1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. “Küçük Güzeldir”, Küçük Kalmak Daha da Güzeldir
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

“Küçük Güzeldir”, Küçük Kalmak Daha da Güzeldir

A+A-

 

     Bonn doğumlu olan Alman asıllı Britanyalı iktisatçı Ernst Friedrich “Fritz” Schumacher (1911 – 77), dördü Almanca, dördü de İngilizce olmak üzere 8 kitap kaleme aldı. Kitapları arasında en meşhur olanı ve çok okunanı, ölümünden dört yıl önce yazdığı “Small is Beautiful” adlı çalışmasıdır. Osman Deniztekin tarafından Türkçe’ye kazandırılan bu çalışma, Cep Kitapları eliyle 1989 yılında “Küçük Güzeldir” adıyla basılmıştır.

 

     Batı dünyasının ekonomik yapısına ve kapitalist düzene eleştirel bir bakış getiren Dr. E. F. Schumacher’in bu çalışması, insanoğlunun bugün “ilerleme” olarak nitelediği pek çok şeyin aslında “ilerleme” olmadığını, hızlı sanayiîleşmenin ve piyasa rekabetçiliğinin başta çevre ve doğa olmak üzere birçok şeyi tahrib ettiğini, “daha çok kâr” arzusunun da insanlıkdışı çalışma koşullarına neden olduğunu savunmaktadır.

 

     Başından sonuna kadar Mahatma Gandhi’nin “yeryüzünün, her insanın gereksinimini doyuracak kadar verdiği, fakat her insanın açgözlülüğünü doyuracak kadar veremeyeceği” özdeyişi sarmalında kaleme alınmış olan bu kitap, hakikaten başarılı bir çalışmadır ancak kitabın işlediği konunun bu makalemizle ilgisi yoktur. Fakat buna rağmen yazıya bu kitaptan bahsederek başlamamızın sebebi, Schumacher’in bu kitabına verdiği isimdir.

 

     Dr. Schumacher’in bu kitaba neden bu ismi verdiği, doğrusunu söylemek gerekirse pek anlaşılır değildir. Belki de bu, tâ Taoist felsefeye kadar dayanan bir öğretiyi betimlediğinden veya bu söylemin 68 kuşağının attığı sloganlardan biri olduğundandır, ancak Schumacher’in bu ismin “patentini” almış olmasına cidden üzüldüm. Şayet yazar bu kitabına o ismi vermemiş olsaydı, ben şu anda okumakta olduğunuz makaleye “Küçük Güzeldir” adını verecektim. Zira bu ifade, bu makaleye en çok yakışacak olan başlık olacaktı.

 

     LİECHTENSTEİN: KÜÇÜK AMA HUZURLU, ETKİSİZ AMA GÜÇLÜ

 

     “Liechtenstein Üzerine Sosyolojik Anekdotlar” adlı bir önceki yazımızda, dünyanın en küçük 6. ülkesi olan bu minik Alp ülkesinin özelliklerini sıralarken, şöyle demiştik:

 

     “Liechtenstein küçücük olmasına ve dünya siyaset sahnesinde hiçbir gücü bulunmamasına rağmen, kendi içinde her türlü siyasî birliği sağlamış, ekonomik refahı ve kalkınmayı gerçekleştirmiş bir devlettir. Hem huzurlu, hem zengin, hem de adildir. Hukuk önünde herkes eşittir. Hiçbir kimse – yalnız vatandaşlar değil, göçmenler de dahil olmak üzere – etnik kökeninden, anadilinden, dîninden, inancından, düşüncesinden dolayı ayrıma tabi tutulmaz. Ayrıca halka tam bir özgürlük sağlanmıştır. Şiddete başvurmamak ve başkalarının huzuru8nu bozmamak şartıyla her türlü siyasî ve ideolojik düşünceyi savunmak, her türlü örgütlenmeye girmek serbesttir.

 

     Halk devlet için değil, devlet halk için vardır. İnsanlar özgürdürler. İsteyen kiliseye gider, isteyen camiîye. İsteyen başörtüyle okur, isteyen açık. Herkes kendi “-istan”ında yaşar ancak en güzeli, herkes BİRLİKTE yaşar ve hiç kimse yekdiğerinin varlığından rahatsız olmaz.”

 

     Liechtenstein’ın bu özelliğinden çıkarılması gereken birçok dersler vardır. Ancak bunu yapabilmeniz için, öncelikle “büyüklük” kavramından ne anladığımızı ortaya koymamız ve bilhassa bizim kültürümüzdeki kadim “büyük devlet” anlayışını sorgulamamız gerekmektedir.

 

     “BÜYÜK” OLMANIN ÖLÇÜSÜ NEDİR?

 

     “Büyük devlet” ve “küçük devlet” derken neyi anlıyorsunuz? “Büyük hareket / mekteb / örgüt / cemaat” olmanın kriterleri nelerdir? “Büyük insan” ve “küçük insan” olmanın ölçüsü nedir?

 

     “Büyük olmak”  durumunu belirleyen kriter, hacimsel ve şekilsel olarak fazla yer kaplamak mıdır, yoksa “içerideki” mükemmellik, ahenk ve denge midir? Nicelik mi yoksa nitelik mi? Kemiyet mi yoksa keyfiyet mi?

 

     Önce “birey”den başlayalım. Sizce “büyük insan” kimdir? Herkesten fazla uzun boylu, aşırı kilolu, XXL elbise giyinen ve 54 numara ayakkabı giyen, otobüse bindiği zaman iki kişilik bilet parası ödemek zorunda kalan insan mı, yoksa bilgili, kültürlü, aydın, ürettiği değerlerle topluma öncülük eden, kişilikli, ahlaklı, takva sahibi insan mı?

 

     Sizce “büyük hareket (veya mekteb, örgüt, cemaat, parti, teşkilat vs.)” hangi tür harekete denir? Her türlü siyasî, askerî ve ekonomik imkâna sahip, mücadele verdiği topraklarda hâkim rejimi sıkıntıya sokabilecek güce ve donanıma sahip, halkın tam desteğini arkasına aldığı gibi güçlü devletlerden silâh ve finansal destek de alan hareketler mi, yoksa üyelerinin dâvâlarında tam bir samimiyet içinde olduğu, kendi aralarında her türlü dayanışmayı ve kardeşliği sağlamış, kimsenin çalıp çırpmadığı, birileri sefiller gibi perişan haldeyken “üst tabakada” olanların kuştüyü yataklarda ve villalarda yatmadığı, hiç kimsenin kendisini ön plana çıkarmadığı ve herkesin “hareket merkezli” davrandığı, hiç kimsenin kendisini ve ismini hareketin / cemaatin önüne geçirmediği, en üsttekinden en alttakine tamamen samimî ve gönüllü insanlardan oluşan hareket mi?

 

     “Büyük devlet” kime denir peki? Dünyanın (veya bölgesinin) en güçlü ordusuna sahip ancak diğer ülkelerin kendisinden nefret ettiği, hiç kimsenin saldırmaya ve sınırlarını ihlâl etmeye cesaret edemediği fakat tüm komşularının kendisiyle kavgalı olduğu, bilmem kaç yüzyıllık devlet geleneğinin olmasıyla övünen fakat içeride kendi halkına karşı savaşan, kendi tebâsına karşı derin devlet, kontrgerilla gibi örgütlenmeler ve çeteler kurup kirli savaş yürüten, “işçi göçü” adı altında insanlarını başka ülkelere gönderen, gurbetçilerin yaşadığı ülkelerde bunların konuştuğu dilin “ikinci resmî dil / okullarda seçmeli dil” olması için çalışan ama kendi topraklarında milyonlarca insanın anadilini yasaklayan, kendi dili dışındaki bir dilin “ikinci resmî dil / okullarda seçmeli dil” olmasını tartışmaya açmayı bile “ihânet” olarak gören, Mevlânâ, Yunus Emre, Hacı Bektaş-ı Velî gibi şahsiyetlerin isimlerini ağzına almaya bile utanması gerekirken bu isimleri dilinden düşürmeyen ve fakat en ufak bir farklılığa, en küçük bir çeşitliliğe bile tahammülü olmayan, içi boş ve düşmanlıkları derinleştirmekten, terör ve anarşiyi körüklemekten başka hiçbir işe yaramayan ulusalcılık / millîyetçilik söylemlerini – Sabah gazetesi yazarı sevgili Umur Talu’nun o güzel ifadesiyle “içinde birey hakkının olmadığı bir millet sevgisi” – ayyuka çıkaran fakat milletin inancına, kültürüne, dînine, giyim ve kuşamına, örf ve an’anelerine karşı zerre miktarınca saygısı olmayan, elinde tuttuğu görsel ve yazılı organlar yoluyla milletin değerlerini sürekli olarak aşağılayan bir devlet, velev ki dünyanın en güçlü ordusuna, en zengin ekonomisine, en köklü devlet geleneğine sahip olsa da, toprak bakımından “dünyanın en geniş yüzölçümüne sahip ülkesi” olsa da, sizce bu devlet, “büyük devlet” midir?

 

     KEŞKE BİZ DE KÜÇÜK OLSAYDIK

 

     Liehtenstein, dünyanın en küçük ülkelerinden biridir. O kadar küçüktür ki, bırakın dünya haritasını, Avrupa haritasında bile yer almaz. Haritada, küçük bir nokta olarak işaretlenir.

 

     Liechtenstein o kadar küçük bir ülkedir ki, ülkenin en doğusundan en batısına YÜRÜYEREK 3 saatte ulaşırsınız. Bir tane bile şehri yoktur, topu topu birkaç köyden ibarettir.

 

     Sadece 32 bin kişi yaşıyor bu ülkede. Ülkenin toplam nüfûsu, Türkiye’deki bir ilçenin (ÖRNEK VERİYORUM: 28 Şubat tanklarının yürütüldüğü Sincan ilçesi) nüfûsu kadardır.

 

     Bırakın başka devletleri korkutmayı, kendi topraklarını koruyacak gücü bile yoktur. Tamamen savunmasız bir ülke olmasına rağmen bölgesinde ve dünyada hiç ama hiçbir devlet / ordu Liechtenstein’a saldırmaz. Çünkü herkes sever, sempatiyle bakar. Dünyada Liechtenstein’dan nefret eden, bu ülkenin zarar görmesi için beddûâ eden bir tane bile millet yoktur.

 

     Dünya siyaset sahnesinde hiç ama hiçbir gücü ve fonksiyonu yoktur. Dünya siyasetinde adam yerine bile konulmaz. Fakat kendi içinde her türlü siyasî birliği sağlamış, sosyal barışı gerçekleştirmiş bir ülkedir. Şiddete ve teröre başvurmamak şartıyla her türlü siyasî ve ideolojik örgütlenme serbesttir. Kimse kimsenin anadili yasaklamaz, kimse kimsenin inancını ve düşüncesini aşağılamaz, kimse kimsenin kıyafetiyle uğraşmaz. Hele hele devlet, hiç uğraşmaz. 

 

     Ülke idaresinde ne “cumhuriyet” vardır, ne de “laiklik”. İkisini de benimsememişlerdir. Cumhuriyet değil, prensliktir. Kanunları laik değildir, Hristiyanlık değerlerine dayanır. Bayrağında “haç” vardır. “Dîn ile devlet işleri biribirinden ayrılmalıdır” diyecek olan bir politikacıyı Liechtensteinlılar mecliste bile görmek istemezler. 25 milletvekili vardır ve hepsi de âîlesiyle birlikte düzenli olarak kiliseye gidip ibâdet eder. Ülkede yaşayan Hristiyanlar, Müslümanlar, her türlü dîn ve vicdan özgürlüğüne sahiptirler. İsteyen istediği kıyafetle okur, istediği kıyafetle çalışır.

 

     Ekonomik olarak gerçek bir refah toplumudur. Dünyanın en zengin ülkelerinden biridir. Devlet ne kadar zenginse, halk da o kadar zengindir. “Dünyanın (veya bölgesinin) süper gücü” olmakla övünen ve geniş mi geniş topraklara sahip diğer ülkelerde olduğu gibi “devlet 1. sınıf ama halk 3. sınıf” bir konumda değildir. Prensin, başbakanın mutfağında hangi yemek pişiyorsa, işçinin, ırgatın mutfağında da aynı yemek pişer.

 

     Keşke biz de böyle olsaydık…

 

     Keşke biz “büyük” olmasaydık, “anlı şanlı” olmasaydık, “bölgenin ağabeyi” olmasaydık. Keşke biz de küçük olsaydık.

 

     Keşke biz de sadece 32 bin kişi olsaydık. Ama hepimiz kardeş olsaydık, hukuk önünde eşit olsaydık, hepimiz bir arada yaşasaydık, hepimiz biribirimize karşı saygılı ve hoşgörülü olsaydık, kimse kimsenin kıyafetinden, dilinden ve inancından rahatsız olmasaydı.

 

     Keşke biz de küçük, küçücük bir ülke olsaydık. Kimse bizim gücümüzden korkmasaydı, uluslararası alanda hiçbir fonksiyonumuz olmasaydı ama herkes bizi sevseydi, hatta bize imrenseydi.

 

     Türk, Kürt, Laz, Çerkes, Arap, Gürcü, Ermenî, Alevî, Sünnî, Müslüman, Hristiyan, Yahudî, hepimiz huzur içinde yaşasaydık, hepimiz KARDEŞ olsaydık. Kimse kimseyle kavga etmeseydi, kimse kimsenin varlığından rahatsız olmasaydı kimse yekdiğerini kendisi için tehdit olarak görmeseydi. Topraklarımızda yüz yılık bir geçmişi bile olmayan laik – kemalist bir güruh, bu topraklarda binlerce yıllık geçmişi ve geleneği olan milletimizin başına musallat olmasaydı.

 

     Varsın dışarıya karşı zayıf olsaydık, güçsüz olsaydık, kimsenin gözünü korkutacak gücümüz olmasaydı. Ama içeride, kendi içimizde huzurlu olsaydık, mutlu olsaydık, barış içinde yaşasaydık. En önemlisi, ADALETLE yönetilseydik.

 

     Tıpkı Liechtenstein gibi.

 

     Bir sonraki yazımızda Avusturya’dayız.

 

     Mir freundlichen Grüßen.

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum