-ı Kerim’in, Bakara suresindeki Talût kıssasında iki ayette1Câlûte ve cunûdih / Câlût ve ordusu’ şeklinde tamlama, bir ayetinde ise tekil isim ‘Câlût2 olarak geçmektedir.

Câlût’tan bahseden Bakara suresi 249-251. ayetlere şöyledir: “Talût askerlerle beraber (cihad için) ayrılınca: Biliniz ki Allah sizi bir ırmakla imtihan edecek. Kim ondan içerse benden değildir. Eliyle bir avuç içen müstesna kim ondan içmezse bendendir, dedi. İçlerinden pek azı müstesna hepsi ırmaktan içtiler. Talût ve iman edenler beraberce ırmağı geçince: Bugün bizim Câlût'a ve askerlerine karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler. Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler. Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında: Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler. Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü. Allah ona (Davud'a) hükümdarlık ve hikmet verdi, dilediği ilimlerden ona öğretti. Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.”

Bu yazımızda Kur’an-ı Kerim’in Talût kıssası içerisindeki Câlût şahsiyeti ile ilgili bölümü yani Câlût ögesinin sahih mufassallaştırma metodolojisi ve tarihselliği üzerinde duracağız.

Talût kıssasının Câlût ögesinin ilk muhatap toplum algısı:

Müşahade edileceği üzere Kur’an’daki Talût kıssasında ‘Câlût’ şahsiyeti ve onunla ilgili gelişen olaylar hakkında oldukça mücmel/kısa bir bilgi verilmektedir. Bu mücmel bilgiye göre Câlût:

a- İsrailoğulları kralı Talût’a karşı savaşan bir askerdir.

b- Câlût, bir ordunun başındadır. Yani o bir komutandır.

c- Câlût bir kâfirdir.

d- Câlût, İsrailoğullarından olan Davud tarafından öldürülmüştür.

Kur’an-ı Kerim’in, Bakara suresinin üç ayetinde serdedilen Câlût ögesine dair anlatımlar, çok kısa/mücmel dolayısıyla detayız ve tarihsel unsurlar barındırmaz. Bu realite karşısında Kur’an’ın Medine’deki muhatapları, Talût kıssasının Câlût ögesi ayetleri karşısında üç durumdadırlar:

1-Kur’an’ın ilk muhatapları, kendilerine Kur’an tarafından verilen bu mücmel öge karşısında daha önceden bu öge hakkında ‘sıfır bilgi’ sahibidirler, bir başka deyişle ‘hiç bilgi sahibi’ değildirler.

2-Muhataplar sadece Kur’an’daki ayetlerde anlatılanlar kadar mücmel bilgi sahibidirler. Câlût’a dair mezkûr üç ayeti duymuşlar ancak bu şahsiyet ve onunla ilgili olaylar hakkında, Arap toplumundaki Kur’an öncesi oluşmuş veya Kur’an’ın nüzulü esnasında var olan alt yapı bilgisinden haberdar değillerdir. Câlût ile ilgili ayetleri duyduktan sonra da Kur’an’daki ayetlerin anlattığından başka bilgi edinme ihtiyacı duymamışlardır.

3-ıssa muhataplarının bir kısmı, Ehl-i Kitap’tan yani Yahudi ve Hristiyanlardandırlar ya da Ehl-i Kitab’ın, Câlût kıssası hakkındaki bilgilerinden haberdar olan müşriklerdendirler.

Şimdi Kur’an’ın, Talût kıssası Câlût ögesinin nüzulü esnasında, bu kıssasının ilk muhataplarının sahip olduğunu varsaydığımız üç konumu ayrı ayrı inceleyelim.

Birinci konum olan yani “Kur’an’ın muhatapları kendilerine anlatılan bu kıssa karşısında daha önceden ‘sıfır bilgi’ sahibidirler, bir başka deyişle ‘hiçbir bilgi sahibi’ değildirler.” iddiası tamamen teoride kalmaktadır.

Çünkü Kur’an’ın nüzulü esnasında onun muhatabı Mekke ve Medine Arap toplumunun, Kur’an’ın bahsettiği kıssalardan haberdar olmaması mümkün değildir.  Özellikle Medine’de nazil olan Câlût kıssası hakkında, Ehli Kitab’ın, ellerindeki Tevrat kitabı dolayısıyla bilgilerinin olmaması hiç de mümkün olamaz. Diğerlerinin de (Müşrikler) en azından bu konuda bilgi sahibi olan Ehl-i Kitap ile sosyal ve kültürel iletişim vesilesi ile bilgi sahibi olmaları mümkün ve makul addedilmelidir.

İzzet Derveze; Arap toplumunun, kıssalar karşısındaki genel konumu hakkında; “Bunları (kıssaları) duymuşlardı, ya tarihi kalıntılarını gözlemlemişlerdi yahut başka topluluklardan iktibas etmişlerdi. Daha önce inen ve Kur’an’da anlatılanların benzerini, eksiğini, fazlasını veya farklısını içeren kitapları görmüşlerdi.”3 görüşünü dillendirmektedir.

Muhammed Halefullah ise bu gerçeği şu şekilde açıklar: “Tanınan ve meşhur olan şahsiyetler ile o çevrede yaygın olan olaylar Kur’an’da en fazla kullanılan kıssa öğeleridir ve bunun aksine bilinmeyen olaylar ile tanınmayan şahsiyetler fazla kullanılmamıştır. (…) Kur’an’ın metodu; kıssayı Arap coğrafyasından veya Arap mantalitesinden aldığı unsurlar üzerine bina etmekten ibarettir. Bunun amacı, kıssaların muhataplar üzerinde derin etkiler bırakmasını sağlamak, bilinen ve tanınan, olağan olay ve kişilerden, bilinmeyen ve yabancı fikir ve düşüncelere varmaktır.”4

Binaenaleyh Kur’an, Arap toplumunca bilinmeyen kıssalardan ya da olay ve şahıslardan örnekler vermez. Şayet bilinmeyen kıssalardan örnekler vermiş olsa hem bu kıssada geçen kişi ve olayları uzun uzadıya izah etmesi ve hem de Arap toplumunun hayrete düştüğü yepyeni kıssalar anlatması gerekirdi.

Kur’an-ı Kerim, nazil olduğu Arap toplumunca bilinen kıssalardan anlatmaktadır ki, bu kıssaların çoğu kendinden evvel nazil olan Tevrat ve İncil gibi kitaplarda da zaten mevcuttur. Bu yüzden Kur’an, örnek verdiği bu kıssaları, aynen tekrar etmeyerek mücmel/öz/kısa olarak bildirmektedir. Derveze bu gerçeğin altını şu şekilde çizmektedir: “….Daha önce inen ve Kur’an’da anlatılanların benzerini, eksiğini, fazlasını veya farklısını içeren kitapları görmüşlerdi….”

Bununla birlikte bu kitaplarda (Tevrat ve İncil) yer alamayan Ad, Semud gibi farklı kıssalar ise Arap cahiliyye toplumunun ya yaşadığı çevre coğrafyasında ya da onların ilişkide bulunduğu yakın coğrafyalarda gerçekleşmiş olay ve şahısları anlatmaktadır. Bu nedenle Kur’an; Mekke ve Medine Arap toplumunun ticari ve sosyal ilişkileri sayesinde bu kıssalardan da haberdar olduklarını bildirmektedir. “Siz onların yanlarından geçip gidiyorsunuz: sabahleyin ve geceleyin. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”5

Dolayısıyla Kur’an’ın anlattığı kıssalar hakkında nüzul esnası muhatap toplumda ‘sıfır bilgi’ ya da ‘hiç bilgisizlik’ konumu asla mevcut değildir. Buna günümüz gerçekleri ile şöyle bir misal verebiliriz. Kutuplarda yaşayan din dâhil her şeyden izole yaşayan bir adamı kutuplardan alıp getirir de ona Kur’an’daki Talût kıssasından ve onun Câlût ögesinden bahsederseniz belki bu kıssayı ilk defa duyan bu Kutup adamı için “hiç bilgisizlik” konumu makul bir örnek olabilir. Ancak, bir realite olarak Kur’an-ı Kerim, böyle “hiç bilgisiz” nitelikli bir topluma ve onun bireylerine nazil olmadığı gibi günümüz ve gelecek açısından verdiğimiz bu örnek olumsuz spesifik uç bir örnektir ve bu örnek, Kur’an’ın kıyamete kadar baki muhatap toplum ve bireylerin, kıssalar karşısındaki genel konumunu asla yansıtmaz.

Kur’an’ın ilk muhataplarının kıssalar bilhassa Talût kıssası hususundaki ikinci konumu yani “Sadece Kur’an’daki ayetler kadar bilgi sahibidirler. Kıssaya dair mezkûr üç ayetteki bilgileri duymuşlar ancak kıssanın mevcut Arap toplumundaki daha evvel oluşmuş veya var olan alt yapı bilgisinden haberdar değillerdir. Kıssa ile ilgili ayetleri duyduktan sonra da ayetlerin anlattığından başka bilgi ihtiyacı duymamışlardır.” iddiasını baz alarak; Kur’an’ın ilk muhataplarının, sadece Kur’an’ın bahsettiği ayetler çerçevesi kadar bilgisi vardır dersek, bu mümkün olmakla beraber ilk muhataplar sonrası genel toplum algısını kapsamaz.

Çünkü Kur’an’dan, onun anlattığı kıssalardan ve de özelikle Talût kıssası Câlût ögesini duyan birisi eğer daha önceden Arap toplumunda yer alan Talût ve Câlût ile ilgili malumattan haberdar değilse bile daha sonra bu kültürel malumattan mutlaka haberdar olmuştur. Yani dar anlamda düşündüğümüzde Kur’an’ın ilk muhataplarının sadece Kur’an ayetlerinden bilgisi olmuş olsa dahi hayat kitabı olan Kur’an’ın hayata yansıtılması ve tebliği esnasında olumlu ve olumsuz anlamdaki detaylı kültürel malumattan mutlaka haberdar olmaları gerekecektir. Çünkü ayetler, İsrailoğullarının hayatına dair bir kıssa anlatmaktadır. Kur’an muhataplarının Ehl-i Kitap ile olan ilişkilerinde (kıssanın Medeni dönemde indiği dikkate alınmalı) Kur’an’daki Talût kıssası ve onlardaki bu kıssa ile ilgili Tevrat bilgisi mutlaka kıyas edilecektir/edilmiştir.

Kur’an, bireysel değil toplumsal bir hitaptır. Onun muhatapları da karşıt dini görüşlü toplumlarla ve onları oluşturan bireylerle karşılaşarak, Kur’an kıssaları hakkında var olan geçmiş bilgilere ulaşmışlardır/ulaşacaklardır. Mesela Kur’an’ın şu ayetler bu anlattıklarımıza bir delildirler. “İsrailoğullarına sor ki kendilerine nice apaçık mucizeler verdik. Kim mucizeler kendisine geldikten sonra Allah'ın nimetini (ayetlerini) değiştirirse bilsin ki Allah'ın azabı şiddetlidir.”6 “(Resülüm!) Eğer sana indirdiğimizden (bu anlattığımız olaylardan) kuşkuda isen, senden önce Kitab'ı (Tevrat'ı) okuyanlara sor. Andolsun ki, Rabbinden sana hak gelmiştir. Sakın şüphecilerden olma!”7 Dolayısıyla nasıl ki, Hz. Muhammed (s.av)’e diğer Ehl-i Kitap’a soru sorarak konular hakkında detaylı bilgi edinilmesi emredilmişse ilk muhataplar hakkında da bu emir caridir.

Binaenaleyh Kur’an muhatabının sadece Kur’an kıssası ayetleri ile baş başa kalması gibi bir düşünce çok soyut ve sadece teoride mümkün olarak gözükmektedir.

Hal böyle bile olsa yani, Kur’an’ın muhatabı sadece Kur’an’ın Câlût ögesine dair ayetlerden haberi olmuş olsa dahi bununla Allah’ın vermek istediği mesajı yine de algılayacaktır. Bizim üzerinde durduğumuz husus hem Câlût ögesi ile Kur’an ayetleri harici Arap toplumu alt yapısı bilgisi olanlar hem daha sonra böyle bir bilgi ile karşılaşanların, Kur’an’ın Câlût ögesi ayetleri ile karşılaştıkları bilgileri nasıl örtüştürmeleri gerektiği problemidir.

Diyelim ki, Talût kıssası ve Câlût ögesi ayetleri tebliğ edilen, Yahudi ve Hristiyanlara bu ayetler okunduğunda, Ehl-i Kitap adı verilen bu insanlar, beyinlerindeki daha evvel öğrendikleri Tevrat’ın Talût ve Câlût kıssası bilgilerini tamamen silecek veya o bilgileri gözardı ederek mi Kur’an’ın ayetlerine itibar edecekler? Yoksa Kur’an’ın anlattığı kıssayı kendi belleklerindeki Tevrat bilgileri ile karşılaştırıp farklı tarafları üzerinde mütalaa yürütüp ona göre mi Kur’an’ın anlattıklarına itibar edeceklerdir? 

Bu duruma güncel bir örnek verelim. Kur’an ile yeni tanışan birisi onun içerisindeki Câlût ile ilgili mücmel ayetleri öğrendikten sonra İslam tefsir ve tarih kitaplarından da Câlût ile ilgili rivayet kültürüne dair mufassal çeşitli bilgiler edinebilmektedirler. Veya Kur’an’ın bu kıssa ayetlerinden önce Talûtve Calût ile ilgili İslam külliyatında yer alan rivayet kültürünü edinmiş birisi daha sonra Kur’an’ın mücmel Câlût ayetlerini öğrenebilir.

Dolayısıyla Talût kıssası ile alakalı yalnızca Kur’an ayetleri kadar bilgili olmak gibi bir durum teoride mümkün gibi gözükse de realitede gerçek bir olgu değildir.

Son konum olan “Kıssa muhatapları, Ehl-i Kitap’tan yani Yahudi ve Hristiyanlardandırlar ya da Ehl-i Kitab’ın bilgilerinden haberdar olan müşriklerdendirler.” görüşü ise Kur’an’ın ilk muhataplarının, homojen bir kitle olmadığını göstermektedir. Çünkü Kur’an, muhatap toplumdaki yanlış algıyı düzeltmeye gelmiştir ve bu yanlış algı içerisinde; şirke bulaşan inançlar ve buna tabi müşrikler olduğu gibi geçmiş kutsal kitaplar ve bu kitaplara inanan Ehl-i Kitap müntesipleri (Yahudi ve Hristiyanlar) de bulunmaktadır.

Dolayısıyla Kur’an, tüm bu kitleye hitabeden ve onların inançlarındaki yanlışlarından ya da yanlış bildiklerinden bahseden bir kitap olması hasebiyle Ehl-i Kitab taraftarlarına da hitap etmektedir. O halde Kur’an kıssaları Ehl-i kitap taraftarlarının geçmiş kitaplardan (Tevrat ve İncil) edindikleri yanlış bilgileri de düzeltmektedir.

“Ve "Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler.”8 “Yoksa siz, İbrahim, İsmail, İshak, Yakup ve esbâtın Yahudi yahut Hristiyan olduklarını mı söylüyorsunuz? De ki: Siz mi daha iyi bilirsiniz, yoksa Allah mı? Allah tarafından kendisine (bildirilmiş) bir şahitliği gizleyenden daha zalim kim olabilir? Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.”9 ayetlerinde bahse konu olduğu gibi Kur’an; hem Yahudi ve Hristiyanların yanlış inançlarını hem de onların kitaplarında yer alan muharref iddiaları tashih etmektedir.

Yani Kur’an ve onun kıssaları yepyeni değildir ve “sıfır bilgi” sahibi bir kitleye hitap etmemektedir. Kur’an, bilgisi olan ancak yanlış bilgi sahibi olan kitlenin hem bu inançlarının kaynakları olan kitaplarındaki yanlışlara temas ederek düzeltmekte ve hem de yanlış inançları üzerinde kıssalar yoluyla onları düşündürerek doğrular üzerinde onları ikna etmeye çalışmaktadır.

Kur’an-ı Kerim, geçmiş kitaplardaki tevhidi açıdan yanlışları tashih etmeye çalışırken onlardaki, Kur’an’ın anlattıklarına muhalif olmayan malumatı tümüyle reddetmemektedir. Yani Kur’an, muhatap toplumca bilinenlerden sadece yanlış olanları reddetmekte veya tashih etmekte, doğru olanları da tasdik etmektedir. “Elinizdekini (Tevrat) tasdik edici olarak indirdiğime (Kur'an'a) iman edin. Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın! Ayetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden (benim azabımdan) korkun.”10 “Daha önce kâfirlere karşı zafer isterlerken kendilerine Allah katından ellerindeki (Tevrat'ı) doğrulayan bir kitap gelip de (Tevrat'tan) bilip öğrendikleri gerçekler karşılarına dikilince onu inkâr ettiler. İşte Allah'ın lâneti böyle inkârcılaradır.”11 “De ki: Cebrail'e kim düşman ise şunu iyi bilsin ki Allah'ın izniyle Kur'an'ı senin kalbine bir hidayet rehberi, önce gelen kitapları doğrulayıcı ve müminler için de müjdeci olarak o indirmiştir.”12 “  “(Resûlüm!) De ki: Eğer doğru sözlüler iseniz, Allah katından bu ikisinden (Kur’an ve Tevrat) daha doğru bir kitap getirin de ben ona uyayım!”13

Talût kıssası Câlût ögesinin Tevrat verilerine karşı Kur’an’ın tashih ve tasdiki olgusu:

İşte tam bu aşamada Talût kıssasında Câlût ögesine dönelim. Kur’an’ın, anlattığı Câlût ögesi ile yaptığı işlev nedir? Kur’an hiç bilinmeyen bir Câlût şahsiyetinden ve onunla alakalı olaylardan mı bahsetmektedir yoksa bilinen bir şahıs (Câlût) ve onunla alakalı olaylardan hareketle anlattığı kıssa ile muhatap topluma mesaj veya mesajlar mı iletmektedir?

Cevap, yukarıda durduğumuz görüşler istikametinde ifade edersek, “Kur’an, nazil olduğu toplumda bilinen bir kıssadan hareketle bilinen bir şahıs ve olaylar üzerinden mesajlar vermektedir” olacaktır.

O halde; Kur’an inmezden veya nazil olduğu esnada muhatap Arap toplumunca bilinen bu şahıs ve olaya ait kıssanın veya bilgilerin kaynağı nedir?  Cevap, tereddütsüz Tevrat’tır…

Buna nazaran “Kur’an, Talût kıssasının Câlût ögesini neden mücmel/öz/kısa olarak bildirmektedir”  sorusunun cevabı da ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kur’an’ın anlattığı Câlût ögesinin mufassal açılımı Tevrat’ta vardır. Bu yüzden Kur’an, sadece konunun düzeltilmesi gereken kısmı veya muhatabın hidayete yönelik hususlarda hemen algılayacağı kadarını mücmel olarak ancak, Tevrat ve İncil’den farklı bir yapıda; belagat, fesahat ve icazat yüklü bir metin olarak kıssa etmektedir. Kur’an, tarihsellik gereken mufassal kısımları ise Tevrat metinlerine bırakmaktadır. 

O halde Kur’an’daki Câlût şahsiyeti ve ona dair olaylarla ilgili mufassal bilgiler için Tevrat’a başvurmamız en uygun metodoloji olacaktır. Şimdi bunun neden uygun bir metodoloji olduğunu da delillendirelim.

Talût kıssasının anlatılmaya başlandığı Bakara suresinin 249. ayeti şöyledir:  “Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi? Kendilerine gönderilmiş bir peygambere: "Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi…..”

Şimdi düşünelim!... Peygambere Cenabı Hakk tarafından yapılan; “Musa'dan sonra, Benî İsrail'den ileri gelen kimseleri görmedin mi?...” sorusunun algısı nasıl olmalıdır?  Kur’an’ın bahsettiği “Musa’dan sonraki ileri gelenler….” Hz. Muhammed dönemi İsrailoğulları mıdır yoksa Tevrat’ın, Talût kıssasında anlatılan Samuel peygamber dönemi İsrailoğulları ileri gelenleri midir? 

Bu sorunun cevabı Tevrat’tadır!.. Tevrat, Kur’an’ın bahsettiği olguyu şöyle anlatmaktadır: “Bu yüzden İsrail'in bütün ileri gelenleri toplanıp Rama'ya, (peygamber) Samuel'in yanına vardılar. Ona, (…) dediler (…) Şimdi, öbür uluslarda olduğu gibi, bizi yönetecek bir kral ata." ”14

Yani Cenabı Hakk, Kur’an’ın, Bakara suresindeki Talût kıssası başlangıcındaki ayetle; Tevrat’taki Talût kıssası anlatımını bilen Medine Yahudilerini uyarıp bu olayı örnek vererek; aynı zamanda Hz. Muhammed(s.a.v)’e ve diğer muhataplara seslenmektedir.

Dolayısıyla Kur’an, Talût kıssasındaki Calût ögesi ve mesajlarını, daha önce Yahudi ve Hristiyanlarca bilinen bir kıssa, şahıs ve olaylar üzerinden vermektedir.

Bir başka ifadeyle Kur’an; Yahudiler ve Hristiyanların bildiği kıssa malumatı üzerinden o malumat içerisindeki muharref hale gelen tevhidi ve hidayet özellikli hususları tashih ederek bir anlamda bu kıssadaki mesajları “güncelleyerek” dikkat çekmek istemektedir.

Kur’an, bu tashih işlemini yaparken Tevrat’taki her malumatı tashih veya reddetmemektedir. Tıpkı İsrailoğulları ileri gelenlerinin, peygamberleri Samuel’den kral tayin etmesi istekleri bahsinde olduğu gibi. Kur’an, Tevrat’taki bu isteği ve olayı tasdik etmektedir.

Peki, Kur’an, Tevrat’taki hangi malumatı tasdik değil, tashih etmektedir?  İsrailoğulları ileri gelenlerinin Samuel peygambere varıp “…"Bak, sen yaşlandın" dediler…”15 ifadesinin “…"Bak, sen yaşlandın" gerekçesi ile kral istedikleri bilgisini tashih etmektedir.

Çünkü peygamberler yaşlanarak vazifelerinden azade kalamazlar. Aslında Samuel peygamberin yaşlılığı kral istenmesine sebep değildir.  Asıl sebep İsrailoğullarının savaşma konusundaki isteksizlikleridir.

Dolayısıyla Tevrat’taki, İsrailoğulları ileri gelenlerinin, peygamberleri Samuel’den kendilerini yönetecek bir kral istemelerinin gerekçesi olarak verilen; “…"Bak, sen yaşlandın" şeklindeki yanlış malumatı; Kur’an-ı Kerim, “…(…) Benî İsrail'den ileri gelen kimseler (…) peygambere: "Bize bir hükümdar gönder ki (onun komutasında) Allah yolunda savaşalım" demişlerdi. "Ya size savaş yazılır da savaşmazsanız?" dedi. "Yurtlarımızdan çıkarılmış, çocuklarımızdan uzaklaştırılmış olduğumuz halde Allah yolunda neden savaşmayalım?" dediler. Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar. Allah zalimleri iyi bilir.” ayetindeki açıklama ile tashih eder.

İsrailoğullarının, Tevrat’taki kendilerine kral tayini gerekçesi için dillendirdikleri “…"Bak, sen yaşlandın" şeklindeki gerekçelerinin doğru olmadığı; Kur’an’ın “…Kendilerine savaş yazılınca, içlerinden pek azı hariç, geri dönüp kaçtılar…” açıklaması ile ayrıca ortaya konmuştur. 

Kur’an, Tevrat’taki bu muharref ifadeyi tashih ederken aynı zamanda Hz. Muhammed(s.a.v)’e tabi olanlara bu kıssa yoluyla mesaj vermektedir. Siz de geçmiş İsrailoğulları gibi yapmayın!..

Câlût ögesinin sahih mufassallaştırma metodolojisi nasıl olmalıdır:

Kur’an-ı Kerim’in, Bakara suresinde yer alan Talût kıssası içerisindeki Câlût ögesinin mücmelliğini aşmak için mutlaka Tevrat’taki Talût kıssası anlatımlarını dikkate almalıyız. Doğru mufassallaştırma bu yönde olacaktır.

Daha önce Kur’an’daki Câlût ögesi için şu tespitlerde bulunmuştuk. İsrailoğulları kralı Talût’a karşı savaşan bir askerdir. Calût, bir ordunun başındadır. Yani o bir komutandır. Câlût bir kâfirdir. Câlût, İsrailoğullarından olan Davud tarafından öldürülmüştür.

Bütün bu tespitler mücmellik arzettiği için detay malumatı Tevrat kıssası üzerinden aldığımızda şu mufasssal tarihsel malumata ulaşacağız. Kur’an’daki Talût ve Câlût komutanlığındaki savaşın coğrafik mevki Tevrat’ta şöyle bildirilmektedir: “Savaşmak üzere ordularını bir araya getiren Filistliler, Yahuda'nın Soko Kenti'nde toplandılar. Soko ile Azeka Kenti arasındaki Efes-Dammim'de ordugâh kurdular. Saul ile İsrailliler de toplandılar. Ela Vadisi'nde ordugâh kurup Filistliler'e karşı savaş düzeni aldılar. Filistliler tepenin bir yanında, İsrailliler de karşı tepede yerlerini aldı. Aralarında vadi vardı.”16

Tevrat’taki bu ifade içerisindeki; “….Soko ile Azeka Kenti arasındaki Efes-Dammim…” Ve “…Ela Vadisi…”  İsim veya tanımlamaları; Kur’an’ın, Talût kıssasında yerini belirtmediği “Câlût ve askerleriyle savaşa tutuştuklarında (…) Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. Davud da Câlût'u öldürdü…“17 şeklinde mücmel olarak ifade ettiği, Talût ile Câlût arasındaki savaşın gerçekleştiği coğrafyaya ait mufassal anlamdaki tarihsel bilgileridir.

Tevrat’ta; Talût ve Câlût ordusu savaşı mevkisi hakkında verilen bu tarihsel nitelikli coğrafik ögeler, Kur’an’ın mücmel nitelikli anlatımları ile örtüştürülerek mufassallaştırılması halinde; Kur’an’ın mesajları açısından bir sakınca hâsıl olmayacaktır. Aksine her iki kitabın verilerini bir araya getirmek suretiyle aslında tek olan vahyi çizginin; kıssaları tevhidi açıdan nasıl hidayet unsuru olarak kullandığını en iyi tarzda müşahede etmiş olacağız.

Geçmişte nazil olmuş olan Tevrat kitabındaki tarihsel nitelikli Talût kıssası da Kur’an’daki Talût kıssası gibi aynı yöndeki mesajlar, öğüt ve ibretler gayesiyle örnek verilmiştir Ancak süreç içinde Tevrat’taki bu anlatımların bir kısmı muharref hale gelerek, kıssanın anlatılış amacını gerçekleştirmesini engellemiştir. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim, Tevrat kıssasındaki sapmaları tashih ederek Talût kıssasını asli rayına oturtturarak geçmişteki gayesine uygun hale getirmiştir. Her iki kitaptaki (Kur’an’daki mücmel, Tevrat’taki ayıklanmış mufassal) malumat, Kur’an perspektifinde örtüştürüldüğünde ortaya çıkan realite budur. “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Kur'an) uydurulabilecek bir söz değildir. Fakat o, kendinden öncekileri tasdik eden, her şeyi açıklayan (bir kitaptır); iman eden toplum için bir rahmet ve bir hidayettir.”18

Kur’an’ın, Talût kıssasında Talût ordusundaki müminlerin ağzından; “…Ey Rabbimiz! üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler…” şeklinde mücmel olarak “…Kâfir kavme…” ifadesindeki inkârcı/Kâfir Calût ordusunun ismi ve etnik kimliği üzerinde detaylı bilgi vermez. Bunun başlıca nedeni bu tarihsel olgunun zaten Tevrat’ta arz edilmesi sebebiyledir.

Tevrat, İsrailoğulları ile savaşan kafir kavmin tarihsel kimliğine dair şunları kaydeder: “Savaşmak üzere ordularını bir araya getiren Filistliler….”19 Dolayısıyla Tevrat, Talût ordusu ile savaşan kavmin ismini Filistinliler olarak vermektedir.

Filistinliler; yine Tevrat’taki diğer tarihsel nitelikli bilgilere göre Arz-ı Mev’ud coğrafyası üzerinde, Akdeniz kıyısında yaşayan ve kökleri Hz. Nuh’un oğlu Ham20’a kadar uzanan bir silsileye dayandırılan kadim bir kavimdir.

Binaenaleyh Kur’an, anlattığı Talût kıssasındaki Câlût ile ilgili olaylara dair kısa/mücmel anlatımda bulunmasının sebebi tamamen Tevrat’taki tarihsel mufassal bilgiler yüzündendir.

“Kur’an-ı Kerim’de Câlût21 olarak adlandırılan bu kişinin ismi Ahd-i Atik’te (Tevrat) Golyat şeklinde geçmektedir.”22 “Filist ordugâhından Gatlı Golyat(Câlût)  adında usta bir dövüşçü ortaya çıktı.”23

Kur’an ile Tevrat arasındaki aynı kişinin ismine ait Golyat ve Câlût şeklindeki farklılık; Tevrat’ta İbranice olan Golyat isminin, Araplar tarafından kullanımı esnasında süreç içerisinde Arapçalaşması24 neticesi Câlût25 olarak ortaya çıkmış olmasındandır.  “Şayet Araplar, Kur’an’dan dinledikleri kıssaların daha önce ana hatlarıyla veya ayrıntılı olarak bildikleri şeylerle çeliştiğini, onlardan farklı olduğunu veya daha önce hiç duymadıkları şeyler olduğunu görselerdi, Ehl-i Kitap, özellikle Yahudiler, duydukları bu kıssaların, kendi ellerindeki kitaplarla, onların tefsirleriyle, şerhleriyle veya kendi aralarında dilden dile aktardıkları haberlerle çeliştiklerini, onlardan farklı olduklarını, o güne kadar aralarında yaygın olarak anlatılan peygamberler kıssalarıyla bağdaşmadıklarını görselerdi, hiç kuşkusuz tartışırlar, peygamberimize ve Kur’an’a eleştiriler yöneltirlerdi. İğneleyici ifadelerle bu çelişkileri her yerde anlatırlardı. Hiç kuşkusuz, Kur’an da onların inkârları ve yalanlamaları bağlamında, bu tür davranışlarını konu edinirdi.”26

Dolayısıyla bu farklı isimler olgusu aynı zamanda Talût kıssası ve onun içindeki Câlût şahsiyetinin, Kur’an inmezden önce Mekke-Medine Araplarınca bilindiğini, bu yüzden İbranice olan Golyat isminin süreç içerisindeki Arapça telaffuzunun Câlût’a dönüştüğünü algılamamız gerekmektedir.27

Kur’an-ı Kerim’deki kıssada Davud ve Câlût arasındaki bireysel mücadeleye (cenk) çok kısa/mücmel olarak değinilirken, Tevrat kıssası bu mücadeleyi mufassal olarak anlatmaktadır. Hemen her türlü tarihsel detayın yer aldığı anlatım şöyledir: “Filist (Filistin)  ordugâhından Gatlı Golyat (Câlût) adında usta bir dövüşçü ortaya çıktı. Boyu altı arşın bir karıştı. Başına tunç miğfer takmış, pullu bir zırh kuşanmıştı. Tunç zırhın ağırlığı beş bin şekeldi. Baldırları zırhlarla korunmuştu. Omuzları arasında tunç bir pala asılıydı. Mızrağının sapı dokumacı tezgâhının sırığı gibiydi. Mızrağın demir başının ağırlığı altı yüz şekeldi. Golyat'ın önü sıra kocaman kalkanını taşıyan bir adam yürüyordu. Golyat durup İsrail ordusuna, "Neden savaş düzeni aldınız?" diye haykırdı, "Ben Filistli'yim, sizse Saul'un (Talût) kölelerisiniz. Aranızdan karşıma çıkacak birini seçin. Dövüşte beni yenip öldürebilirse, biz sizin köleniz oluruz. Ama ben üstün gelip onu yok edebilirsem, siz bizim kölemiz olur, bize kulluk edersiniz." Filistli Golyat konuşmasını şöyle sürdürdü: "Bugün İsrail ordusuna meydan okuyorum! Benimle dövüşecek birini çıkarın karşıma!" (…) Ertesi sabah Davut erkenden kalktı. Sürüyü bir çobana bıraktı. Yişay'ın buyurduğu gibi erzağı alıp yola koyuldu. Ordugâha vardığı sırada askerler savaş naraları atarak savaş düzenine giriyorlardı. İsrailliler'le Filistliler karşı karşıya savaş düzeni almışlardı. Davut getirdiklerini levazım görevlisine bırakıp cepheye koştu; kardeşlerinin yanına varıp onları selamladı. Davut onlarla konuşurken, Gatlı Filistli, Golyat adındaki dövüşçü Filist cephesinden ileri çıkarak daha önce yaptığı gibi meydan okudu. Davut bunu duydu.  (…) Davut, yanındakilere, "Bu Filistli'yi öldürüp İsrail'den bu utancı kaldıracak kişiye ne verilecek?" diye sordu, "Bu sünnetsiz Filistli kim oluyor da yaşayan Tanrı'nın ordusuna meydan okuyor?" (…) Davut'un söylediklerini duyanlar Saul'a ilettiler. Saul onu çağırttı. Davut, Saul'a, "Bu Filistli yüzünden kimse yılmasın! Ben kulun gidip onunla dövüşeceğim!" dedi. Saul, "Sen bu Filistli'yle dövüşemezsin" dedi, "Çünkü daha gençsin, o ise gençliğinden beri savaşçıdır." Ama Davut, "Kulun babasının sürüsünü güder" diye karşılık verdi, "Bir aslan ya da ayı gelip sürüden bir kuzu kaçırınca, peşinden gidip ona saldırır, kuzuyu ağzından kurtarırım. Eğer aslan ya da ayı üzerime gelirse, boğazından tuttuğum gibi vurur öldürürüm. Kulun aslan da, ayı da öldürmüştür. Bu sünnetsiz Filistli de onlar gibi olacak. Çünkü yaşayan Tanrı'nın ordusuna meydan okudu. Beni aslanın, ayının pençesinden kurtaran Rab, bu Filistli'nin elinden de kurtaracaktır." Saul, "Öyleyse git, Rab seninle birlikte olsun" dedi.  (…)  Sonra kendi giysilerini Davut'a verdi; başına tunç miğfer taktı, ona bir zırh giydirdi. Davut giysilerinin üzerine kılıcını kuşanıp yürümeye çalıştı. Çünkü bu giysilere alışık değildi. Saul'a, "Bunlarla yürüyemiyorum" dedi, "Çünkü alışık değilim." Sonra giysileri üzerinden çıkardı. Değneğini alıp dereden beş çakıl taşı seçti. Bunları çobandağarcığının cebine koyduktan sonra sapanını alıp Filistli Golyat'a doğru ilerledi. Filistli de, önünde kalkan taşıyıcısı, Davut'a doğru ilerliyordu. Davut'u tepeden tırnağa süzdü. Kızıl saçlı, yakışıklı bir genç olduğu için onu küçümsedi. "Ben köpek miyim ki, üzerime değnekle geliyorsun?" diyerek kendi ilahlarının adıyla Davut'u lanetledi. "Bana gelsene! Bedenini gökteki kuşlara ve kırdaki hayvanlara yem edeceğim!" dedi. Davut, "Sen kılıçla, mızrakla, palayla üzerime geliyorsun" diye karşılık verdi, "Bense meydan okuduğun İsrail ordusunun Tanrısı, Her Şeye Egemen Rab'bin adıyla senin üzerine geliyorum. Bugün Rab seni elime teslim edecek. Seni vurup başını gövdenden ayıracağım. Bugün Filistli askerlerin leşlerini gökteki kuşlarla yerdeki hayvanlara yem edeceğim. Böylece bütün dünya İsrail'de Tanrı'nın var olduğunu anlayacak. Bütün bu topluluk Rab'bin kılıçla, mızrakla kurtarmadığını anlayacak. Çünkü savaş zaten Rab'bindir! O sizi elimize teslim edecek." Golyat saldırmak amacıyla Davut'a doğru ilerledi. Davut da onunla dövüşmek üzere hemen Filist cephesine doğru koştu. Elini dağarcığına sokup bir taş çıkardı, sapanla fırlattı. Taş Filistli'nin alnına çarpıp saplandı. Filistli yüzükoyun yere düştü. Böylece Davut Filistli Golyat'ı sapan ve taşla yendi. Elinde kılıç olmaksızın onu yere serdi. Sonra koşup üzerine çıktı. Golyat'ın kılıcını28 tutup kınından çektiği gibi onu öldürdü ve başını kesti. Kahraman Golyat'ın öldüğünü gören Filistliler kaçtılar. İsrailliler'le Yahudalılar kalkıp Gat'ın girişine ve Ekron kapılarına kadar nara atarak onları kovaladılar. Filistliler'in ölüleri Gat'a, Ekron'a kadar Şaarayim yolunda yerlere serildi. Filistliler'i kovaladıktan sonra geri dönen İsrailliler Filist ordugâhını yağmaladılar.”29

Tevrat’ta oldukça mufassal olarak anlatılan Hz. Davud ile Câlût arasındaki bu cenkin içerisinde yer alan “"Bu sünnetsiz30 Filistli kim oluyor da yaşayan (Hayy) Tanrı'nın ordusuna meydan okuyor?"31 “Beni aslanın, ayının pençesinden kurtaran Rab, bu Filistli'nin elinden de kurtaracaktır." Saul (Talût), "Öyleyse git, Rab seninle birlikte olsun" dedi. Davut, "Sen kılıçla, mızrakla, palayla üzerime geliyorsun" diye karşılık verdi, "Bense meydan okuduğun İsrail ordusunun Tanrısı, Her Şeye Egemen Rab'bin adıyla32 senin üzerine geliyorum. Bugün Rab seni elime teslim edecek. Seni vurup başını gövdenden ayıracağım. Bugün Filistli askerlerin leşlerini gökteki kuşlarla yerdeki hayvanlara yem edeceğim. Böylece bütün dünya İsrail'de Tanrı'nın var olduğunu anlayacak. Bütün bu topluluk Rab'bin kılıçla, mızrakla kurtarmadığını anlayacak. Çünkü savaş zaten Rab'bindir! O sizi elimize teslim edecek."”33 şeklindeki tevhidi ifadeler; aslında Kur’an’ın, Talût kıssasında mücmel olarak fesahat ve belagatla ifade ettiği “Allah'ın huzuruna varacaklarına inananlar: Nice az sayıda bir birlik Allah'ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir, dediler. (…) Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et, dediler. (…)  Sonunda Allah'ın izniyle onları yendiler. (…) Eğer Allah'ın insanlardan bir kısmının kötülüğünü diğerleriyle savması olmasaydı elbette yeryüzü altüst olurdu. Lâkin Allah bütün insanlığa karşı lütuf ve kerem sahibidir.” şeklindeki icazî olarak anlatılan tevhidi gerçeğin bir yansımasıdır. Bu olgu aynı zamanda Kur’an’ın, Tevrat’ı tasdik ettiği yönünü izhar etmektedir.

Tevrat’ın, Davud ve Câlût arasındaki cenki anlatan bu sahnesi, tevhidi bakış açısıyla, Allah’ın izni ile ona tabi bir Müslüman’ın, bir diğer kâfire galebe gelmesi olarak anlaşılması veya değerlendirilmesi gerekirken; süreç içerisinde bu olgu tamamen ırkçı-etnik bir bakış açısıyla İsrailoğullarının diğer kavim veya insanlara üstünlüğünün anlatımı olarak algılanılmaya başlamıştır. İşte Tevrat kıssasının tevhidi ve hidayet edici mesajlarının sapması böyle oluşmuştur. Kur’an, anlattığı Talût-Câlût-Davud kıssasıyla İsrailoğullarının bu yanlış algısını tashih ederek kıssasın mesajlarını tevhidi rayına oturtturmaktadır. Kıssanın Tevrat’tan sonra Kur’an’da yeniden anlatılış gayelerinden biri de bu yüzdendir.

Tevrat’taki cenk sahnesinde Câlût hakkındaki; “"(Golyat) Ben köpek miyim ki, üzerime değnekle geliyorsun?"34 diyerek kendi ilahlarının adıyla Davut'u lanetledi.” ifadesi içerisindeki “…kendi ilahlarının adıyla Davut'u lanetledi….” ifadesi, Câlût’un bir putperest olduğunu dramatize eden onun küfür yapısına dair ayrıntı nitelikli bir tasvirdir.

Tevrat’ta yer alan Talût kıssası Câlût ögesi ile alakalı tüm tarihsel nitelikli anlatımlar Kur’an’daki Câlût ögesine dair mücmelliğin, mufasssal açılımlarıdır. Kur’an, kendinden önce nazil olan aynı vahyi çizginin kitabı Tevrat’ın bu mufassal ve tarihsel olgularını reddetmez. Onun (Kur’an’ın) reddettiği veya tashih ettiği hususlar kıssalardaki tevhidi veya hidayete yönelik sapmalardır. Bundan ötürü Kur’an, Tevrat’taki bu sapmaların olduğu hususlarda tashihat yaparak insanların geçmiş kutsal kitaplara yaptıkları müdahaleleri ve onun yanlış tefsir ve tevil edilmelerinden doğan yanlışları gündeme getirerek, bu yüzden Kur’an’ın nazil olduğunu ve bu sebeple Hz. Muhammed(s.a.v)’in resul olarak tayin edildiğini izah ederek; yeni gelen ama geçmiş vahyi çizginin aynısı ve yeni versiyonu olan vahye ittiba etmelerini istemektedir. 

İslam kaynaklarındaki yanlış mufassallaştırma:

“Câlût'a kargı fırlatmak üzere âletin iğine yerleştirdi. Onları teker teker yerleştirirken atalarından birinin adını anarak: "(birincisini) babam İbrâhim (a.s.) namına; ikincisini babam İshak (a.s.) namına; üçüncüsünü atam İsrail (Yakub) (a.s.) namına atacağım" diyordu. Davud bundan sonra aleti işletmeye başladı. Konulmuş taşlar, tek bir parça haline gelerek, Câlût'un üzerine fırlatıldı. Taş onun iki gözü arasına saplanarak ve kafasını delerek öldürdü. Yalnız Câlût'u öldürmekle kalmayıp, Onun askerleri arasında dolaşarak isabet ettiği her askeri öldürmekte de devam etti. Bunun üzerine Câlût'un ordusu bozguna uğrayarak ric'at etti. Davud'un Câlût'u öldürmesi üzerine Talût vadini yerine getirerek kızını ona verdi.”35

Kur’an-ı Kerim’deki, Câlût ile Hz. Davud arasındaki cenkin, İslam tefsir ve tarih kitaplarındaki mufassallaştırmasından bir örnek sunduğumuz bu metindeki Kur’an’a aykırılıklar üzerinde duralım.  “…Onları teker teker yerleştirirken atalarından birinin adını anarak: "(birincisini) babam İbrâhim (a.s.) namına; ikincisini babam İshak (a.s.) namına; üçüncüsünü atam İsrail (Yakub) (a.s.) namına atacağım" diyordu…” ifadesi aslında Kur’an’da yer almayan, Hz. Davud’un ne gibi bir araçla Câlût’u öldürdüğü anlatımının mufassallaştırılmış halidir.

Kur’an, Hz. Davud’un, kafir Câlût’u öldürme sahnesini şöyle verir: “Davud da Câlût'u öldürdü.”  Şimdi bu mücmel anlatım üzerine düşünelim ve soralım. Kur’an, Davud (a.s)’un Câlût’u ne ile ve nasıl öldürdüğünü anlatmazken; “Et-Taberî, tefsir - tarih,  el-Bidâye, M. Tenzil, Z. Mesir, el-Keşşaf, et-Tabressî, et-Tibyan, el-Kâmil, îbni Kesîr, B. Zühûr.“36 gibi İslam kaynakları sahipleri âlimler, bunu nereden aktarmaktadırlar?  

Kur’an, anlattığı kıssalar ile resulünün konumunu şu şekilde izah etmektedir:  “(Resûlüm!) İşte bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Bundan önce onları ne sen biliyordun ne de kavmin.”37 “İşte bu (Yusuf kıssası) gayb haberlerindendir. Onu sana vahyediyoruz. Onlar hile yaparak işlerine karar verdikleri zaman sen onların yanında değildin (ki bunları bilesin).”38 “(Musa'ya) seslendiğimiz zaman da, sen Tûr'un yanında değildin. Bilakis, senden önce kendilerine uyarıcı (peygamber) gelmeyen bir kavmi uyarman için Rabbinden bir rahmet olarak (orada geçenleri sana bildirdik); ola ki düşünüp öğüt alırlar.”39

Cenabı Hakk, anlattığı Kur’an’da vazettiği kıssalardaki bilgiler haricinde resulünün bile bilgi sahibi olamayacağına dikkat çekmektedir. Hal böyle iken Kur’an’ın anlatmadığı bir hususta İslam âlimlerine ait mufasssal anlatımlar hakkında “bu gaybi bilgilere nasıl ulaştınız” diye sormamız gerekmekte değil midir?

İslam âlimlerinin eserlerinde yer alan özellikle konumuz olması itibariyle Câlût hakkındaki bu mufassal anlatımların bir kısım kaynağı Tevrat’tır. Çünkü Hz. Davud’un, Câlût ile cenkine dair tarihsel malumat Tevrat’taki kıssada yer almaktadır. Anlaşılıyor ki, İslam âlimleri Kur’an’ın mücmel kıssa anlatımını mufasssallaştırmak için Tevrat’taki detay malumata müracaat etmişler ki, bu yüzden İslam âlimleri; Hz. Davud’un elindeki sapan ve taş ile Câlût’u hem de bu saldırıya tek açık tek yeri olduğunu belirttiği yüzünün alın kısmından40 vurarak öldürdüğünü aktarmaktadırlar.

Buraya kadar İslam alimlerinin iktibas ettikleri kaynaklarını anladık ancak “…Onları teker teker yerleştirirken atalarından birinin adını anarak: "(birincisini) babam İbrâhim (a.s.) namına; ikincisini babam İshak (a.s.) namına; üçüncüsünü atam İsrail (Yakub) (a.s.) namına atacağım" diyordu…” şeklindeki tarihsel ve mufasssal aktarımının kaynağını tespit edebilmemiz veya söyleyebilmemiz mümkün değildir.

Bu tür mufassallaştırmaların, Kur’an’ın yukarıda ayetlerini verdiğimiz kıssalar ile ilgili gaybi bilgilere değinen ayetlerine aykırı bilgiler olduğunun altını çizmemiz gerekmektedir41. Bu mufasssalaştırma Kur’an perspektifine aykırı ve tamamen indî/keyfi bir uygulama olarak müşahede edilmektedir. Tabii ki, bu olgu yanlış bir mufassalaştırma uygulamasıdır.

Bir kısa örnek daha vererek konuyu bitirelim. “İsrailoğulları Câlût ve askerlerine karşı savaşmak üzere Talût'la birlikte hareket ettiler. Bunların sayılan 80 bindi42.(...) Askerler, Câlût'tan korktukları için bu ırmaktan içtiler. Ancak su içmeyen 4 bin asker onunla (Tâlût'la) ırmağı geçti. 76 bini geri döndü.” 43

İslam âlimleri, Kur’an’da hiç belirtilmeyen, Tevrat’da da yer almayan İsrailoğulları ordusunun asker sayısını, “…80 bindi…”, bunlardan su içmeyenlerin sayısını44 “…4 bin asker…”, su içenlerin sayısını ise “…76 bini…” olarak nereden, nasıl öğrenip aktarmaktadırlar? Bu tür bir mufassallaştırmalar veya mufassallaştırmada usulsüz yaklaşımlar; dayanağı çürüktür ve nihayetinde İslam âlimlerinin onun ondan rivayetlerine başka rivayetler eklemeleriyle kıssayı efsane yumağı haline dönüştürmektedir.

 

Dipnotlar:

1- “….kâlû lâ tâkate lenâl yevme bi câlûte ve cunûdih / … Bugün bizim Câlût'a ve ordusuna karşı koyacak hiç gücümüz yoktur, dediler….”  (Bakara,2/249)  “….Ve lemmâ berazû li câlûte ve cunûdihî…./ Câlût ve ordusuyla savaş için karşılaştıklarında….” (Bakara,2/250) 

2- “…..ve katele dâvudu câlûte…./…. Ve Davud, Câlût’u öldürdü….” (Bakara,2/251)

3- İzzet Derveze, Kur’an’ı anlamada usul, s.135,

4- Muhammed Ahmed Halefullah, Kur’an’da Anlatım Sanatı, s.265-266

5- Saffat,37/137-138.

6- Bakara,2/211.

7- Yunus,10/94.

8- Nisa,4/157.

9- Bakara,2/140.

10- Bakara,2/41.

11- Bakara,2/89.

12- Bakara,2/97.

13- Kasasa,28/49.

14- Tevrat/1.Samuel,8/4-5.

15- Tevrat/1.Samuel,8/5.

16- Tevrat/1.Samuel,17/1-2.

17- Bakara,2/250-251.

18- Yusuf,12/111.

19- Tevrat/1.Samuel,17/1.

20- “Ham'ın oğulları: Kûş, Misrayim, Pût, Kenan.” Tevrat/Tekvin,10/6. Misrayim Ludlular'ın, Anamlılar'ın, Lehavlılar'ın, Naftuhlular'ın, Patruslular'ın, Filistliler'in ataları olan Kasluhlular'ın ve Kaftorlular'ın atasıydı.“ Tevrat/Tekvin,10/13-14 - Tevrat/1.Tarihler,1/11-12; “Ülkelerinde ve uluslarında çeşitli boylara ve dillere bölünen Hamoğulları bunlardır.” Tevrat/Tekvin,10/20.

21- “Calût lafzı Arapça asıllı olmayıp yabancı asıllı bir kelimedir. Hem özel isim hem de yabancı asıllı olmasından ötürü gayr-ı münsariftir.” Zemahşeri, el-Keşşâf an Hakâiki’t-Tenzîl ve Uyûni’l-Ekâvîl fi Vucûhu’t-Te’vîl, Bakara, 2/250 hk.-Ragıp el-Isfahânî, El-Mufredât fi Ğaraibi’l- Kur’ân, clt maddesi. s. 102; Hamit Sevgili, Kuran’ı Kerim’de Özel İsimler, s. 99, Yüksek Lisans Tezi, D.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Diyarbakır–2010

22- D.İ.B, İslam Ansiklopedisi, Câlût maddesi, c. VII, s. 38.

23- Tevrat/1.Samuel,17/4.

24- “Keşşaf sahibi, Talût’un Câlût ve Dâvüd kelimeleri gibi, Arapça olmayan bir isim (ism-i a'cemi) olduğunu; ma'rife ve ucmeliğinden dolayı gayr-ı munsarif olduğunu söylemiştir.” Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, c. V, s. 338.

25- “Câlût ( جالوت ) isminin her ne kadar Arapçada “gezmek, dolaşmak” anlamındaki ”جال "’dan veya “tevayüz etmek, dikkat çekmek” manalarına gelen " جلا " dan türemiş olabileceği iddia edilse de, kelimenin Arapça asıllı olmadığı belirtilmiştir.”; İkberî, Ebû’l-Bekâ, Muhibbuddîn Abdullah b. Hüseyin b. Abdullah, el-Lubâb fî İleli’l-Binâ ve’l-İrâb (th. Ğâzî Muhtâr Tuleymât) Dâru’l-Fikr, Dımeşk, 1415/1995, II, 429. İbn Manzûr, a.g.e., I, 650; Fîrûzâbâdî, Kâmûs, I, 191; Zebîdî, a.g.e., s. 1071; Râgıb, a.g.e., I, 284; Kazım Pullu, Kur’ân-ı Kerîm’de Mevcut İsim, Künye ve Lakaplar, s. 165, Selçuk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, Yüksek Lisans Tezi, Konya-2007.

26- İzzet Derveze, Kur’an’ı anlamada usul, s.146.

27- “Samoil (Samuel) kitabını tercüme eden Hristiyanlar, bu ismi Arapçalaştırmışlardır.” Şeyh Muhammed Abduh-Muhammed Reşid Rıza, Tefsiru’l Menar, C. III, s. 20.

28- “Kutsal Emânetler\'in en enteresan olanı da Hz. Dâvud\'un Kılıcı. (…..) Bununla zâlim Câlut\'un kafasını kestiğini ve nice peygamberlerin, hükümdarların elinden geçtiğini, nihâyet âhir zaman mehdîsinin de bu kılıcı alıp düşmanlarına gâlip geleceğini duymadıysanız, bütün bunları anlatan ve kılıcın hemen yanında duran kitâbesinden haberdâr değilsiniz demektir. Şimdi isterseniz buyurun Kutsal Emânetler Dairesi\'ndeki Hz. Dâvud\'un Kılıcı\'nı yeniden ziyâret edelim.” http://www.scribd.com/doc/76414650/KILIC

29- Tevrat/1.Samuel,17/4-53.

30- Sünnetsiz: Allah ile ahdi olmayan/kafir. “Tanrı İbrahim'e, "Sen ve soyun kuşaklar boyu antlaşmama bağlı kalmalısınız" dedi, "Seninle ve soyunla yaptığım antlaşmanın koşulu şudur: Aranızdaki erkeklerin hepsi sünnet edilecek.” Tevrat/Tekvin, 17/9-10.

31- Tevrat/1.Samuel,17/26.

32- Bu ifadenin, Kur’an’daki benzer kullanımı, Hz. Süleyman ile Sebe Melikesi arasındaki kıssada geçmektedir: "(Sebe Melikesi) Mektup Süleyman'dandır, rahmân ve rahîm olan Allah'ın adına (diye başlamakta) dır." Neml,27/30.

33- Tevrat/1.Samuel,17/37-47.

34- Tevrat/1.Samuel,17/43.

35- Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrailiyat, s. 188.

36- 190 numaralı dipnot: Abdullah Aydemir, Age, s. 190.

37- Hud,11/49.

38- Yusuf,12/102.

39- Kasas,28/46.

40- Razi Câlût’un vurulduğu yeri Tevrat’ın tarihsel anlatımlarının aksine olarak “Sonra Davud (a.s) Câlût ile mübarezeye çıkınca, o taşlardan birisini sapanıyla Câlût'a fırlattı.. Taş, Câlut'un göğsüne isabet ederek, onu delip geçti.” şeklinde vermektedir. Fahruddin Er-Râzi, Age, c. V, s. 365. Kurtubi ise şu rivayetlerde bulunmaktadır: “Şöyle de denilmiştir: Davud'un attığı taş Câlût'un giydiği miğferin burun bölgesine isabet etmişti. Gözüne isabet edip kafasından çıktığı da söylenmiştir. Yine aynı taş, askerlerinden birkaç kişiye isabet etmiş ve onların da ölümüne sebep olmuştu. Yine denildiğine göre taş, parçalandı ve onun her bir parçası ordugâhta bulunan herkese isabet etti. Attığı bu taş, Peygamber (sav)'ın Huneyn günü Hevazinlilere fırlattığı bir avuç toprağı andırmıştır. Doğrusunu en iyi bilen Allah'tır.” Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, c. III, s. 463.

41- “Burada anlatılanların İsrâiliyyat olduğu açıkça görülmektedir. Bu bilgilerin sıhhatini or­taya koyacak Kur’an’dan ya da Sünnet'ten bir delil bulunmadığı gibi; Kur’an’ın bu ve benzeri buyruklarının anlaşılması için de, delillendirilmesi söz konusu olmayan bu tür bilgilere ihtiyacı yoktur.” 91 numaralı dipnot; Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, c. III, s. 463.

42- “Taberî, Talût askerlerinin Bedir savaşında olduğu gibi üç yüz küsür veya dört bin olduğu şeklinde rivâyetler aktarır.”  Câlût’un ordusu ise onlardan sayıca büyük bir üstünlüğe sahip idi. İkrime Câlût ordusunun doksan bin olduğunu söyler.” Taberî, Camiu’l-Beyân an Te’vîli’l-Kur’ân, Daru’l-A’lâm, Bakara, 2/250 hk - Kurtûbî, el-Camiu li Ahkami’l-Kur’ân, Bakara, 2/250 hk; Hamit Sevgili, Age, s. 100-101, Yüksek Lisans Tezi, D.Ü. Sosyal Bilimler Enstitüsü, Diyarbakır – 2010.

43- 190 numaralı dipnot: Abdullah Aydemir, Age, s. 183.

44- “Nehrin suyundan içmeyen bu azınlığın sayısının, dört bin kadar olduğu söylenmiştir. Meşhur olan ve Hasan el-Basri'ye ait olan görüşe göre ise, bunların sayısı Bedir'deki Müslümanların sayısı kadar, üç yüz on küsur idi. Bunun delili, Hz. Peygamber (s.a.s)'in Bedir Günü'nde ashabına, "Siz bugün, nehri geçtikleri esnadaki Talût'un ashabının sayısı kadarsınız. Onunla beraber (nehri) ancak mümin olanlar geçmişti" demiş olmasıdır. Berâ b. Âzib (r.a), "O gün biz, üç yüz on üç kişi idik" demiştir.” Fahruddin Er-Râzi, Age, c. V, s. 355; Kurtubi, Age c. III, s. 459. 

YAZIYA YORUM KAT