1. YAZARLAR

  2. Asım Öz

  3. Kuramdan Yapıta, Yozlaşmadan Baskıya Sanatın Halleri
Asım Öz

Asım Öz

Yazarın Tüm Yazıları >

Kuramdan Yapıta, Yozlaşmadan Baskıya Sanatın Halleri

A+A-

Eleştirel bakış genel olarak egemen yapıların verili, statükocu, kabul ettirilmiş teslimiyetçi gerçeklikleriyle araya sorgulayıcı bir mesafe koyabilme yeteneğinin sonucudur. Tam da bu yüzden, yozlaşma ve baskı ortamında eleştirel düşünce boyunduruktan, politik ve sanatsal kaderciliğin yanılgılarından kurtularak özgürleşmenin temel ilkesidir. İşte bu yüzden Terry Eagleton, eleştiriyi masum, süklüm püklüm ve konformist bir "disiplin" saymaz.

Yaşanan olumsuzluklar, yozlaşmalar, çürümüşlükler, düşkünlükler, kölece bilinçsizlikler ve yapı/t/lar karşısında tavır alışın adı olarak eleştiri her şeyden önce bir doğrular skalasına dayanır yani bir dünya görüşünün uzantısı olarak açılım kazanır. Ama yaklaşmaya çalıştığı olgularla, durumlarla, olumsuzluklarla, olumluluklarla ve yapı/t/larla sürekli diyalojik bir ilişkiyi gerektirir bu açılım. Yani eleştirmenin dünya görüşünden hareketle ortaya koyduğu düşünsel duruş bir önyargı olarak görülmemelidir. Eleştirmen yargılarken, hüküm verirken bir yandan müzakere eder öte yandan da yaptığı çözümlemelerle çözülme durumları karşısında dönüştürücü bir çaba içine girer. Bu yönüyle yapı/t/lar karşısında tam bir nesnellik mümkün değildir. Ama bu demek değildir ki, birtakım doğru noktalar yakalanamaz. Eleştirel perspektif yapı/t/lar karşısında yüzey ve derin yapıyı ayrıntılarıyla tespit ederken son kertede toplumsal formasyonu göz önünde bulundurur. Çünkü sanatsal, kültürel, yazınsal ve biçimsel düşünceler, eğilimler, teknikler belirli bir toplum/bağlam içinde egemen duruma gelir, sonra yeni koşulların, düşüncelerin, eğilimlerin ve tekniklerin belirmesiyle gözden düşer, terk edilir ve dönüşürler. Eleştiri de ilgilendiği alandaki kuramsal ve ameli değişmelere paralel olarak kritik pasajlara ilişkin kültürel, düşünsel ve angaje bir ufuk sunarak kültürel kamuya dair önemli açılımlar getirir.

Bu genel betimleme çerçevesinde, yazı/n dünyasına Dilime Gerili Pankart (1999) kitabıyla giren ve geçen sürede küçümsenemeyecek bir eleştirel birikim ortaya koyan Ali Değirmenci’yi nereye oturtmak gerekir? Şunu hemen vurgulamalıyım: Değirmenci gerek ilk deneme kitabı Dilime Gerili Pankart (1999) gerekse ikinci kitabı Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat (2008) iki kitabında kimi zaman bir şair içtenliğiyle kimi zamanda analitik bir bakışla sanatsal kuramdan dünya görüşüne, şiirden öyküye, edebiyat ödüllerinden kimliksel konumlanışlara çeşitli ve farklı alanlarda kalem oynatıyor ve bir kültür eleştirmeni olarak beliriyor. İki kitabında yer alan yazılarının giderek kültürel ortamın biçimlendiği ve zamanın ruhu olarak algılanan/algılatılan pörsümüşlükler yanında nitelikli olana da odaklanan ve bilinç ışıklarını yakan yazılar olarak görmek mümkün. Reşat Nuri Güntekin, Halime Toros, Ahmet Kekeç, Mehmet Efe, Orhan Pamuk, Amin Maauloff, Metin Önal Mengüşoğlu, Umberto Eco, Atasoy Müftüoğlu, Yıldız Ramazanoğlu, Murat Kapkıner, Hüseyin Akın gibi isimlerin kimi eserleri üzerinden yazdığı  yazılar bu durumu iyice belirginleştirir. Üstelik Değirmenci ele aldığı hiçbir yazarı/eseri/konuyu bayağılaştırmıyor. Burada yeri gelmişken onun eleştirel yaklaşımının nasıl biçimlendiğine ilişkin bir vurgu gerekir: Değirmenci’nin, bu oylumlu yazıları gazetelerin kitap tanıtım eklerinde gördüğümüz türden yıpratıcı bir uğraşla belirginleşen, yeterince eleştirel olamayan, yazarı ve eseri kollamayı amaç edinen yazılardan değil. Yazarın bu tür tanıtım yazılarında oldukça tutumlu bir yaklaşım içinde olması onu farklı kılan en temel boyut kanımca. Değirmenci’nin değişik zamanlarda yazdığı yazıların hangi kitabın içinde yer alması gerektiği konusundaki düşüncelerini elbet bilmem mümkün değil. Ancak yazı seçiminde, yazıların yazılış tarihleri olduğu kadar, yan yana geliş ilişkilerinde kendince önemsediği özellikler olmalı. Yeri gelmişken şunu da belirtmek gerekiyor: Değirmenci’nin ikinci kitabı Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat(2008)ın ikinci bölümünü oluşturan ve toplam beş yazıdan oluşan ‘Duygusal Denemeler’ bölümünün yazarın  ilk kitabı Dilime Gerili Pankart (1999)’a eklenerek okuyucu ile buluşması kitapların iç bütünlükleri açısından daha gerekli gibi göründü bana. Öte yandan bireysellik ve içtenliğin önde olduğu yorumla dış bakışın adı eleştirinin yan yana yürüyen iki etkinlik oluşundan kaynaklanan bir durum olarak da görülebilir bu bölüm. Dolayısıyla da kitabın iç mimarisi açısından olumlanabilir. Kitabın ağırlık noktası kitap değerlendirmelerinden oluşmuş olsa da Değirmenci’yi tümüyle yaratıcı etkinliğin diğer yüzü eleştirel tavırdan kaynaklı bir kitap eleştirmeni olarak görmediğimi de hemen belirteyim. Tam tersine: İkinci kitabının adı bile onun doğrultusunu betimliyor yeterince: Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat(2008). Bu kitabın özellikle ilk yazısı ‘Sanat,Hayat ve Müslümanlar’ dan  itibaren Ali Değirmenci, hem bir sanat kuramının izini sürüyor hem de Müslümanların sanat/lar alanındaki düşünsel ve ameli yaklaşımlarını, eleştirel boyutu da içeren yorumlamacı bir yöntemden hareketle İslami sanat düşüncesinin gelişip serpilmesinden yana durduğunu sezdiren bir yaklaşımla ve sanat düşüncesi ile pratiğini  yorumlamanın ilkelerini belirliyor.Burada yazar bu ilişkiyi derinlemesine sorgular. Bu sorgulama,  hayatın diğer alanlara bakışındaki tutarlılığın da göstergesidir bir bakıma. Sanatın yalnızca yapıtların doğal anlam düzeyinde tanımlanması ve sanat adına sığ yargılarla şişirilmesi yerine, Kur’an’dan hareketle hayatın ve sanatın bütün alanlarına/biçimlerine dek gerekçelerini dayandırdığı sağlam bir bakış sunar bize. Nelerin savunulması nelerin sarsılması gerektiğini bilen bir yazar vardır karşımızda; açıkça, ortalama yaralı bilinçlerin anlamakta zorlanacağı bir düzey sunar sürekli. Müslümanların sanata yaklaşımlarındaki çarpıklıkların temel öğesi sanatı vahyi ilkeler ışığında görememe sorununda düğümleniyor Değirmenci’ye göre. Yukarıda adını andığım yazıdan bir alıntı yapacağım: " Sanat her şeyden önce insanî bir eylem biçimini ifade etmektedir. Nitekim Arapça bir sözcük olan sanat “yapmak, düzenlemek, düzene koymak, üretmek, çalıştırmak ve işletmek” gibi anlamlara gelmektedir. Aynı şekilde sanatın Batı dillerindeki karşılığı olan “art” sözcüğü de benzer anlamları içermektedir. Sanatın nasıl bir eylem biçimi olduğu sorulduğunda, buna onun “belli bir form ve içeriğe sahip yaratıcı bir estetik eylem” olduğunu söyleyerek cevap vermek mümkündür. Öyleyse, ne türden olursa olsun sanatın sonuçta bir eylemi (ameli) ifade ettiği gerçeğinden hareketle, Müslümanların başka eylemlerinde olduğu gibi sanatsal eylemlerde de vahyi sınırlar içerisinde kalmak gibi bir yükümlülükleri olacaktır.” (s.14) Bunun yanında onda özellikle Müslümanların sanatsal formlara yaklaşım biçimleri noktasındaki kimi anlayış farklarına ilişkin olarak farklı bir bakış açısı vardır. Geleneksel(ci) sanat kuramından (S.Hüseyin Nasr) Turgut Cansever’e, Aliya İzzetbegoviç’ten Turan Koç’a uzanan sınırları önceden çizilmiş olan bir algı ile sürdürülen yorumlardan farklı bir biçimde bizi bugün ilgilendiren sanat yorumunu bulup çıkarma peşinde olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz: “Kendisine dinin propagandasını yapma, dini düşünce ve duyguları vazetme görevi yüklenmemesi gereken sanatın, form ve içerik olarak dinin doğasına saygı duyması, onun ilke ve değerlerini, ondan kaynaklanan ahlâk normlarını incitmemesi noktasında da duyarlı olması beklenir. Sözgelimi insanın fıtratına ters düşen, yabancılaşmayı getiren, cinselliği teşhire dayanan ve kapitalist yaşam biçimini daha başlangıçta öngören bir sanat formunun İslam’a uygun olduğunu düşünmek mümkün değildir. Bu nedenle Müslümanın herhangi bir sanat formunu seçişinde bu hususa dikkat etmesi gerekmektedir. Bununla birlikte bu konunun doğru bir temelde ele alınması da zorunludur. Aksi halde meşru bir sanat formunu kötülemek, uluorta reddetmek gündeme gelebilmektedir. Nitekim bazı geleneksel yaklaşımlar resim, heykeltıraşlık ve müzik gibi bazı sanat türlerini İslam dışı bulabilmektedir. Oysa bu sanat dallarıyla ilgili herhangi bir yasaklamaya Kur’an’da rastlanmamaktadır. Üstelik bunların salt form olarak Kur’an’ın ruhuna aykırı olduğu da görülmemektedir. Aksine Kur’an, cinlerin Hz. Süleyman’a heykeller yaptığını bildirerek, bunu onun gücüne ve kendisine verilen nimete bir örnek olarak zikretmektedir.

Hangi formda olursa olsun sanat, bir içeriğe sahiptir ve belli bir konu ve gaye üzerine kuruludur. Müslüman, başka eylemlerinde olduğu gibi sanat eyleminde de vahyin ilkeleriyle kayıt altındadır. Bu nedenle ister estetik kaygılar adına isterse orijinallik adına olsun, vahye karşıt bir sanat aktivitesini gerçekleştirmek bir Müslüman açısından makbul addedilemez.”(s. 86). Bu cümlelerde Değirmenci’nin bakış açısını yakalamak mümkün: Sanata, fıtrata ve sanatsal biçimlere/formlara farklı biçimde bakabilmeyi başaran, hem yorumun hem eleştirinin önünü açmış bir bakış bu. O'nun sanatsal formların anlamlandırılmasına, çözümlenmesine ve temelsiz sakınmalara/ sakındırmalara ilişkin çabaları, kılı kırk yararcasına, sabırla oluşturulmuş birikimin, olabildiğince samimi bir tavırla ifadesidir hakçası.

Değirmenci, sanat/lar/ı görme ve sanatsal pratikleri/amelleri/kılgıları sorunlarıyla yorumlaması sırasında, çağının düşünsel ufkuyla temasını yitirmemeyi, sanatın sorunlarını dünyanın sorunlarından ayırmamayı temel ilke olarak belirlemiş. Değirmenci, söylemek gerekir ki, yorumlarında/düşüncelerinde özgün olmayı başarıyorsa, bunu önce vahyi ve estetik bilgi birikimine, sonra da bu birikimden öznel ve özgül sonuçlar çıkarabilmesine borçlu. Yozlaşma ve baskı ortamında sanatsal çözülmelere yaptığı vurgunun nedenini anlamak kolay: “ Düşün zamanın akıp gidişini! Gerçek şu ki, insan ziyandadır; meğer ki imana erip doğru ve yararlı işler yapanlardan olsun, ve birbirlerine hakkı tavsiye edenlerden, birbirlerine sabrı tavsiye edenlerden…”(Kur’an Mesajı 103/Asr Suresi)

Akıp giden zaman içinde daha genel bir çerçeveden bakabiliriz sanatsal görünümlere: Baskılanmış bir toplumun otoriterliği/buyurganlığı karşısında bilinçlerini ilikleyen sanatsal pratiği aşma iradesinin peşindedir Değirmenci. Öte yandan şeylerle/metalarla ve görüntülerle dahası her şeyin simüle edilebildiği, yapayın sahicinin yerine geçebildiği bir dünya algısı ile çerçevelendiğimizin de bilincinde olarak sunulanların iyi görülmesinin gerekliliğinin altını çizer. Bu konuda cesurdur, öznel olmaktan çekinmez yeri geldiğinde. Yorumlama ve anlamlandırma sorunu, tam da bu yüzden görme/bilme sorunuyla bütünleşiyor. Kuşkusuz hemen söylenmeli: Okur,  hem kitaba adını veren ‘Yozlaşma ve Baskı Ortamında Sanat’(s.23)  hem de ‘Kitle Kültürü ve Yabancılaşma’(s.29) ‘Edebiyat ve Sorumluluk’(s.37)  yazılarında belirginleşen yorum ufkunu kavrayabilmek ve onaylamak ya da onaylamamak için kültürel üretimin biçimlendiği çerçeveyi bilmek durumundadır. Ayrıksı olmak, gönüllü üstlenilen ancak, zorla benimsenebilecek bir davranış değildir. Ayrıksılık bireyin kendisinin farkında olmasıyla ilgili bir durumdur olsa olsa. Sanatçıların toplum içindeki durumları, başkalarının göremediğini görmeleri, sezemediğini sezmelerindendir. Değirmenci, ‘Edebiyat ve Sorumluluk’(s.37)  yazısında sanatçıya ilişkin değerlendirmelerinde kendi niteliklerini de sıralamış olur: “Edebi uğraş ve ürünler, hakiki insan seslerini çoğaltıp yayma çabalarının yanı sıra kimi zaman bir kalkan, munis ve müzeyyen bir direngenlik cephesi olma işlevini de görürler.” (s.38) “Edebî çabalar, kültür-sanat dergileri işte bu yüzden önemlidir. Bir dalgakıran olabilir onlar; bir direniş formu, kolektif bir insan kalma ameliyesi olma boyutuna ulaşabilir.

Kara siyasaya, kirli piyasaya, yılışık ilişkilere, bungunluğa, goygoyculuğa, ekonomik ve sosyal çöküşün getirdiği bunalımlara, her şeye rağmen kalemin ve kelâmın gücüyle karşı durmak hâlâ mümkün.

Yozluğu, kabalığı ve modern bağnazlığı bir nebze de olsa okuyup yazarak, konuşarak, üreterek, dostluklar kurarak geriletebiliriz. Güzellik salonlarını değil, dergileri, okuma salonlarını, güzel ve anlamlı ürünleri çoğaltmalıyız önce. Yüzümüzü her şeye rağmen insana, hayata dönerek yapmalıyız bunu. Mahallemizi terk etmeden, kendimizi inkâr etmeden, ulûfecilerin merhametine sığınmadan, vicdanımızı yutkunmadan hareket etmeliyiz. İnsan kalarak; insanlığa, fıtrata, temiz akıllara, duyarlı yüreklere sahip çıkarak, namuslu bir işçiliğin önemine inanarak başlamalıyız her işe.

Edebiyatçı, sanatçı bu kadar sıkleti, bunca sorumluluğu kaldırabilir mi peki?

Şairler, yazarlar, düşünürler de elbette ve öncelikle insandır. Ve kabul ederiz ki iyiliği üretip çoğaltmak; emek ve bedel ister.

Unutmayalım ki “güzel söz” ile “kötü söz”ün mücadelesinden söz ediyor Kur’an.” (s.39) . Bu cesaret bütün has sanatçılarda görülen cesarettir. Rollo May'ın saptamasıyla sanatçının kendisiyle ve çevresiyle karşılaşma cesaretidir. Yaratma içtepisinden kaynaklanan olmazsa olmaz bir niteliktir cesaret sanatçı için.

Hemen her yazısında toplumsal duyarlıklar/duyarsızlıklar üzerinden soru/n/lar ürettiğinden, Değirmenci’nin okurundan belli bir kültürel donanım ama her şeyden önce kimlik ve kişilik istediği söylenebilir. Bu vicdan ve donanım olmadıkça Değirmenci’nin derdi, tasası kapalı kalacaktır okura. Sanatsal görünümlerin çeşitli boyutlarına odaklanırken her durumda insan yaşamının temel sorunsallarına özellikle de akıbetine değinmenin ve güncelle geçmiş/gelecek arasında bağlantı kurmanın yollarını bulur Değirmenci.

Bu değinme yazısını bitirirken Değirmenci’nin kitabının ilk bölümünde ortaya koyduğu kuramsal yaklaşımını geliştirerek bu yaklaşımı bütüncül bir kitaba/poetikaya/kurama ulaştırmasının sanat düşüncesi bakımından oldukça önemli olduğunu söyleyeceğim. Düşünceye odaklaşan ve henüz oluşturulmakta/yazılmakta olan kuramı takip eden ve onun 'gelişimine' katkıda bulunan sağlam bir bakış açısı var. Çünkü burada temel kaynaktan hareketle kuramsal bir tutum görüyorum. Fazlaca işlenmemiş bunun yanında dışlanmış olan sanat formlarına dair bu meşrulaştırma çabası önemsenmelidir. Düşünsel etkinlikle desteklenmeyen sanatsal etkinliklerin ya da tersinin yani sanatsız düşüncenin ne kadar aldatıcı, yanıltıcı olduğu hatırlandığında bunun önemi daha iyi anlaşılacaktır.

Eleştirmen, denemeci, yorumcu ne denirse densin, Ali Değirmenci’nin romandan şiire, Kur’an’dan kurama, tarihsel anlatılardan postmodern anlatılara geniş bir alanı kuşatan, yazarın birikiminin niteliğini, dünyaya bakışını, konu seçimindeki özgünlüğünü ortaya koyan denemelerinin önemli olduğunu ve okunması gerektiğini düşünüyorum. Ufuk açıcı, düşündürücü ve sorumlulukları hatırlatıcı yazılardır hepsi.

*Bu yazı Hece dergisini Kasım 2008 tarihli 143.sayısının 135-139.sayfalarında yayımlanmıştır

YAZIYA YORUM KAT