1. YAZARLAR

  2. SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

  3. Korunması ve yıkılması gereken duvarlar karıştırılınca..
SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

SELAHADDİN E. ÇAKIRGİL

Yazarın Tüm Yazıları >

Korunması ve yıkılması gereken duvarlar karıştırılınca..

A+A-

secakirgil@yahoo.com

Bugünlerde, önemli günlerin yıldönümleri dolayısiyle yapılan törenler ve konuşmalar  üzerinde kısa kısa da olsa durmakta fayda var..

Önce, 7 Kasım günü, Tel-Aviv’de, 5 Kasım 1995 akşamı, zamanın İsrail rejimi başbakanı İzak Rabin’in, Ygal Emir  isimli fanatik bir siyonist yahudi tarafından ve siyonizm dâvasına ihanet ettiği  gerekçesiyle öldürülmesi münasebetiyle yapılan bir anma törenine değinelim.

Bu törene katılan onbinlerce insana, Amerikan Başkanı Obama da bir görüntülü mesajla hitab ediyor ve ‘Filistinliler, umutsuzluk ve mutsuzluğa mahkûm oldukça, İsrail gerçek bir güvenliği bulamaz’  diyordu..

İsrail rejimi C. Başkanı Şimon Peres ise, aynı anma toplantısı münasebetiyle, ‘Filistin devletinin kurulması’ gerektiğine değinerek, ‘iki devletli bir çözümü kabul etmeyenler, tek devletli çözüme de uzak kalacaklardır..’ diyerek, başında bulunduğu rejimin başbakanı olan Benjamin Netanyahu’ya dolaylı bir eleştiri getiriyordu..

Netanyahu ise, Ariel Sharoon zamanında, Filistinlilerin hışmından kurtulabilmek için çare olarak görülen, yahudilerle Filistin müslümanları arasında duvar çekimine daha bir ağırlık  vermekten meded umuyor..

Filistinlilere karşı, siyonist İsrail rejiminin, her yahudi yerleşim birimi etrafında, bugün için itibariyle 800 km. uzunluğunu aşan ve bir metre eninde, toprağın üstündeki bölümü 8 metre, altındaki bölümü de 2-3 metre olan duvarlarla örülmesi, gerçekte, Filistin müslümanları ile yahudiler arasındaki savaşta, siyonist yahudi tarafının psikolojik yenilgiyi zımnen itiraf ettiğinin açığa vurulmasından başka bir değildi..

Aynı şekilde..

Irak’da, asırlarca bir arada ve barış içinde yaşamış olan şiî ve sünnî kitleleri, Amerikan emperyalizmi, bu ülkeyi işgalden sonra, bu İslam mezheblerinin tarafdarlarını birbirlerinin üzerine saldırtmak için her türlü entrikayı tezgahladı.. Ama, ortaya çıkan korkunç boğuşmanın önünü alamayınca, bu kez de, bu toplumları birbirinden zorla ayırıyormuş gibi, Bağdad’da şehir içindeki, hangi mahallelerde hangi mezhebin yoğunluklu olarak oturdukları hesabına göre, onları ötekilerden ayırmak için şehir içinde, duvarlar ördü..

Ülkeler veya askerî bölgelerle sivil bölgeler arasındaki sınırları, dikenli telleri veya duvarları anlamak mümkündür; ama, bir toplumun içindeki kitleleri birbirinden bu gibi duvarlarla ayırmak, gerçekten de tam bir zavallılıktır..

İnsanların güvenlik veya iklim şartlarına göre davranmak ve de mahremiyetlerini koruyabilmeleri için duvarlar örmeleri tabiîdir.. Ama, insanların bir de ortak hayat alanına ihtiyaçları vardır..

Tabiî olmayan, ortak hayat alanına da, -zâten var olan ve hayatı çekilmez hale getiren görünmez duvarlardan ayrı olarak- maddî duvarlar örmektir.. Bu duvar örme mantığı, gerçekte, hasım bildiği taraf karşısında çaresiz kalındığı ve bir düşmanlığı icad etmek veya sürdürmek için girişilmiş şeytanca entrikadan başka bir şey değildir..

*

9 Kasım, Berlin Duvarı’nın yıkıldığı 1989’un 20. yıldönümü idi..

Bu münasebetle büyük törenler, anma toplantıları ve gösteriler yapıldı..

1961 yılında, Doğu Almanya’nın ortasında kalan Berlin’in (kapitalist B. Amerika- İngiltere ve Fransa elinde kalan) Batı tarafıyla, komünist Sovyetler’in elinde kalan Doğu tarafı arasında örülmüş olan ve 50 km.yi bulan Berlin Duvarı’nın yıkılmasını (komünist) Doğu Almanya’nın (Demokratik Almanya Cumhûriyeti- DDR’in)  tarih sahnesinden silinmesi takib etti..

Halbuki, bu devletin artık bir uluslararası bir realite olduğu söyleniyordu..   

Nitekim, Andrei Gromiko, Sovyet Rusya’da 27 yıl Dışişleri Bakanlığı yapan seçkin bir komünist idi. Ona, ölümünden 6 ay önce, 1989’da, Neue Zuricher Zeitung gazetesinde, ‘Birgün, iki Almanya’nın birleşebileceğini düşünüyor musunuz?’ diye sorulmuştu..

Gromiko, böyle bir ihtimali komik bile bulmuyor ve hezeyan olarak niteliyordu..

Çünkü, uluslararası hukuk açısından da, bir devlet organizasyonunun bütün iç kurumlarını oluşturmuş olması açısından da, 45 yıllık tam bir devlet idi, Doğu Almanya..

Ama, Gromiko her ne kadar, öldüğünden göremese de, onun bu sözlerinden 6 ay kadar sonra, tarih sahnesinden buharlaşıyordu..

Ve şimdi, o büyük hadisenin üzerinden 20 yıl geçmiş bulunuyor..

Ne var ki, 2. Dünya Savaşı’nda yenilmiş olmanın ağır şokundan sonra, komünist- askerî bir disiplin altında yetişmiş olan eski Doğu Almanya vatandaşları, bu birleşmeden sonra, kendi ülkelerinde  ‘öteki’  olmaktan hâlâ da kurtulamadılar..

*

Yıkılması gereken bir diğer duvar da, ülkemizde, resmî ideoloji’nin halkla arasında ördüğü duvar..

Berlin’de 20 yıl önce yıkılan ve Filistin ve Irak’da da yıkılmasını temenni ettiğimiz duvarlardan sözederken, kendi ülkemizdeki gayrimaddî ve amma etkileri hepimizi kuşatan bir ideolojik duvardan söz etmek gerekir..

Bu konuda, eski büyükelçilerden ve CHP’nin eski m. vekili olan İnal Batu’nun kızı Pelin Batu, Habertürk’te 3 Kasım günlü ve ‘Atatürk Fetişizmi’ başlıklı yazısında şöyle diyordu: 

’Senaryo şu:
Dinazorlar misali yokolup gitmişiz, geriye sadece kalıntılarımız ve abidelerimiz kalmış, geleceğin arkeologları, gezegenin yeni sakinleri, bizleri anlamaya çalışıyorlar...
Buradaki Atatürk heykelleri, resimleri, maskları ile karşılaşınca, sizce ne
düşünürler?
Bence, tek tanrılı bir dine mensup olduğumuzu ve ilahımızın pek yakışıklı olduğunu.
Redingotlu işbu ilah, kah savaşıyordur, kah dans ediyordur, kimi zaman da kabiliyetsiz zanaatkarlar tarafından şekilsiz, orantısız bir şekilde gayet ilkel bir şekilde cismediliyordur... (…)
Eminim ki yaşasaydı, böyle bir fetişizme izin vermez, böyle zevksiz ve hormonlu
tasvirleri kınardı. (…)
Semboller önemlidir.
Büyük şahsiyetler, bir süre sonra, ve belki de olduklarından çok farklı bir
“nesneye” dönüşürler.
Amerika, dev boyutlu Lincoln’ları ve paralardan tebessüm eden Washington’larıyla, bu işi en fütursuzca yapan ülkelerden bir tanesi, ama en azından orada, bizde olduğu gibi, Atatürk’ün büstünün arkasına saklanıp politika yapmaya çalışan devletlüler görmüyoruz. (…)’  

*

Sabah’tan Emre Aköz de, 10 Kasım 09 günlü yazısında ‘Kendi aklım bana yeter!’  başlıklı yazısında şöyle diyordu:

‘Bugün 10 Kasım. Ölümünün 71'inci yılında Atatürk'ü anıyoruz. Çok önemli bir asker ve siyasetçiydi Atatürk.Kurtuluş Savaşı onun liderliğinde kazanıldı. Ardından da cumhuriyet rejimi kuruldu.
Benim tavrımı biliyorsunuz: Atatürkçü değilim. Kemalist hiç değilim.
Atatürk'ün adını kullananlardan ve de onun adına konuşanlardan hoşlanmam. Çünkü onlar, bugünkü çıkarları için, geçmişin suyunu çıkartanlardır.
Hatırlayın; nelere tanık olduk bugüne dek:
Kimileri Amerikancı darbe yapmak için kullandı (Kenan Evrengiller)... Kimileri Baasçı devrim yapmak için (İlhan Selçukgiller)... Kimileri de mayo ve gömlek satmak için!
Kusura bakmayın; ben onlardan değilim.
Sabah 9.05'te sokaktaysam saygı duruşuna geçerim. Akşam da aziz hatırasına bir kadeh rakı içerim. Ama o kadar!
Laikliği, modernleşmeyi, demokrasiyi, hukuk devletini savunmam için kendi aklım ve bilgim bana yeter.’ 

*

Evet, üzerinde hürr olarak tartışma imkânı olmayan bir konuda, aleyhde konuşmak tehlikeli olursa, lehde konuşmalar da ancak ‘yalakalık’ derekesine düşer.. Az-biraz aykırı konuşan-yazanlar olunca, hele de İstanbul- Ankara gibi büyük merkezlerin dışındaki, ‘uzatmalı çavuş’ların devlet olduğu yerlerde, resmî ideoloji ‘ikon’unun korunması için, akla-hayale gelmez zulümlerin yapıldığı bir ülke..

Düşünelim ki, tarihimizde hiçbir sultan bile, ölümünden 70 sene sonra değil, hemen sonra bile, tarihe havale ediliyordu..

Ve, ‘Ankara Sultanları’nın ikincisi olan İsmet Paşa’nın kamu yönetimindeki yılları, M. Kemal’in 57 yıllık bütün ömründen daha fazla olan İsmet Paşa, o kadar uzun süreli bir âmme hizmetinden sonra elbette ki sevenleri de, karşıtları da olacakken; hakkında bir  ‘koruma kanunu’ zorbalığı olmadığından, bugün kimse onunla uğraşma ve hele hakaret etme gereğini duymuyor, çünkü eğrisiyle-doğrusuyla âhirete intikal etti ve ölüm gününü hatırlayan yok..

*

Başbakan Yard. Bülend Arınç’ı dinliyordum geçen gün..

Acı vericiydi.. Aynı sözleri Cumhurbaşkanı ve Başbakan da söylemek durumundalar..  İnandıkları gibi değil ve mecburiyet dolayısiyle öyle davrandıklarını esas alıyorum..

O zorlamayı, o zihinlere tahakküm etmeye ve zencir vurmaya kalkışan ‘resmî ideoloji ikonperestliği’  utanmalı..

Arınç, ‘Atatürk’ü 10 Kasım 1938’den bu yana herkesin özlemle andığını’  söylerken, ‘Ona karşı bağlılığımızı, onun ilkelerine karşı durumumuzu tekrar gözden geçiriyoruz, söylüyoruz, inandıklarımızı ifade ediyoruz’  diye konuşmuş..

10 Kasım 1938’den beri mi?

Yani, bütün zamanlar boyunca..

Ama, hiç de öyle olmamıştı, o da ayrı..  Çünkü, M. Kemal’in defninden iki hafta kadar sonra, Hasan Âli Yücel’in Yakub Kadri Karaosmanoğlu’na dediği gibi, ‘Devr-i Kemal bitmiş, devr-i İsmet başlamıştır..’  idi..

Ama, o, en azından, çok güzel yapmış, kendisini bir lider olarak onun seviyesinde görmüştü..

M. Kemal’e ‘Ebedî Şef’ denilmişti.. Yani, sonsuza kadar ‘Yüce Lider!’

Sonra da,  faşizm ve diktatörlük gibi isnadlar gündeme getirilince, bunu kabullenmek istemiyenler, faşistlik veya diktatörlüğün nasıl olduğunu, nasıl açıklayacaklardır?

Hele müslüman bir toplumun inanç ıstılahında yer alan, ’şirk’  deyiminin ne demek olduğunu anlamaya çalışmak bile yeterlidir..

M. Kemal’in yerine gelen İsmet Paşa ise, ‘daha mütevâzı’ idi.. ona sadece ‘Millî Şef!’ denildi.. Yani, hayatta olduğu müddetçe..

Bizde niceleri, hâlâ, onun resimleri kaldırttığını, söylerler..

Keşke o gelenek olsun devam edebilseydi, her gelen C. Başkanı kendisini öne çıkarsaydı..

Hiç değilse, ‘tek resimli, tek heykelli, tek isimli’  bir toplum kurtulabilir, o konu epeyce bir sulandırılabilirdi, belki..

*

‘Bir hayata çattık ki, hayata kurmuş pusu..’

Bir kişi düşünün ki, kendisine, ‘bir kavmin babası’  sıfatı verilmesini kabul etmiştir..

Bunu nasıl anlamalı?.

Çağımızdaki benzeri örnekler  hiç de sahiblenilecek bir manzara göstermemektedir..

Şeyh Mucib-ur’Rahman da daha önce hiç olmayan bir devleti, Bangladeş’i kurarken, ‘Bangabandu’ (Bengallilerin babası) adını almıştı..

4 sene sonra korkunç şekilde öldürüldü, bir kızı hariç, aile ferdlerinin hepsiyle birlikte..

Asıl adı Josef Cugaşvili olan Stalin ‘çelik adam’  mânasına geliyordu..

O dönemde Almanya’da Adolf Hitler  Führer’ diye, İtalya’da Benito Mussolini  Duçe’ ve İspanya’da da Fransisco Bahamonde Franco  ‘Cauodillo’ diye anılıyordu.. Pakistan’ın kuruluşundaki lider Muhammed Ali Jinnah da, hâlen de ‘Qaid-i âzam’ diye anılır..

Bu sıfatların herbirisi ‘Başbuğ, Şef, Büyük Lider’ mânalarına geliyordu..

 ‘Krallar Kralı, Güneşler Güneşi, Tanrının Seçkin Kulu, Habeşistan İmparatoru’  gibi unvanları kullanan Haile Selasiye, 37 yıl önce Türkiye’ye geldiğinde, kendisinin bütün bu unvanlarını, haber bültenlerinde sürekli tekrarlanmasını şart koşmuş ve öyle yapılmıştı..

Çin’de, Mao da, ‘Başöğretmen, Büyük Önder, ‘Kendimin putlaştırıldığımı biliyorum, ama, bu muazzam kitleyi başka türlü nasıl itaat altına alamıyacağımı gördüm..’ demişti..

Şah da, Saddam da ayrnı duygulara sahib idiler..

Herbirisinin yeller esiyor şimdi yerlerinde..

*

İlginç olan şu ki..

Türkiye Meclisi’nde, son aylarda sürekli ve sert tartışmalara konu olan ‘Millî Birlik Projesi’ adına görüşmeler yapılmasının 10 Kasım’a denk gelmesi de, tuhaf-tartışmalara konu oldu..

’Demokratik açılım’ diye isimlendirilen bu görüşmelerin 10 Kasım'da yapılmasına en sert muhalefet CHP lideri Deniz Baykal'dan gelmişti.AK Parti'ye ’gizli gündemin mi var’ suçlaması yönelten Deniz Baykal, şunları söylemişti: ’Açılımın, Atatürk'ün ölüm gününde getirilmesinin derin bir anlamı var mı soruyorum. Birisi bilerek bir şey mi ima etmeye çalışıyor? ‘Atatürk artık aramızdan ayrıldı, şimdi biz bunları yapabiliriz mi' demek istiyor? Eğer öyleyse, bunun anlamını hep beraber tespit ediyoruz. Eğer bu açılım Meclis’e  gelecekse, türk bayrağının yarıya indiği bir gün getirilmiş olmasının da çok özel bir anlamı vardır. Türk bayrağının yarıya indirildiği bir günde, Meclis’te biz bu açılımı konuşacağız.’

MHP lideri Bahçeli de ’Cumhuriyetimizin kurucusunun ölüm yıldönümünde, Cumhuriyet varlığının tartışılacak olması dikkat çekici ve düşündürücüdür.’  diyordu..

PKK adına, örgütün üst yöneticilerinden D. Kalkan, ’10 Kasım Mustafa Kemal Atatürk'ün ölüm günü. Türkiye toplumu doğal olarak yas tutuyor. Mustafa Kemal'i anma törenleri yapılıyor. Böyle bir günde Meclis nasıl kürd sorununu tartışabilir, demokratikleşmeyi tartışabilir. Eğer öyle bir şey gündeme getirilirse, böyle duyarlı olunan bir günde sadece ırkçı şoven salvolar atılır. Eğer öyle olacaksa, besbelli ki bu çok tehlikelidir.’  derken, CHP ve MHP’nin yas günü görüşme yapılmaması yolundaki görüşlerine destek veriyordu.. DTP Gn. Başk. Ahmet Türk ise,  ‘Tam da yurtta sulh, cihanda sulh..’  diyen bir M. Kemal’in ölüm gününde bu görüşmenin yapılmasının daha bir mânalı olacağını söylüyor; tıpkı AK Parti temsilcileri gibi..

*

Bir toplum düşünülsün ki, en yüksek mertebe olarak, 70 sene öncelerde vefat eden, o dönemin içinde önemli roller üstlenmiş bir kişiyi ideal edinmiş ve onun aşılamazlığını sanmış bir toplum, o kişiyi, bir ‘peygamber’lere verilen özelliklerle eşdeğerde görmeye başlamıştır veya kabule zorlanmıştır. Ve bir siyasî kişiyi böylesine yüceleştiren her toplum, ancak ilkel bir toplumdur ve bu gibi toplum örnekleri, günümüz dünyasında sayıları çok az örnekleri oluşturmaktadır.. Böyle bir toplum manzarası gösterenler, elbette ki, o ‘ikon’laştırılan kişinin de, kendilerinin de, toplumun da etrafına duvar örmek çaresizliğini çare olarak gözükür..

YAZIYA YORUM KAT

3 Yorum