'Küçük' sanılan gelişmeler içinde görülmesi gereken..

12.03.2012 00:12

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

secakirgil@yahoo.com

Günlük konular arasında bazen küçücük gibi gözüken öyle önemli mes’eleler ortaya çıkıyor ki, “gerçek ve asıl mânâ ayrıntıda saklıdır..” diyenleri haklı çıkartacak çaptadır bunlar.. Bu bakımdan, bu gibi bazı 'küçük' konulara değinelim, bu sohbetimizde..

*

1- 'Kiliselerde yapılanlar camilerde de yapılabilir' şeklindeki mantık çarpıklığı..

Almanya'da Hacı Bektaşi Veli Alevî Cemevi Başkanı Yüksel Söylemez'in, bir kilisede cem âyini yapıp, camide de cem yapmak istediklerini ve bunun için T.C. Diyanet İşl. Başkanlığı'na bağlı yarı-resmî bir kurum niteliğindeki Diyanet İşleri Türk- İslam Birliği (DİTİB)'e başvuracaklarını açıklamasından sonra, Camide cem âyini fikrine Almanya'daki en büyük Alevî örgütlenmesi olarak nitelenen Almanya Alevi Birlikleri Federasyonu (AABF)'nin ve AABF Dedeler Kurulu Başkanı Cafer Kaplan'ın, 'Camide cem olmaz. Alevîlerin yeri cami değil, cemevleridir'  diyerek bu öneriye tepki göstermesi üzerine bu girişimden vazgeçtiklerini açıklaması konunun gündemden düşeceği ihtimalini güçlendirirken..

'Avrupa Alevî İslam Birliği / AAİB Başkanı Alişan Hızlı'nın  devreye girip, (9 Mart tarihli Hürriyet'te yer alan sözlerine göre)  'Kilisede cem oluyor da camide niye olmasın?' diye, cem'/ semah âyinlerinin camilerde yapılması fikrini benimsediklerini ve bu yönde (DİTİB) nezdinde hemen teşebbüse geçeceklerini açıklaması ve  'Camide cem yapılması toplumsal barış için çok gerekli. Bizler birbirimizi nerede tanıyacağız? Sünni kardeşlerimiz gelsinler ve bizi görsünler. Kapılarını bize açsınlar. Ne yaptığımızı görsünler. Cemde Allahımızın, Kuranımızın, peygamberimizin bir olduğunu görecekler. Ayrımızın, gayrımızın olmadığını görecekler. Kendilerine anlatılan yalanların, iftiraların farkına varacaklar. (...) Bizler cem yapmak için kiliseleri, diğer inançlara aid binaları kullanıyoruz da camilere mi girmeyeceğiz? Kilisede cem olur da camide mi olmaz? Camide pekala cem olur. Çünkü bizim cemde yaptığımız bir niyazdır. Kimi buna namaz da der. Yani aslında aynı kavramın farklı şekilde ifade edilmesidir. Cemde yaptığımız niyazla, namaz aynı anlamda kullanılır. Biz bir araya geldikçe kaynaşıyoruz. Alevi derneği olarak ramazan iftarını Solingen Wald camisinde verdik. Kıyamet kapmadı. Tam tersine olağanüstü güzellikler yaşadık. Cami de bizim, cemevi de bizim...'  gibi zâhiren mâkul sayılabilecek sözlerle devreye girmesi, ortaya yeni ve hiç de hoş olmayan, tadsız bir tartışma ortaya çıkarmış bulunuyor..

Çünkü,  gerçi, son derece nezih şekilde yapılabilen semah âyinlerinin de olabileceğini bizzat görmüşüzdür, ama, problem, câmilerin şu veya bu mezheblere  aid olduğunun sanılmasından ve de camilerin namaz kılınan mekanlarında, şiâ veya sünnilik gibi temel hiçbir müslüman mezhebinde 14 asırdır tanınmamış, tarif edilmemiş olan ve kadınlı-erkekli bir takım folklorik etkinliklerin ibadet gibi gösterilmeye kalkışılmasından kaynaklanmaktadır.. Yoksa, camilerin diğer bölümlerinde, çeşitli folklorik gösteriler veya bir takım düğün veya anma toplantıları  ya da eğitim çalışmaları veya sportif ve hattâ ticarî faaliyetler yapılabildiği gibi, bu gibi,  cem ya da semah âyinleri de belki yapılabilir..

Keza, camilerin namaz kılınan mekanlarında, iftar yemekleri verilmiş olmasına bakarak, buralarda bir takım gösterilerin yapılabileceğini sanmak, kurnazca bir yaklaşım değilse; 'kiliselerde bu etkinlikleri yapabiliyoruz da, camilerde niye olmasın?' denilmesi, çarpık bir mantık olarak sırıtmaktadır.. Çünkü, kiliselerde çok daha başka şeyler, mesela, putların varlığı ve onlara perestiş olunması, tapınılması gibi sahneler de görülmektedir.. Böyleyken, Kiliselerde varolan veya yapılan her şeyin camilerde de olabileceğini söyleyebilmek, kendilerini müslüman diye niteleyen kesimlerin büyük müslüman kitlelerden ne kadar uzağa düştüklerinin ve aradaki anlayış farklılığı uçurumunun ne kadar derin olduğunu göstermesi bakımından, acı olduğu kadar öğreticidir de..

Bu vesileyle, 'bütün inançlara tarafsız ve aynı eşit mesafede durmak iddiası' taşıyan laik bir rejimin tasallutunda bulunan Diyanet Kurumu ve yine laik rejim tarafından el konulmuş olan muazzan vakıf zenginliklerinin geleceği, ve bu konuların nasıl şekillendirileceği yönünde müslümanların daha fazla derin kafa yormaları gerektiği de açık..

Öte yandan, hatırlayalım ki, 20 Şubat 2012 günü,  başta Ortodoks Patriği Bartholomeus olmak üzere, gayrimuslim cemaatlerin temsilcileri, kendilerini dinlemek üzere davet eden Meclis Anayasa Komisyonu'na gelip görüşlerini açıkladılar ve T.C. rejimi tarafından muhatab kabul edilmekten memnuniyetlerini belirttiler..  (Vatikan temsilcisinin davet olunmaması biraz kırgınlık meydana getirdiyse de..) Bu görüşmede, bütün gayrimuslim cemaatler, kendi ibadethanelerine veya cemaat okullarına getirilen bir takım sınırlamalardan veya cemaat vakıflarının mallarına elkonulmasından dolayı ortaya çıkan rahatsızlıklarını dile getirdiler.. Taleblerinin çoğu haklı idi.. Çünkü, onlar da bu ülkenin vatandaşları.. Uluslararası ölçülere göre de tanınmış ibadetleri veya cemaat varlıklarının asırlarca koruma altındayken, kemalist-laik rejim zamanında onların haklarının gasbedilmesinin mantıkî izahı yoktur..

Nitekim, Patrik Bartholomeos en önemli problemlerinden birisinin  Heybeliada'daki Ruhban Okulu olduğunu dile getirmiş.. Bartholomeos,  "Lozan'da azınlıklar için 'Kendi paralarıyla okul açabilirler' deniyor. Ancak 1844'te kurulan Ruhban Okulu 1971'de kapatıldı. Bu haksız bir icraattı. Okulun açılması konusunda hâlâ umudumuzu koruyor ve M.Eğitim Bakanlığı'nın denetiminde bir meslek okulu statüsü almasını istiyoruz. Devletin denetimi dışında kalma talebimiz olmamıştır.'  diyordu..

*

Bir rejimin, vatandaşlarının herbirisinin mes'eleleriyle ilgilenmesi, tabiî olmanın ötesinde bir de bir mükellefiyettir..

Ancak, bu vesileyle ortaya çıkan açık bir tutarsızlık da yok mu?

Laik rejim, bugünkü siyasî iktidarın müslüman halkın taleblerine en mâkul şekilde yaklaşma çabasına bakılarak, laik rejimin her konuda olduğu gibi, Diyanet Kurumu veya 'Vakıflar İdaresi' eliyle de ülke nüfusunun yüzde 98'leri bulan müslümanların n haklarını gasbetmiştir.. Bu tasallut ve gasbın 90 seneyi bulan bir zaman dilimi boyunca sürmesi, onun meşruluk kazandığı şeklinde anlaşılamaz, elbette.. Ve laik T.C. rejimi,  müslüman halkın temsilcisi de, ideali de değildir..

Böyleyken, müslüman halk kitlelerinin, bu 90 yıllık durumu kabullenmiş gibi bir tavırlarının olması tuhaf değil mi?

Laik rejimin kemalist kadro ve kurumlarının, halkımızın/ cumhurun haberi ve de rızası da sözkonusu değilken, cumhuriyetin temel ilkeleri veya anayasa kuralları böyle emrediyor diyerek  kendi anlayışına göre bir din anlayışı dayatması veya kitleleri kendisine itaat ettirmek için, (elbette o kurumda çalışanların bütününü suçlamaksızın) kocamaan bir Diyanet Teşkilatı oluşturması ve o teşkilatta çalışanlara verilen maaş ve sair harcamaları sanki müslüman halkın vergilerinden ödemiyor da, bir yerlerden lûtfediyormuş gibi hatırlatması ve keza, zengin İslam vakıflarını 90 yıla yakın zamandır müsadere  ve gasbetmesi kabul edilebilecek bir durum değildir ve bu hak gasbının, bu tasallutun kaldırılması için, en azından gayrimuslim azlık unsurlar kadar, haklarını taleb etmeleri gerekmektedir.. Yoksa, bir takım ilke ve devrimlere bağlılık yemini ederek, m.vekili olan kimselerin, -ferdî hayatlarında müslüman olsalar bile- bulundukları Meclis'lerde, laik rejim makamlarında müslüman halkın temsilcisi gibi bir havaya bürünmelerine kendi elimizle zemin hazırlamış oluruz.. Tekrar hatırlamalıyız ki, -dârağaçları ve zulümlerle nasıl kurulduğu bilinen- kemalist-laik T.C. rejiminde müslümanlar,  gayrimuslim cemaatlerden daha avantajlı durumda değildirler.. Ve en azından onlar da, -tamamen bertaraf edilmesi ideal olan, ama onun metodları farklı olduğu için yan gelip yatılmaksızın-, laik rejimin Meclisi'nce muhatab kabul edilecek bir örgütlü kitle halinde ortaya çıkmalıdırlar..

*

2-Yanlışını, hatasını itiraf etmek de bir erdemdir..

Almanya'da aşırı sağcı ve ırkçıların şiddetine kurban giden Türkiye'li 8 kişi ile, 1 Yunanistan vatandaş için başkent Berlin'de 25 Şubat günü düzenlenen anma törenine de değinmek gerekiyor.. Bu anma törenine, aralarında cumhurbaşkanlığı görevine vekalet eden Bavyera Eyaleti Başbakanı Horst Seehofer, Federal Meclis Başkanı Norbert Lammert, Başbakan Angela Merkel, kabine üyeleri, bazı eyaletlerin başbakanları, parti yöneticileri, politikacılar, Wulff'un yerine cumhurbaşkanı adayı olarak kararlaştırılan Joachim Gauck, öldürülen kurbanların yakınları, TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu üyelerinden bazılarıyla  T.C. Büyükelçisi Hüseyin Avni Karslıoğlu'nun da bulunduğu yaklaşık 1200 davetli katılmıştı..

Bu cinayetlerin yıllarca hissedilmemesi ve sonunda da Anayasa'yı Koruma Teşkilatı'nın emrinde çalışan kişiler eliyle yapıldığının anlaşılması, üzerinden yıllar geçmiş olsa bile, sonunda Almanya'yı büyük çapta harekete geçirdi denilebilir.. Bu bile küçümsenmemesi gereken bir olumlu tavır olarak nitelendirilebilir.. Buna rağmen Türkiye'li nicelerinin bu töreni inandırıcı bulmayıp, timsah gözyaşları dökmek şeklinde değerlendirmeleri de ilginçti..

Ama, yine de, bir yanlış veya hatanın bu denli yüksek dereceden itirafı, yine de manidârdı..

Nitekim, terör kurbanlarını anmak için düzenlenen törende konuşan ve 'bu cinayetlerden sonra, kurbanların yakınlarından şüphelenilmiş olmasından dolayı kendilerinden özür diledi ve aşırı sağcı katillerin yıllarca fark edilmeden Alman toplumunun içinde yaşayabilmiş olmasının Almanya için bir ilki oluşturduğunu, bu nedenle kurbanların yakınlarının şüphelerini, öfkelerini ve yalnız bırakıldıklarını düşünmesini anlayabildiğini' ifade eden Merkel, bu şüphe, öfke ve acıların hiç bir zaman ortadan kaldırılamayacağını, ancak bu anma törenini de ailelerin yalnız olmadığını, acılarını paylaştıklarını ve kendileriyle dayanışma sergilediklerini göstermek amacıyla düzenlediklerini; Almanya'da insanların sadece farklı kültürden, dinden gelmelerinden ya da derilerinin renginden dolayı takibe uğramalarına ya da şiddete maruz kalmalarına izin vermeyeceklerini' de kaydetmişti..

Aşırı sağcılar tarafından Kassel şehrinde öldürülen Halit Yozgat'ın babası İsmail Yozgat'ın ise, bu törende  (besmele çekerek başladığı ve tercümanın besmeleyi tercüme etmediği)  konuşmasında, görevinden ayrılan Cumhurbaşkanı Christian Wulff'a, kendilerini çok iyi bir şekilde ağırladığı için teşekkür ederek, kendilerine teklif edilen 10 bin Euro'luk tazminatı kabul etmek istemediklerini oldukça vakûr bir şekilde dile getirmesi ilginçti..

Daha sonra, aşırı sağcıların öldürdüğü ilk kurban olan Enver Şimşek'in kızı Semiya Şimşek söz alarak, babasının öldürülmesinden sonra kendilerinden şüphe duyulduğunu, polisin, babasının uyuşturucu ticaretiyle ilgilenmiş olabileceğini tahmin ettiğini, ancak şimdi babasının aşırı sağcılar tarafından öldürüldüğünün ortaya çıktığını belirterek, doğduğu ülkeyi bu nedenle terk etmeyi bile düşündüğünü söylüyordu..

*

3-Sarkozy'nin rekabet edilemez riyakârlığı: 'Cezayir savaşından pişman değiliz!'

Fransa C. Başkanı Sarkozy, Cezayir’e bağımsızlığını kazandıran 1962-Evian Anlaşması’nın 50. yıldönümünde, 9 Mart günü verdiği röportajda, 'Fransa sömürgeci bir güçtü. Her iki tarafta da vahşet kullanıldı. Fransa savaşı yönettiği için pişman değildir. Fransa tarihini kabul eder, hepsi bu..'  diyordu..

Yaklaşan Fransa C. Başkanlığı seçimleri öncesinde, Fransa'daki etkili ermeni diasporasının oylarını kazanabilmek uğruna “soykırımı inkâr yasası” hazırlatan Fransa  C.Başkanı Nicolas Sarkozy, o günlerde Tayyib Erdoğan'ın kendisine tepki olarak gündeme getirdiği 'Cezayir'deki fransız soykırımı'  konusunda, farklı şeyler söylemiş ve  'Biz Cezayir'deki hatalarımızı kabul ettik. Konstantin şehrine gittiğimde, özür diledim.. Türkiye de büyük bir kültür ve medeniyete sahib devletin de geçmişiyle yüzleşmekten korkmaması lâzım.' gibi, aklınca gönül alıcı laflar etmişti..

Ama, şimdi, aynı Sarkozy, konuşurken yine oy avındaydı. 1954- 1962 yıllarındaki Fransa-Cezayir Savaşı'na son veren Evian Anlaşması’nın 50’nci yıldönümü dolayisiyle gittiği Nice şehrinde, Nice-Matin gazetesine konuşan Sarkozy,  1954'’te Setif’te binlerce Müslümanın öldürülmesiyle Kuzey Afrika sömürgesindeki bağımsızlık mücadelesini ateşleyen ve soykırım olarak da nitelenen katliâm ile benzerlerinden hiç bahsetmiyor ve bunun yerine, Cezayir Savaşı sırasında Fransa'nın  tarafını tutan ve 'Harki' denen Cezayir'li müslüman kökenli ve bugün hâlâ da satılmış, fransız işbirlikçisi olarak nitelenen kitlelerin acılarını paylaşıyordu.

Harki'ler Cezayir savaşı boyunca hep Fransa’ya bağlı kalan, bu yüzden Cezayir'li  Müslümanlarca 'işbirlikçi' diye nitelenmelerine rağmen savaş sonrasında çok azı Fransa’ya kabul edilen ve bugün çoğu Fransa'da erimiş, 1 milyon kadarlık bir kitle..  Yani, fransız politikacılar için bir başka oy deposu.

Sarkozy sözkonusu röportajında şunları söylüyordu, özetle:

'Orası (Cezayir) Fransa toprağıydı ve ornaya düzenlenen askerî operasyon, seçilmiş demokratik bir hükümet ve cumhurbaşkanı tarafından kararlaştırıldı. Her iki tarafta da vahşet kullanıldı. Bu istismarlar, bu vahşet cezalandırılmalı, ama Fransa, bu savaşı yönettiği için pişman değildir.

Cezayir'e geri dönenler ve Harki'ler, bu dönemin aktörleri, ama aynı zamanda kurbanları oldular.  Onlar tek kurban değildi, Cezayirliler de öldüler. Şimdi geçmişimizle yüzleşmeliyiz. (...) Fransa sömürgeci bir güçtü, bu tarihi bir gerçek. Harkiler bu sömürgeye son verme sürecinin kurbanlarıdır. Fransa’nın sorumluluğu nerede? Bir sömürgeci güç olmak ya da Cezayir’de bir sömürgecilikten vazgeçme sürecini kabul etmek hata mıydı? Fransa her şeyden suçlu olamaz, ama ona karşı da çıkamaz. Fransa tarihini kabul eder. Hepsi bu..'

Evet, Sarkozy'nin ve bütün emperyalist güçlerin devamlı dillerine doladıkları insan hakları ihlalleri konusunda,  tarihdeki korkunç hadiselerden sadece müslüman olmayan toplumların haklarını takib eder duruma gelmeleri ve kendi yaptıklarını ise, medeniyet taşıyıcığılı gibi yaldızlı laflarla örtmeleri, yeni bir durum değil.. Hatırlayalım ki, Birinci Dünya Savaşı'nda, -sivil- müslüman kitlelerden en azından 5 milyon kadar insan katledilmişken ve  bunların hemen tamamının failileri de  emperyalistler ve onların yerli uşakları iken, bunların hatırlanması asla sözkonusu edilmez.. Çünkü bu, öldürülenler, emperyalistlerin hukuk anlayışına göre insan bile sayılmadıklarından, onların öldürülmelerinden dolayı bir insan hakkı ihlali sözkonusu değildir..

Bu bakımdan bugün Sarkozy'nin sergilediği vahşî mantık, gerçekte bütün emperyalistilerin ortak mantığıdır..  

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim