“Kral Tanrı” Olarak Allah

21.11.2011 11:52
“Kral Tanrı” Olarak Allah
Asım Öz, bu haftaki kitap kritiğini İletişim Yayınları'ndan çıkan bir kitapla sürdürüyor: "Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı"

Halil Hacımüftüoğlu Kur'an’daki kelimelerin etimolojilerini, sonradan aldıkları veya kaybettikleri anlamları ve aralarındaki muhtemel bütünlükleri ama aynı zamanda bu kelimelerin ve kavramların çevirilerini yapmaya çalıştığı Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı adlı çalışmasında Allah’ın krallığı (melekût/mulk) meselesini ele alıyor.

Kitabı Asım Öz, sitemiz okurları için değerlendirdi:

“KRAL TANRI” OLARAK ALLAH

Asım Öz / Haksöz-Haber

Kur’an ile Allah arasında temel ve karşılıklı bir ilişki mevcuttur. Kur’an’ı anlamak için Allah’ı iyi tanımak, Allah’ı iyi tanımak için ise Kur’an’ı iyi anlamak gerekliliği bu temel ilişkinin işleyişini göstermesi bakımından önemlidir. Melik, rabb, hudâ, rahmân ve rahîm vb. sıfatlar Allah’ı ve Kur’an’ı tanıtmada önemli bir role sahiptir. Belki bu yüzden çağdaş Müslüman düşüncenin önde gelen kalemlerinin çoğu bu kavramlara odaklanan müstakil çalışmalar kaleme almışlar, almasalar bile yazdıkları diğer eserlerinde bu meselelerde güçlü bir yorum hattı meydana getirmişlerdir.

Allah’ın rab oluşu hakkında doğrudan ve dolaylı epey çalışmalar yapılmış olmasına karşın Allah’ın el-melik oluşu üzerine yapılan çalışmalarda el-melik sözcüğü bazı istisnalar hariç çoğu zaman hiç çevrilmeden çevrildiğinde ise mutlak egemen/hakim olarak çevrilmiştir. Allah’ın mutlak egemenliğini belirten mulk/melekût kavramından hareketle Kur’an’da ‘Allah’ın Krallığı’ kavramının yer alıp almadığı meselesi Allah’ı tanımak için üzerinde durulması gereken konulardan biridir.

Allah’ın Krallığı

Konuya kısmen temas eden çalışmalarda Kur’an’da Allah’ın bir krala benzetildiği dolayısıyla bununla alakalı kelimelerin ve ifadelerin mecaz/temsilî olduğu açıkça belirtiliyor veya ima ediliyordu. Öte yandan benzer betimlemelerin İslam öncesi haniflerde bulunduğunu İzutsu’nun Kur’an’da Tanrı ve İnsan adlı çalışmasında da görmek mümkün. İzutsu cahiliye çağında var olan haniflikte Tanrı’nın bir ‘kral’ olarak algılandığını ‘hanif’ şair Ebu’s- Salt oğlu Umeyye’nin şiirlerinden hareketle ortaya koymaya çalışır. Izutsu, çalışmasında bu şairin şiirlerinin ana temasını şöyle açıklamaktadır: “Bu dünyanın merkezinde yalnız bir tanrı vardır. Bu tanrı var olan her şeyi idare eder. Onun Allah dediği bu tanrı kavramının etrafında, O’nun mülkü ve saltanatı hakkında Kitab-ı Mukaddes’in düşüncesini görmekteyiz. Tanrı göz kamaştırıcı bir nur perdesi içinde ‘yalnız ve tek olarak’ tahtında oturuyor. İnsan gözü, tanrıyı kuşatan bir nur perdesini geçip uluhiyet varlığını göremez. Işık perdesi, mukaddes gök melekleriyle kuşatılmıştır.

kral-tanri-allahin-kralligi_iletisim_halil-hacimuftuoglu.jpg
Halil Hacımüftüoğlu, Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı, İletişim Yayınları, 2011, 280 sayfa.

Allah’ın krallığı (melekût/mulk) konusu bizde pek bilinmez. Bilinse bile üzerinde durulmaz ve birer ayrıntı gibi geçiştirilir. Ancak Halil Hacımüftüoğlu bunun aksini savunmakta. Açık konuşmak gerekirse; mulk/melekût kavramının birçok konuyu açıklamakta ve problemleri çözmekte bizlere yeni ufuklar açmakta olduğunu düşünmektedir. Gerek Kur’an’da gerekse rivayetlerde sözü edilen krallığa ilişkin bir bilginin olup olmadığı yahut mülk kavramının bu şekilde yorumlanıp yorumlanamayacağını araştıran Halil Hacımüftüoğlu, Kur’an’daki kelimelerin etimolojilerini, sonradan aldıkları veya kaybettikleri anlamları ve aralarındaki muhtemel bütünlükleri ama aynı zamanda bu kelimelerin ve kavramların çevirilerini yapmaya çalıştığı Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı adlı çalışmasında ele alıyor: “Gerek Kuran’da gerek rivayetlerde bahsedilen Allah, bir krala benzetilmesi bir yana, her şeyiyle; adı, namları, sanları (unvanları), sıfatları, hasletleri, değişik özellikleri, krallığı, başkenti, evi (sarayı), tahtı, bağları, bahçeleri, has bahçeleri, erzak ambarları, su sarnıçları, arşiv depoları, zindanı; kulları, köleleri/halayıkları, işçileri, memurları, hizmetçileri, kâtipleri, ‘Yüksek Konsey’i, elçileri, habercileri, ulakları, kolluk kuvvetleri, askerleri/orduları, hafiyeleri, tebaası; vergileri, yargısı, töresi/kanunları, fermanları, adaletnameleri, törenleri... ile baştan ayağa bir kral olarak tanıtılmaktadır.

Yazar yapmış olduğu çalışmada, bu kavramların doğrudan veya dolaylı olarak bir bütünlük/tablo oluşturduklarını, dolayısıyla krallığın kısmen değil, tamamen Kur’an’daki kavram sistemini izah ettiğini gördüğünü ifade etmekte ve şu yargıya varmaktadır: “Çoğu ilahiyatçı ve dindar kimse ‘Tanrı’nın Krallığı’ algılamasının sadece Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta var olduğunu düşünür. Hâlbuki İslam’da da en azından Yahudilikte ve Hıristiyanlıkta olduğu kadar ‘Tanrı’nın/Allah’ın Krallığı’ algılaması vardır ve de önemlidir. Çünkü tarih boyunca ‘Tanrı/Allah’ kendisini her zaman bir ‘kral’ olarak tanıtmıştır. Hatta denebilir ki, Kuran’da ve İslam’da doğrudan veya dolaylı olarak bu algılama ile ilişkisi olmayan hiçbir kavram yoktur. Ne var ki, ‘Allah’ın Krallığı’ algılaması özellikle son yüzyıllarda büyük ölçüde gözden kaçırıldığından ve günümüze kadar da bunun farkına pek varılamadığından dolayı gereği gibi araştırılmamış ve işlenmemiştir.” Diğer taraftan bu kelimelerin ve ifadelerin birkaç istisna dışında çoğunun gerçek anlamda kullanıldığı sonucuna da varmakta. Çalışmanın dili ve ifade etmek istediği meram noktasında ise birtakım sıkıntıların olduğu inkâr edilemez. Mesela “Kuran ve rivayetlerde ortaya konulan monarşik yapıyı tanımlamak” ifadesi bunlardan biridir. Kitabın Bertrand Russel alıntısıyla başlaması ve sıklıkla bilimsel yöntem vurgusu yapması da anlam odaklı bir çalışma için büyük bir kusur olarak anılabilir. Öte yandan âhâd haberler de dahil olmak üzere bütün sahih rivayetler Kur’an gibi temel yazılı kaynaklar olarak kabul edilmiştir.

Yazarın söz konusu çalışmayı yapmasındaki temel amacı, özellikle 610-632 yılları arasında diğer bir deyişle Allah Elçisi Muhammed (sav)’in ‘habercilik (en-nubuvveh)’ ve ‘elçilik (er-risâleh)’ görevlerini ifa ettiği zaman dilimi içinde Kur’an’da ve rivayetlerde yoğun bir şekilde ortaya konulduğunu düşündüğü ‘Allah’ın Krallığı’ algılamasını bir bütün halinde tasvir etmektir. Kur’an’da geçen melik’i ‘kral’ yerine ‘hükümran’, mulk/melekut’u ‘krallık’ yerine ‘hükümranlık’ şeklinde tercüme etmenin veya hiç tercüme etmeksizin olduğu gibi bırakmanın yanlış olduğunu düşünen yazar, Kitab-ı Mukaddes’te geçen ‘Tanrı Krallığı’ algılamasına Allah ve elçisi tarafından hiçbir itirazda bulunulmadığını özellikle belirtmektedir.

Kur’an’da ve rivayetlerde zikredilen yüz, göz, iki el, parmak, avuç, ayak, gölge, suret, sağ el gibi kelimelerin gerçek anlamlarıyla mı yoksa mecaz anlamlarıyla mı kullanılmış olduğu Müslümanlar tarafından çokça tartışılmıştır. Genellikle bu ifadeleri mecaz olarak algılama yönündeki eğilimin felsefe ve kelam ilminden kaynaklandığını belirten yazar kendi kanaatinin birkaç istisna dışında genellikle bu ifadelerin ve kelimelerin gerçek anlamda kullanılmış olduğunu belirtmekte ve selef bilginlerinin takınmış olduğu tavrın tamamen olmasa da genellikle makul bir tavır olduğunu düşünmektedir.

Kavramlara Yapılan Vurgu

Kitapta geçen alıntılardan bir kısmı ve krallık babında ortaya konan ifadelerin aktarıldığı kaynaklar bir yana bırakılırsa çalışmada üzerinde durulması gereken temel husus kavramlara yapılan vurgudur. Bunun için Kur’an’ın vahyedildiği toplumun sözlü kültüre dayanan zihin dünyasını merkeze alan yazar, bu toplumdaki insanların zihinlerinin modern toplumlardaki kadar farklılaşmadığını ve parçalanmadığını ifade etmektedir. Bu düşünceyi ortaya koyan şu ifadeler dikkate değer: “Kuran’ı anlama teşebbüsünde farkında olmaksızın yapılan büyük hatalardan biri, onu modern kavramlarla ve modern zihniyetle ele alarak algılamaya çalışmaktır. Bu, aslında eski doğu kültürlerini veya onların kutsal metinlerini inceleyen bilim adamlarının genellikle düştüğü bir hatadır. Hâlbuki yapılacak en doğru şey Kuran’ı kendi dünyası ve zamanı içinde algılamak ve açıklamak olmalıdır. Öte yandan Kuran’da ve rivayetlerde kullanılan ‘Allah’ın Krallığı’ ile ilgili sözcükler/şifreler ilahiyat geleneğimizde genellikle bilinçli veya bilinçsiz olarak ve bazı endişelerle hiç çevrilmemiş/deşifre edilmemiş yani olduğu gibi bırakılarak bir yerde konuyu izah etmeye vesile olacak kanıtlar karartılmıştır. Biz ise buna mahal vermemek için, çalışmamızda ele aldığımız sözcükleri ve kavramları, bir bütünlük ve insicam içinde; birbirlerini tamamlayacak tarzda Türkçeye çevirmeye çalıştık.

Kur’an’da Allah’ın somut durumlar üzerinden anlatıldığını işaret eden Suat Yıldırım Kuran’da Uluhiyyet (1997) kitabında şöyle der: “Kuran, Tanrı’yı büyük çeşitlilik gösteren nitelikler ve özelliklerle tanıtmaya büyük önem verir. O, Allah’ı tanıtırken teolojik veya felsefi bir amaç gözeterek, onun hakkında bir takım soyut nitelikler sıralamaz. İnsanların kavrayacağı ölçüde insanların ifadelerinde bulunan sözcükleri ödünç imajlar biçiminde kullanarak (istiare yaparak) Allah’ı gösterir. Tanrılığın sonsuz yönlerini ortaya koyan bu nitelikler ve özelliklerle Allah’ı tanıtmak, onu soyut kavramlarla anlatmaktan daha etkin bir yoldur. Allah’ın niteliklerinde ve özelliklerinde olumsuzlama; ‘ne olmadığı yönü değil, ispat; ‘ne olduğu’ yönü hâkimdir. Bu da, insan anlayışının yapısının özelliklerinden ileri gelmektedir. İnsanlık normal olarak varlıksal alandan bilgi edinmeye mecburdur.

Allah’ın Felsefi Olarak Algılanması

Yukarıda sözünü ettiğimiz felsefenin Müslüman dünyaya girmesinden sonra başta Allah olmak üzere İslam’la ilgili kimi hususların farklı biçimde anlaşılmaya başlanışı üzerinde duran Hacımüftüoğlu, günümüz ilahiyatçılarının bu kırılmanın pek farkında olmadıklarını da belirterek şöyle demektedir: “Günümüz ilahiyatçılarının pek farkında olmadığı şey Allah’ın, felsefenin İslam dünyasına girmesinden sonra felsefi bir tarzda algılanmaya başlandığıdır. Allah, lâfzen olmasa bile manen, başka bir deyişle tamamen Kuran’da ve sağlam rivayetlerde sunulan kendi idealitesi ve realitesi içinde değil, büyük ölçüde onu felsefi bir tarzda algılamaya çalışan düşünürlerin çeşitli idealleştirmeleriyle sunulmaya çalışılmıştır.” Bunun öncesinde özellikle Allah Elçisi Muhammed devrindeki Müslümanların çocuk gibi safça ve doğal düşünen insanlar olduğu bundan dolayı da felsefi bir akıl ve mantıkla Allah’ı tasavvur etmediklerini belirtir. Felsefi aklın ortaya koyduğu kavramları ve inanç üzerindeki olumsuz etkileri üzerinde duran yazar İbn Rüşd’ün Faslu’l-Magâl kitabında yapmış olduğu gibi Kur’an’dan delil getirerek din ve felsefeyi uzlaştırmaya çalışmanın sağlıklı bir zemini bulunmadığını çünkü birtakım kavramların benzerliğinin iki kavram dünyasının aynı olduğu anlamına gelmeyeceğini belirtiyor. Müslüman dünyadaki filozofların ve kelamcıların Allah’ın hiçbir şeye benzemezliği şeklindeki ilkeyi oluşturmaları daha önce mevcut olmayan bir sorunu bizzat oluşturmalarına neden olmuştur. Allah hakkında doğrudan şöyledir veya böyledir türünden Kur’an ifadeleri bir yana bırakılarak felsefi bir Allah telakkisi oluşturulmuştur. Felsefe ile dinin Tanrı algısındaki farklılığı ise şu şekilde ortaya koyar: “İbrahimi dinler yaşayan, aktif, insan ve tabiatla sürekli bir ilişki içinde bulunan bir Tanrı tasavvuruna sahipken, filozoflar Tanrı’nın münezzeh olduğu öğretisinden hareketle onun hakkında olumlayıcı hiçbir yüklem kullanmamaya özellikle dikkat ederler. Aslında felsefenin aksine tek Tanrı inancına dayalı herhangi bir din ve teolojik sistem Tanrı’nın bilinebileceğini ve hakkında olumlu yüklemler kullanılabileceğini kabul etmek durumundadır. Nitekim Kuran’da ve rivayetlerde Allah için kullanılan olumlu yüklemlerde ve sıfatlarında görmek mümkündür.” Bu yüzden yazarın, felsefi ve kelami Allah algılamalarının bir gelişme mi, yoksa bir dönüşme mi olduğu üzerinde düşünülmesi gerektiğini özellikle vurguladığını belirtelim.

Felsefe ve kelam ilmi öncesinde Kur’an ve rivayetlerde var olan Allah algısını ortaya koymaya çalışan Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı kitabı Augustinus’un Tanrı Devleti (De Civitate Dei) adlı eserinde yaptığının tam tersini yapmaya gayret eden bir eser. Augustinus, söz konusu eserini Pagan Roma dinine ve Stoa felsefesine karşı Hıristiyanlığı savunmak için kaleme almıştı. Felsefi dil onun argümanlarının başat ve vazgeçilmez öğesiydi. Bundan dolayı felsefe ile vahiy bağdaştırılmaya çalışılmıştı. Felsefe ve kelam ilmi sonrasında oluşan Allah algılamalarını göz ardı etmeyen Halil Hacımüftüoğlu’nun Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı kitabı ise 610- 632 yılları arasında Kur’an’da ve rivayetlerde yoğun bir şekilde ortaya konulan Allah anlayışını ortaya koymaya çalışmıştır.

Kısaca söz konusu çalışma bazı karanlık ve ihtilaflı noktaları aşmak için önümüze bir resim koymakta ve elimize bir harita vermektedir. Kur’an’da ve İslam’da doğrudan veya dolaylı mulk/melekût ile ilişkisi olmayan hiçbir kavramın bulunmadığını savunan Kral Tanrı: Allah’ın Krallığı kitabı önemli tartışmalara sebep olacak nitelikte bir ‘ilk’ çalışma. Tabii ‘mücessime’ suçlamasını da göze alarak. Mesela günümüzde telaffuz edilmesi ‘küfür’ gibi algılanan bir gerçeği teslim etmek gerektiğini belirtiyor yazar: Yerleşik algılamanın aksine Allah ister insanların yanı başında, ister göklerin zirvesinde olsun görünmeyen bir insan suretinde algılandığı zaman Kur’an’daki ve rivayetlerdeki anlaşılma problemlerinin büyük oranda aşılmış olacağını söylüyor.

 

  • Yorumlar 3
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim