1. YAZARLAR

  2. Hüseyin Yayman

  3. Koruculuk sistemi Terörle mücadelede kanayan yara -1
Hüseyin Yayman

Hüseyin Yayman

Yazarın Tüm Yazıları >

Koruculuk sistemi Terörle mücadelede kanayan yara -1

A+A-

Mazıdağı ilçesi Bilge köyünde meydana gelen katliam koruculuk sisteminin yeniden gündeme gelmesine neden oldu. Basında yer aldığı biçimiyle silahların koruculara ait olması ve iki aile arasındaki husumete korucuların müdahil olmasıyla başlayan mücadelede çok sayıda vatandaşımız hayatını kaybetti.

Bu elim olay, uzun zamandır tartışılan koruculuk sistemini yeniden gündeme taşıdı. Mazıdağı'nda yaşanan olayın koruculuk sistemini aşan daha derin nedenleri olduğu görülürken bu vesileyle koruculuk meselesini tartışmanın faydalı olduğunu mütalaa ediyorum. Çoğunlukla problem çıkmadan önce gerekli tedbirleri almak yerine, sorun çıktığında ne yapacağını şaşırmak ve iki gün konuşup sonra da unutmak herhalde bize ait bir hususiyet. Gündemin ışık hızıyla değiştiği bu ülkede temel meseleler karşısında fikir üreten ve çözüm bulan serinkanlı bir 'devlet aklına' ihtiyaç var. Karakol basıldığında "karakolların yeri ve işlevi"; deprem olduğunda "konutların depreme uygun olup olmadığı"; kuraklık olduğunda "su fakiri bir ülke olduğumuz" vb. gibi meseleleri konuşmak ve hızla başka bir gündeme geçmek egemen bir tavır haline geldi. Problemlerini yönetemeyen ve bunlara evrensel çözümler üretemeyen Türkiye, sadece iktisadi bakımdan değil aynı zamanda yönetim zihniyeti bakımından da az gelişmiş ülke özellikleri gösteriyor. İşte bu problemlerden biri de terörle mücadele ve Kürt meselesi. Kürt meselesi ile terör sorununu; terörle-teröristi; Kürt ile Kürtçüyü birbirinden ayıramayan yönetici sınıflar ülkenin önünü tıkıyor ve meselenin sürüncemede kalmasına neden oluyor.

Koruculuk sistemi bazı kesimlerce II. Abdülhamit tarafından 1891 yılında kurulan Hamidiye Alaylarına benzetilip, onun devamı gibi gösterilmek istense de oldukça farklı özellikler taşımaktadır. İki sistemin bazı benzerlikleri olsa da "teorisi, nedenleri, organizasyon biçimi, ilgilileri ve amaçları" bakımından tamamen ayrı sistemlerdir. II. Abdülhamit, Doğu Anadolu Bölgesi'nde ayrı bir devlet kurmak isteyen Ermenilerin bu amaçlarının önüne geçmek ve ileride herhangi bir isyan durumunda İmparatorluğun bütünlüğünü muhafaza amacıyla Kürtlerden oluşan yerel bir milis teşkilatı kurdu. Aşiret reislerini İstanbul'a davet ederek onlara çeşitli hediyeler ve imtiyazlar veren Sultan, aşiret reislerinin çocuklarının eğitimini de bizzat üstlendi. Sultan'ın bu samimi tutumu ve Kürtlerin hamiliğini üstlenmesi karşısında ona 'Kürtlerin babası' manasında 'Bave Kürdan' ismi verildi.

Doğu Anadolu Bölgesi'nde toplam 36 adet Hamidiye Alayı kurulurken bu alayların her biri 1200 kişiden oluşuyordu. Yukarıda belirttiğimiz gibi Hamidiye Alayları, hem kuruluş yerleri hem de nihai amaçları bakımından bugünkü koruculuk sisteminden tamamen farklı bir uygulamadır. Ermeni nüfusun yoğunlukta olduğu yörelerde kurulan Hamidiye Alayları, Sultan Abdülhamit'in 1908'de tahttan indirilmesiyle beraber İttihat Terakki Cemiyeti tarafından kapatıldı. Hamidiye Alayları, Sultan'ın öngörüsü doğrultusunda Ermeni ayaklanmasında İmparatorluk tarafında yer almış ve bu isyanın bastırılmasında önemli roller üstlenmişti. Daha sonra Kazım Karabekir bu alaylardan devşirdiği askerlerle Doğu Cephesi'ni örgütledi ve Kurtuluş Savaşı'nın kaderini etkileyen önemli başarılar kazandı.

Koruculuk Sistemi Nedir?

Türkiye'de koruculuk sistemi konusunda kafaların oldukça karışık olduğu ve meselenin sosyolojik ve bilimsel bir üsluptan ziyade politik ve tarafgirane bir tutumla ele alındığını belirtmemiz gerekiyor. Köy koruculuğunun 1924 tarihli 442 sayılı Köy Kanunu'na bakan bir tarafı olduğu gibi Düşük Yoğunluklu Çatışma teorisine de bakan oldukça farklı bir cephesi bulunuyor.Düşük Yoğunluklu Çatışma (DYÇ) teorisinin önemli araçlarından biri olan koruculuk (milis) sistemi İngiltere ve Fransa tarafından kuruldu ve geliştirildi. 'Koruculuk sistemi nedir?' sorusuna geçmeden önce DYÇ teorisi hakkında birkaç cümle edersek: "Düşük Yoğunluklu Çatışma (DYÇ), bir askerî-siyasî çatışmadır. Klasik bir savaş yöntemi olmadığı gibi tam bir gerilla mücadelesi de değildir. Devletler arasında ortaya çıkabileceği gibi, devletle-grup ve grupların kendi arasında da ortaya çıkabilir. DYÇ, yıkıcı faaliyetlerden başlayıp, silahlı kuvvetlerin kullanılmasını gerekli kılacak biçimde devam edebilir. Bu mücadelede kullanılacak imkânlar siyasî, ekonomik, enformasyonel ve askerîdir. (M. Ali Kışlalı, Güneydoğu Düşük Yoğunluklu Çatışma, Ümit Yayıncılık.) II. Dünya Savaşı sonrasında Güneydoğu Asya ve Afrika ülkelerinde kullanılan bu sistem, yerli halkın ayaklanmasına karşı yöre halkının yönetim taraftarı bölümlerinin silahlandırılması yöntemine dayanıyor. İngiltere'nin Malaya'da Çin'e, Fransa'nın Hindiçini'de, Amerika'nın Vietnam'da kullandığı bu yöntem, daha çok yabancı bir devletin yerli halk arasından oluşturduğu bir milis kuvvetine karşılık geliyor.

1984 yılında PKK'nın Eruh ve Şemdinli baskınlarına karşı hazırlıksız yakalanan Türkiye, kısa süren bir bocalamadan sonra dünya örneklerini incelemeye ve sorunun başka ülkeler tarafından nasıl ele alındığını tetkik etmeye başladı. Güneydoğuda, Cumhuriyet tarihinin en büyük isyanıyla karşılaşan TSK, özellikle İngiliz ve Amerikalı uzmanların tecrübelerinden faydalanmaya başladı. Deneyim paylaşımının sonucunda TSK'nın savaş düzeninde, teşkilat yapısında, teknolojisinde ve yönetim zihniyetinde radikal değişiklikler yaşandı. Güvenlik bürokrasisinin terörle mücadelede bir yöntem olarak gördüğü koruculuk sistemi, bir anlamda bu birimlerin zaafları sonucunda ortaya çıktı ve zamanla kurumsallaştı. Coğrafyayı bilmeyen, hızlı hareket edemeyen ve yeterli istihbaratı toplayamayan bu yapı kolay yolu seçti ve vatandaşlarını silahlandırma yoluna gitti.

Köy koruculuğunun Türkiye'deki hikâyesine baktığımızda ise sistemin iki ayrı dönem içinde irdelenmesi gerekiyor. İlk olarak 1924 tarihli Köy Kanunu sonrasını kapsayan dönem ve ikinci olarak PKK terörünün başlaması sonrasında koruculuk konseptinin değiştiği süreçtir. Yani iki farklı koruculuk sistemi ve iki farklı bakış bulunmaktadır. Köy koruculuğu 1920'li yıllarda savaşı fırsat bilerek devletin kırsalda zayıf düşmesinden faydalanıp vatandaşları ezmeye kalkışan eşkıyalara karşı, halkın kendisini savunması için oluşturuldu. Bu fiilî yapı 1924 yılında kanunlaştı ve hukukî statü kazandı. Bu kanun halen de yürürlüktedir. Geçen süreçte yerel yönetimler alanında köklü reformlar yapılmasına rağmen 1924 tarihli Köy Kanunu'yla ilgili herhangi yeni bir düzenleme yapılmadı.

Kimi uzmanlarca bölgedeki koruculuk uygulamasının tarihi 1924 tarihinde çıkarılan 442 sayılı Köy Kanunu'na dayandırılsa da bu kanunda tanımlanan köy koruculuğu ile mevcut uygulama arasında neredeyse hiçbir benzerlik bulunmamaktadır. 1924 tarihli Köy Kanunu'nun 68. maddesi "Köy sınırları içerisinde herkesin ırzını, canını ve malını korumak için köy korucuları bulundurulur." derken yine aynı kanunun 74. maddesinde "Köy muhtarı ve ihtiyar meclisi, mahsul zamanlarında çapulcular ve eşkıya türemiş ise yağmadan köy halkını korumak için köylünün eli silah tutanlarından lüzumu kadarını korucu ayırarak bunların isimlerini bir kâğıda yazıp kaymakama götürür. Kaymakamın müsaadesi olursa bu gönüllü korucular asıl korucularla beraber yağmacılara ve eşkıyaya karşı köy ve köylüyü korurlar." hükmünü içermektedir.

Köy Kanunu'nda tanımlanan "koruculuk ve gönüllü koruculuk" terimleriyle bugünkü uygulama arasında şeklî birtakım benzerlikler olmakla birlikte "içerik, amaç, dönemsel koşullar ve ilgilileri" bakımından önemli farklılıklar bulunuyor. Bugün Doğu'da uygulanan koruculuk sistemi, terörle mücadelede köylülerin askerî birliklerin yanında savaşması şeklindedir ve daha çok DYÇ'nin bir parçası olarak mütalaa edilmektedir. 25 yıl önce şartların zorlamasıyla başvurulan bu yöntemin kalıcı bir yöntem haline gelmesi terörle mücadelenin temel zaaflarından birini oluşturuyor.

ZAMAN

 

YAZIYA YORUM KAT