Kötümserler kulübünün 2012 notları

28.12.2011 00:28

Süleyman Seyfi Öğün

Muhasebeleştirme, kapitalist iş ya da işlemlerin rasyonel akışını sağlamak adına geliştirilen modern bir alışkanlıktır.

Özellikle Haçlı Savaşları vesilesiyle Doğu Akdeniz ticareti 12. yüzyıldan itibaren bir canlanma göstermişti. Bu canlanma aşağı yukarı 4 asır devam etti. 16. yüzyılda ise sıklet merkezi Atlantik dünyası olmuş ve bu kadim ticaret ağı da parlaklığını kaybetmeye başlamıştı. Ama eski dünya içinde mütalaa edilmesi gereken Doğu Akdeniz ticareti tarihe veda ederken, Atlantik merkezli kapitalizme kendi geliştirdiği bazı muhasebe tekniklerini de hediye etti. Bu teknikler, karmaşık bütçelemelere doğru evrilerek kapitalist ilişkilerin kayıt dünyasında merkezî bir yere oturdu.

Muhasebeleştirme sadece işlemsel düzeyde kalmadı. Kapitalist ilişkilerin içinde bireylerin de günlük hayatına girdi. Modern birey, muhasebeyi hayatının her alanına taşımayı beceren bir kişiliktir. Sadece gelirleri ve giderlerini, aktifleri ve pasiflerini bütçeleştirmek için değil; doğrular yanlışlar cetvelleri olarak tümüyle hayatını muhasebeleştirmek adına yapar bunu. Her muhasebeleştirmenin sağladığı bir imkân da, geleceğe dair bir yansıtma imkânıdır. Yani sağlam bir muhasebeleştirme en kabaca söylendiğinde insanın önünü görmesini sağlar.

Modern kültür kendi muvakkithanelerinde bireylere muhasebeleştirme vakitleri geliştirir ve bunları cümle insanlığa armağan eder. Yılbaşları bunun en bilinen örnekleridir. Ama garip olan husus, rasyonellik olarak ortaya konulan süreçlerin yine modernliğin kültürel tornalarında mistikleştirilmesidir. Bu da esas ve kaçınılmaz olarak bir zihin bulanıklığı doğuruyor. Mesela 2011'in muhasebesini rasyonel olarak yapmak başka bir şeydir; bu işi kadim Maya efsanelerine bulamak başka bir şey. Her tarzı ile "Binyılcılık" yaşadığımız süreçleri muhasebeleştirmek de önümüzü görmeyi engelleyen bir körlüktür. Kestirmeden söyleyelim; kıyametin izini Maya takviminden sürmek en hafif karşılığıyla insan aklına karşı işlenmiş bir suçtur. Kıyamet gaybî bir bilgidir. Modern astro-fizik evrenin genişleyerek ya da büzüşerek kendi sınırına ulaşıp yok olacağını artık daha kesin bir dille bize söylüyor. Bu da kıyametin ne zaman ve ne şekilde olacağını sahib-i aslisine bırakmak için iyi bir fırsat ve gerekçedir. Şunu bilelim ki, 2012'de kıyamet olacaksa bile, bu herhalde Maya takviminden hareketle olmayacaktır.

KÜÇÜK KIYAMETLER

Üzerindeki mistik etkileri bir tarafa iterek muhasebeleştirme yapmak her şeye rağmen zihin açıcıdır. İllaki kıyamet senaryolarında ısrarlıysak, o zaman küçük kıyametleri konuşmak daha doğru olur. Buradaki küçük vurgusu küçümsemek adına değildir. Burada kastedilen, işin teolojik boyutunu layıkına havale ederek, sadece insanın insan için kopardığı kıyametleri odağa almaktır. Küçük kıyametler itibarıyla 2012 hayli düşündürücü gelişmelere gebe gözüküyor. Üstelik uzaklarda bir yerde değil, hemen burnumuzun dibinde, Bereketli Hilal'de kopacak muhtemel kıyametleri düşündüren gelişmeler bunlar. 2012 Irak'ta yıllar sürmüş Amerikan işgalinin sona erdiği ve bu gücün çekildiği noktada bölgenin üç pivot gücü, Türkiye, İran ve İsrail, çok bilinmeyenli bir denklemde, kendi değişkenlerinin ağırlığını artırmaya gayret ediyor. Bu giderek kördüğüm haline gelen bir gelişme ve denklemin nasıl çözüleceği belli değil. Bu manada küçük kıyametin nam ve hesabına yazılabilecek çok alamet zuhur etmiş vaziyette. Ani bir tırmanma ve ardından sonucunun kime yarayacağı meçhul bir kıyametten bizi koruması için Esirgeyici'ye dua etmek ve karar alıcılara feraset ve basiret dilemekten başka bir yol gözükmüyor. Çözümsüzlük ve kilitlenme ise bölgede muhtemel olankıyametin bir başka yüzü. Bu kapanmaya yol açacak ve Bereketli Hilal'in iklimini kurutacak. Uzaması bereketsizlik doğuracak. Bu hilal kıvamlı coğrafya yüzyıllar boyu her türüyle canlı alışverişlerin coğrafyasıdır ve kapanmak, gettolaşmak bu kıvama hiçbir şekilde yakıştırılamaz. Galiba bu muhtemel kıyameti önlemenin yolu, üç pivot gücün kendi içindeki mutlak yadsıyıcı siyasal kadroları geriye çekip daha uzlaşmacı olan unsurları ön plana koymasından geçiyor.

2012 Avrupa Birliği'nin hayrına geçecek gözükmüyor. Avrupa artık bir birlikten ziyade, birlik adına bir şeylerin yukarıdan aşağıya dayatıldığı bir yeni yapılanmaya doğru gidiyor. Ulusal iradeye ait, bir zamanlar devredilemez olduğuna inanılan egemenlik haklarının karşılıklı anlayış, hoşgörü ve eşitlik prensibi üzerinden bir birliğe devrinde mesele yoktur. Mesele, birliğin içinde avantajlılar ve dezavantajlılar ayırımının baş göstermesi ve sözü edilen devredilmiş egemenlik haklarının, avantajlıların diğerlerine ağır maliyetli programları kabul ettirmesi doğrultusunda kullanılmasıdır. Avrupa artık her zaman olduğundan daha fazla Almanya demektir. Bu, Avrupa idealinin kırılması ya da sapması anlamına geliyor. Milliyetçi dalgaların etkisini gidermeye adanmış birlik, tam da milli bir odağın egemenliğini artırıyorsa bu işten ne anlaşılması gerektiği sorulmaz mı? 2012 yılının Avrupa'yı Avrupa yapan feodal arka plana duyulan özlemlerin biraz daha galebe çaldığı bir yıl olarak geçeceğini düşünüyorum. Bu bunalımlı yılların özellikle Doğu Avrupa ve Balkanlar'da beklenmedik gelişmeleri tetikleyebileceğini de hesaba katmak gerekir.

2012'nin küreselleşmeci neo-liberal söylemin dayattığı beklentilerin biraz daha geri çevrildiğini gösterecek olaylara gebe olduğunu düşünüyorum. Milliyetçilik biraz daha baskın bir dil haline gelecek gözüküyor. Yedek işgücünün ya da işsizliğin yaygınlaşması, göçmen işgücünün yerli işgücüyle rekabet ettirilmesi milliyetçi davalaşmaları bileyecek; kültürel hassasiyetlerin siyasallaşması biraz daha kolaylaşacak; partilerin yabancı ya da ötekiler üzerinden yürüttüğü konvansiyonel siyasetler her zaman olduğundan biraz daha belirleyici olacak gözüküyor. Bu da siyasal körleşmeyi ya da akıl tutulmasını derinleştirecektir. Öte yandan devlet bütün azametiyle geri dönüyor, dedirten gelişmeler yaşayacağız. Kısacası yeni devletçiliğe geçiliyor; ya da yine devletçiliğe dönülüyor. Bu iki türlü olabilir. Bir tanesi, neo-liberal politikaların sahipsiz, yersiz, yurtsuz bıraktığı kütleleri yeniden sahiplenmek olarak; diğeri ise onları daha da yersiz yurtsuz ve sahipsiz kılmak için. Her ikisi de devletin ya da kamusal güçlerin, üzerinde yükseldikleri patrimonyal değerler itibarıyla gündeme gelecektir. İlkinde "iyi", ikincisinde ise "kötü" babayla; ama her iki durumda da babayla karşılaşacağız. İlki -daha sonra nasıl fatura edilir bilmiyorum- yaraları sarmaya dönük olarak himayeci şefkate; ikincisi ise yeni iktisadi akıl emperatifleri üzerinden önce acı reçetelere, ilaçları yutturmakta zorlanırsa da sopaya davranacaktır. Ama dünyadaişsizlik ve desteksizlik artık işbağ noktasına geliyor. Bu da 2012 yılı itibarıyla sokakları daha da tekinsiz kılacak olan bir gelişme. Solcu bir romantikleştirme üzerinden bu hareketlere yeni ve devrimci bir dünyanın baharı gibi tuhaf adlar takmak son derecede anlamsız olur. Bu basbayağı işsiz kılınarak lümpenleştirilmiş bir dünyanın lümpen, yolsuz, yordamsız tepkilerinden ibaret. Buradan yeni bir dünya doğmaz. Öte yandan bu hareketlere, sağcı bir kestirip atmayla "başıbozuklar" diye bakmanın da bir alemi yok. Bu sakat Soğuk Savaş bakışı sorunları artırmaktan başka bir işe yaramayacaktır. Doğrusu endişem "kötü baba" manzaralarını 2012 yılında daha fazla görmek. Yaşadıklarımız bir yanıyla Alain Minc'in zamanında yazmış olduğu gibi, bir "Yeni Ortaçağ"ı düşündürüyor. Buna bir de "yeni soğuk savaş" dönemi olarak bakılabilir. Sokak manzaraları itibarıyla Jasper Palmer'ın Children of Men filmindeki manzaralara mı yuvarlanıyoruz acaba?

Savaş naralarının atıldığı, baharının içinde her an kara kışa tutulabilecek bir Ortadoğu; birliğinin içinde dağılan ve unsurlarını ancak demokratik kuruluş felsefesine taban tabana zıt olan teknokratik önlemlerle ayakta tutmaya çalışan Avrupa; muhtemel yeni ekonomik kriz dalgaları; tam kurtulduk derken devletin bütün haşmeti ve azametiyle geri dönüşü; küreselleşme edebiyatlarına inat Yeni Ortaçağ'ın zuhuru ve bitti derken başlayan Yeni Soğuk Savaş...

Bütün bu değerlendirmelerin yarattığı kötümserlikle yeni bir başlangıç yapılabilir; 2012 hayırlara vesile olabilir mi? Bir kere bu değerlendirmeler en az Türkiye için geçerli. Türkiye'nin konumu ve durumu itibarıyla, düne kadar özendiğimiz Yunanistan, İspanya, İtalya gibi ülkelere göre çok daha iyi bir noktada olduğumuz kuşku kaldırmıyor. Türkiye'nin gücü ilk defa üretimden geliyor. Dünyada işsizlik kol gezerken Türkiye'de azalıyor. Küçülmenin oranları konuşulurken Türkiye büyüyor. Mali disiplinsizlik İngiltere'yi bile zora sokarken Türkiye bu konuda bir dünya başarısını sürdürüyor. Listeyi uzatabiliriz. Ama unutmamak gereken bir şey var. Türkiye bu dünyanın dışında değil. Dolayısıyla bu avantajlı konumunu sürdürebilmesi sağlam bir dünya okuması yapmaktan geçiyor. Bu dünyada dinamizmi sürdürmek sadece bizim ihtiyarımızda değil. Öyle gözüküyor ki, Türkiye'de 2012 yılı itibarıyla karar alıcıların kullanacağı yol haritaları, buhran bölgelerinin ayrıntılı çizimlerini veren haritalar olmak zorunda. Ne yapalım bu tarz çok engebeli haritalar da sadece kötümserler kulübünde çiziliyor.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim