Krizler, vesayet rejiminin devamı için

11.07.2011 00:09

Reşat Petek

12 Haziran seçimlerinin sonuçları, halkın iradesinin anlamı, verdiği mesajlar yeterince tartışılamadan iki kriz gündeme oturdu.

CHP'nin yemin krizi ile BDP'nin Meclis'i boykotu. Boykot tartışılırken Başbakan Erdoğan yeni kabineyi açıkladı. Ustalık dönemi kabinesi ilk toplantısını yaptı, Meclis de çalışmalarına devam ediyor. Her ne kadar seçmenin yarısının oyunu alarak siyasal iktidarını güçlenerek yenileyen AK Parti, Meclis çoğunluğuna sahip olmanın rahatlığıyla yolumuza devam ederiz dese de bu iki sorun çözülmeden sağlıklı bir demokratik işleyişten söz edemeyiz. Her iki kriz, Türkiye'nin iki temel problemine dayanıyor: Vesayet rejimi ve Kürt sorunu.

Vesayet rejiminin devamını arzulayanlarla, millet egemenliğini ve demokratik hukuk devletini savunanlar arasında son ciddi kapışmanın 2007 yılında yaşandığını söyleyebiliriz. Cumhurbaşkanı seçim sürecine müdahale, 367 krizi, 27 Nisan bildirisi, AK Parti kapatma davası birbirini takip etti. Hukuka ve demokrasiye yapılan gayri meşru müdahalelerden iktidar devşirme hesaplarının 2002 yılından itibaren nasıl planlı bir şekilde sürdürüldüğü, 2007 yılında başlayan Ergenekon soruşturmalarıyla gün yüzüne çıkmaya başladı. Hiç şüphesiz 27 Nisan bildirisine hükümetin verdiği cevapla herkese ve her kuruma hukuk devleti ve demokrasi verilmesi, askerin Başbakanlık'a bağlı olduğu vurgulanarak sorumluluğunun hatırlatılması, vesayetçileri şaşkına çeviren bir dik duruştu. Darbe günlükleri, Sarıkız, Ayışığı, Eldiven, Yakamoz adlarıyla hazırlanan kaos oluşturma, darbeye zemin hazırlama planları, Karargah Evleri adıyla ordu içinde oluşturulan cuntalar ve Balyoz Darbe Planları yargı kıskacına alındı, soruşturma ve kovuşturma süreçleri başlatıldı.

Yemin krizi NEYİ AMAÇLIYOR?

CHP bu süreçte Ergenekon sanıklarının avukatlığına soyundu. Eski Genel Başkan Deniz Baykal, her fırsatta Silivri'de tutuklu Ergenekon sanıklarına destek verip selam gönderirken, kaset operasyonuyla gelen Kılıçdaroğlu ise üye olmak için Ergenekon'un adresini sormaya başladı. Ergenekon'a üye oldu mu bilmiyoruz ama iki Ergenekon tutuklu sanığını seçilebilecekleri yerden aday listelerine yerleştirerek milletvekili seçilmelerini sağladı. Şimdiki krizin sebeplerinin iyi anlaşılması için adaylık sürecinde konuşulanları bir hatırlayalım. Ergenekon ve Balyoz sanıklarının yargılandıkları suçlar itibarıyla milletvekili seçilseler bile milletvekili dokunulmazlığından yararlanamayacakları, tahliye edilmeyebilecekleri, bu nedenle Meclis'e giremeyecekleri gündeme geldiğinde, hukukçu kurmaylarıyla birlikte Kılıçdaroğlu, 'Mahkemeler nasıl karar verir bilemeyiz ama verilen karara herkes saygı gösterecek.' diyordu. Verdiği sözlerin arkasında durmamakla anılır hale gelen Kılıçdaroğlu, bu sözünün de arkasında duramadı. Seçimlerden sonra söylemini değiştirdi. Tutuklu arkadaşları tahliye olmadıkça yemin etmeyerek arkadaşlarına destek vereceklerini açıkladı. Hatta Meclis'e giren, yemin eden MHP'yi de arkadaşlarına ihanetle suçladılar.

Bugün 'yemin krizi' olarak tarihe geçecek olan CHP'nin Meclis'e gelmekle birlikte milletvekilleri çağrıldığında kürsüye gidip yemin etmeyerek başlattıkları krizin sebebi, vesayet rejiminin devamı için silahlı terör örgütü kurmak, yönetmek, eylemlerde bulunmak, TBMM'yi yok etmek, hükümeti devirmek suçlarıyla yargılanan tutuklu sanıkların tahliye edilmemeleridir. Yasama, yürütme, yargı erklerinin ayrı olduğunu, Başbakan'ın veya TBMM'nin yargıya emir ve talimat vermesinin hukuk devletinde mümkün olmadığını çok iyi bilen CHP, Meclis çalışmalarını engelleme girişimiyle soruna çare bulunamayacağını da bilmektedir. Öyleyse neden kriz çıkarıyor? İşin esası CHP, egemenliğin tamamen millette olacağı, vesayetin tarihte kalacağı sürece esas teşkil edecek yeni Meclis'in anayasa çalışmalarına engel olmak istemektedir. Bunun başka izahı yoktur.

İstenilen, Yassıada yargısı mı?

Tarafsız ve bağımsız yargıyı dilinden düşürmeyenler, yargıya talimat verilerek Ergenekon ve Balyoz sanıklarının tahliye edilmesini ister hale gelmişlerdir. CHP zihniyeti, vesayetçi zihniyet, esasen mahkemelere talimat vermekte mahirdir. Yassıada'da kurulan sözde mahkemenin başkanı, 'Sizi buraya tıkan güç böyle istiyor.' diyerek aldığı talimatlarla Menderes ve arkadaşlarının idamına imza atarken onları alkışlayan zihniyetin kalıntıları 12 Haziran seçimleri sonucu halkın iradesiyle oluşan Meclis'in açılışında, darbe dönemi özlem ve övgülerini ifade etmekten geri durmamışlardır. 28 Şubat sürecinde brifing verdikleri hakim ve savcılardan sözde irtica tehlikesine karşı taraf olmalarını isteyenlerin de tarafsızlık sütresi arkasına gizledikleri aynı anlayıştır. Ergenekon soruşturmasında ses kaydıyla gündeme gelen bir emekli generalin, '...savcı kim oluyormuş, savcıyı çağırır şöyle şöyle yapacaksın diye talimat verirdik o da aynısını yapardı... gönderirim inzibatları GATA'dan aldırırım, ben komutan olacağım da...' diye devam eden anlayışı bugünlerde sanık sandalyesinde. CHP de önce sanık iki milletvekilini tahliye ettirmek, arkasından da tüm Ergenekon ve Balyoz sanıklarını kurtarmak için yemin krizini sürdürmekte kararlı görünüyor.

BDP samimiyet testinde

Meclis'i boykot eden BDP, boykotunun sebep ve saikleri itibarıyla CHP'den farklı olsa da çözümün değil sorunun bir parçası olma durumuna düşmüştür. Geçmişin yanlış politikaları ve 1982 Anayasası'ndan kaynaklanan sorunları çözme ve yeni anayasa yapma gayretinde olan AK Parti iktidarını, sorunun kaynağı gibi görme/gösterme bir yanılgı olarak değerlendirilecek kadar masum görünmüyor. Siyasî güçlerini seçmen iradesine dayandıracakları yerde, her defasında sokağı, dağı, şiddeti arkalarına alan, tehdit içeren açıklamaların kabul görmesi mümkün değildir. En temel haklar, en tabii talepler yeni anayasa ile çözüme kavuşturulabilecek iken Meclis'i boykot ve son günlerde terörist saldırıların artması, yeniden yüreklere acıların düşmesi, çözümü istemeyen odakların BDP'yi siyasî mücadeleden uzaklaştırıyor mu sorusunu gündeme getiriyor. Bu soruya hayır cevabını veriyorlarsa, BDP'nin boykotu bırakması ve tahriklerden vazgeçmesi gerekiyor.

BDP'nin boykotu da iki sebebe dayanıyor. Birincisi Diyarbakır'dan milletvekili seçilen Hatip Dicle'nin milletvekilliğinin iptal edilmesi, ikincisi de KCK davasından tutuklu milletvekillerinin tahliye edilmemeleri. Meri hukuk sistemi içinde meseleye bakıldığında tutuklu milletvekili sorunu yargı makamlarının takdirinde olan bir konu olup yargıya baskı veya boykot ile çözülebilecek bir problem olmadığı, tutuklu milletvekillerinin yargılandıkları suçların yasama dokunulmazlığı kapsamında değerlendirilerek meseleye çözüm aranması önerilerinin siyasî bir çözüm olarak ancak Meclis'te gündeme getirilmesi gerektiği açıktır. Hatip Dicle'nin durumu ise daha farklıdır. Seçilmeye engel kesin mahkûmiyetine rağmen mahkûmiyetini gizleyerek aday olması Hatip Dicle'nin hem hukuken hem de etik olarak doğru olmadığı, YSK'nın da kesin seçilme engeline rağmen Hatip Dicle kararını seçimden önce vermek yerine seçimden sonraya bırakması sorunu içinden çıkılmaz hale dönüştürmüştür. YSK'nın kararı hukuka uygun olsa da zamanlaması yanlıştır. Bu yanlışlık meseleyi sadece seçilme hakkıyla ilgili olmaktan çıkarmış, seksen bin seçmenin oy hakkı, seçme hakkıyla ilgili hale getirmiştir. Devlete ve organlarına güvenerek oyunu kullanan vatandaş kendini aldatılmış hissetmektedir. YSK kararları kesin olduğu için bu probleme hukukî çözüm bulunması da kolay değildir. Anayasa Mahkemesi de Dicle'nin avukatlarının başvurusunu görev alanında görmediği için reddetmiştir. Çözüm yine siyasîdir. Mekânı da TBMM'dir. Hukuka uygun olmasına rağmen kamu vicdanını rahatsız eden ve meşruiyet tartışmalarını hep gündemde tutacak bu sorunun çözümü için Diyarbakır milletvekillerinin tümü bir araya gelerek istifa etmeleri halinde Diyarbakır'da seçimlerin yenilenmesiyle bu sorun aşılabilecektir. Yenilenme safhasında Hatip Dicle'nin yasal engeli olduğu için aday olamayacağı ancak onun yerine başka bir bağımsız aday gösterme imkânı olduğu da konuşulmalıdır.

Dokunulmazlık kapsamı, istisnaları, ifade hürriyeti kapsamında yeniden yapılacak düzenlemeler ise yeni anayasa çalışmaları döneminde, sağlıklı çalışan ve uzlaşma arayan bir parlamentonun görevi olacaktır. Seçime katılımın ve temsilin bu kadar yüksek olduğu bu Meclis, konuşarak, görüşerek, uzlaşarak üstesinden gelmeli ve kurucu meclis gibi çalışarak yeni anayasa çalışmalarını başlatmalıdır.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim