Korkular ve Korkuluklar

27.11.2008 09:20

Fatma Gülbahar Mağat

“Korku, hayatta kalabilmenin vazgeçilmez bir unsurudur” dese de Hannah Arendt, ülkemizde ise, iliklerimize kadar işletilmeye çalışılan her nevi korku, beyinlerin uyuşturulmasına, insanların düşünme yeteneklerini yitirmelerine, mücadele azimlerinin kırılmasına, her halükarda buna cüret(!) etmeye çalışanları yıldırmaya, ürkütmeye yönelik bir operasyon, bilinçli bir tuzaktır.

Psikologlar, korkuya bir tanım getirmişler: ‘Bilinçli olarak tanınan dış tehlikelere karşı gösterilen emosyonel (duygusal) tepkiye korku denir. Bu tepkiyi, günlük hayatımızda huzursuzluk ve ürkme halinden, dehşet duygusuna kadar pek çok şekilde yaşarız. Bedensel veya fizyolojik belirtilerini ise, otonom sinir sisteminde ve iç salgı bezlerinde meydana gelen değişimler sağlar.’

Şimdi tanıma baktığımızda, ‘bilinçli olarak tanınan dış tehlike’den bahsetmektedir. Yani varlığı, tehlikesi, zararları bilinen unsurlar korku sebepleri olabilmektedir. Karşınızdaki kuduz bir köpeğin saldırısına maruz kalmak, kanlınız olan hasmınızın izinizi bulması, işlediğiniz suçun fark edilmesi ve cezalandırılmanız, dik bir yamaca/dağa tırmanırken ayağınızın kayarak düşmenize neden olması, patronunuzun sizi işten çıkarması, okulunuzdan atılma riski vs gibi bilinen durumlar karşısında, beynimizin verdiği tepkiselliği ifade eder. Zaten genel olarak korkuda budur. (Nedeni bilinmeyen fobi dediğimiz korkular, bu tanımın ve konumuzun dışındadır.)

Sağlık Bakanlığının 81 ilde, eş zamanlı olarak hazırladığı bir anket çalışması için, tanımadığım bir ilin, tanımadığım mahallelerinde, rasgele seçilmiş tanımadığım insanlarını bulmak için, yaklaşık bir hafta sokakları arşınlamak zorunda kaldım.

(Çalışma hala tamamlanmadığı için konusunu söylemeyi uygun bulmuyorum. Ayrıca sistemin ve çalışma metodunun yanlışlıklarla ve saçmalıklarla dolu olduğundan hiç bahsetmeyeceğim. Sanırım bizim ülkemizde, iyi işler yapmak bir suç ve bunu engellemek için yöneticilerimiz (tepedekileri kastediyorum) ellerinden geleni artlarına bırakmıyorlar, habire işleri yokuşa sürüyorlar. Kaş yapayım derken göz çıkartmakta da üstlerine yok. Üstelik benim gibi inatçı (ya da azimli diyelim), tuttuğunu koparmaya çalışan ve işlerinin rast gitmesi konusunda her daim Rabbinin yanında olduğuna iman etmiş birine dahi ‘pes’ dedirtmişlerse eğer, varın gerisini siz düşünün. Hala ayaklarımın yangısını ve kaslarımın sızısını tüm bedenimde hissediyorum. Eğer tüm anket çalışmaları bu şekilde yapılıyorsa, Allah anketörlerin yardımcısı olsun.)

Kapısını çaldığım insanların her birinin yüzünde ve mimiklerinde, birbirinden farklı korku resimleriyle karşılaştım esefle. Dinle/dincilerle, devletle, ceza ile, asker ile, menfaatleri ile habire korkutularak kafalarına vurulan insanların korkularına, bir de üç kağıtçı, yalancı ve hatta hırsızlık amaçlı kapı çalan pazarlamacıları ekleyince, vahim bir tablo çıkıyor insanın karşısına.

Kimisi tepeden tırnağa süzüp öfkeyle suratıma kapatırken kapıyı, bir başkası “kim dedi, niye şikayet etti, herkes yapıyor” gibisinden savunma mekanizmalarının gölgesine sığınma ihtiyacı hissediyordu. Nereden geldiğimi, görev kartımı gösterdiğim halde, küçümseyen ve aşağılayan bir yüz ifadesiyle “satıcısın değil mi” diyenlere, olmadığımı anlatabilmek için dakikalarca dil dökmek zorunda kalıyor ve ancak başlayabiliyordum sorularımı sormaya.

Laf arasında, şaka yollu benimle görüşmeyi kabul etmeyenlerden yakınırken evine buyur eden amcaya, “AKP’lisin ya, ondandır” cevabının suratıma şaklamasıyla irkilmiştim dengemi yitirmemeye çalışırken. Dolaştıklarımın sadece beşte biri “isterseniz içeriye buyurun” derken, beşte üçü zoraki kapı önünde veya merdiven başında görüşmeyi kabul etmişti. Geriye kalan beşte bir ise, ya kapıyı açmamakta direnmiş, yahut da evinde bulunamamıştı.

O zaman bir kez daha anladım ki, asrın yalnızlaştırma ve suskunlaştırma hastalığı toplumu çepeçevre kuşatmış ve onu soluk alamaz hale getirmiş. Güven, hoşgörü tamamen tükenmiş, konukseverliğiyle ünlü toplumumuz için övgüyle bahsedilen ‘tanrı misafiri’ kıssaları, sadece mazide kalmış. Ayrıca önceleri büyük şehirlilerin baş belası ve korkulu rüyası olan dolandırıcı pazarlamacılar, artık küçük şehirlilerinde kabusu olmuş.

Fakat bu korkuların, bu güvensizliğin ve insanlar arası ilişkilerin neredeyse sıfıra inmesinin sebeplerini de göz ardı etmemek gerekir. İnsanlar nasıl bu hale geldiler?

* Helal-haram sınırlarının birbirinin içine geçirilmesi ve ahlakî çökkünlük

* Vahşi kapitalizmin ezici egemenliği

* Modernizm adı altında özgürlük, adalet, eşitlik, batılılık, laiklik, demokrasi gibi kavramların çarpıtılması ve içlerinin boşaltılması

* Haksız rekabet ve düzensiz gelir dağılımı

* Rejimin, tek kafa, tek düşünce, tek tip insan bağlamında halkın beynini uyuşturma ve düşünmesine engel olma eylemleri

* Dine savaş açma veya onu tehlike, terör yahut gericilik olarak lanse etme ve topluma bir ‘veba’, bir ‘öcü’ gibi gösterme gayretleri (aynı zamanda Müslümanları tabi)

* Hızla gelişen teknolojinin ağları arasında boğulma, en yakınını dahi unutma

* Menfaatler ve çıkarlar uğruna ‘kutsallar’ aracılığıyla patronluğa/sahipliğe/polisliğe soyunma.

İşte bu ve benzer sorunlar, insanların kabuklarına çekilmelerine, itiraz etme güçlerini yitirmelerine, herkesi şüpheli, suçlu, ispiyoncu, kalleş gözüyle görmelerine, ‘bana dokunmayan yılan bin yaşasın’ mantığıyla, başlarını gömdükleri kumdan çıkarmamalarına, yalnızca kendilerini düşünmelerine, ahlakî ölçülerin yitirilmesine, hiç ölmeyecekmiş gibi bu dünya için pazarlıklara girmelerine neden olmaktadır.

Son zamanlarda halkın korkutulmadığı (özelliklede hedef Müslümanlardır elbette) an yok gibidir. Cumhuriyetle, ‘dincilikle’, demokrasiyle, laiklikle, anayasa mahkemesiyle, askerle, darbeyle, okuldan veya işten atılmakla, soyguncu yahut hortumcu ilan edilmekle ve çağlayanlarla hep korkutula gelinmiştir insanlar.

‘Onlar, insanlar kendilerine: “Size karşı insanlar toplandılar, artık onlardan korkun” dedikleri halde imanları artanlar ve “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” diyenlerdir.’ (Al-i İmran- 173)

Lakin korkutanların güç yetiremediği, söz geçiremediği, korkutamadığı ve sindiremediği bir topluluk ise har daim varoldu ve onlar bunun farkındaydılar.Yiğitliği elden bırakmamak adına sopa göstermeye devam ederken, kuyrukları sıkıştığı anda, onların hamileri olma rolüne bürünmeyi ise marifet saydılar.

Korkutanların/korkulukların başında CHP, Baykal, yandaşları ve yardakçıları gelmektedir. Ve dimağlarımız Baykal’ın, koltuk altında dosyaları, parmağını halkın gözünün içine sokarcasına “yaparım, giderim, dava ederim” sözlerini ve tavırlarını bugün gibi hatırlamaktadır. Oysa vakıa odur ki, Baykal bugünlerde bir beyin felci geçirmektedir. Dün siyasi simge diyerek, hukuka ve yasalara rağmen, üniversitelerde başörtüsünü yasaklatmak için kırk takla atmışken, bugünse çarşaflıları bağrına basma fotoğrafları çektirmektedir.

Verdiği demeçlerde, “Biz dün ne idiysek bugün de oyuz. Kıyafetlerinden dolayı kimseyi kovamaz, ellerimizi uzatmamazlık edemeyiz. Yapılan spekülasyonlar bizi yıpratmaya yöneliktir. İnsanlar evlerinin duvarına Atatürk posterini asmışlar, laik olduklarını göstermişler. Onların kıyafetlerine mi bakmalıyız, ruhlarının güzelliklerine mi? Bu insanlarda laik, Atatürkçü olamaz mı?” mealindeki açıklamasını yaparken, utanmadan halkı bir de aptal yerine koymaktan imtina etmemiştir.

“Takiye diyorlarsa desinler, biz buyuz” demeyi de ihmal etmiyordu inadına. Öyleyse bu okuyamayan, kamuda çalışamayan bacılarımız için bir ışık olmalı. Madem evlerin duvarlarına asılan Atatürk posterinin yansıması içlerindeki laikliği, güzelliği gün yüzüne çıkartmaya yetiyor, siyasi simge olmaktan kurtarıp laik kılıyor, hepsi bu şekilde içlerinin güzelliğini ve ruhlarının temizliğini göstermekten geri durmamalıdır.

Takiye derlerse desinler, aslolan dış görünüş değil de ruh temizliğiyse eğer ve bunun yolu Atatürk posterinden veya bayrak asmaktan geçiyorsa, daha ne duruyoruz… Yüzü gülen diğer bir kesimde, Atatürk posteri ve bayrak satıcıları olacaktır. Bir kısım korkuların panzehiri de bulunmuş oldu en azından…

Allah, sizlerden iman edip iyi davranışlarda bulunanlara, kendilerinden öncekileri sahip ve hakim kıldığı gibi, kendilerini de yeryüzüne sahip ve hakim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm'ı) onların iyiliğine yerleştirip koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad etti. Çünkü onlar bana kulluk ederler. Hiçbir şeyi bana eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim inkâr ederse, işte bunlar asıl büyük günahkarlardır.’ (Nur-55)

Haydi kızlar postercilere!

Selam ve dua ile.

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim