Korku

31.08.2011 03:23

Etyen Mahçupyan

Zihniyet değişimleri yüzyıllara yayılan büyük dalgalardır. Yeni zihniyetin takipçileri ve savunucuları ortalıkta olsa da, bunun 'doğal' bir anlayışa evrilmesi ve kurumsal yapıya egemen olması nesiller alır.

Öte yandan zihniyet değişimi süreci içinde ideolojilerde ve genel algıda radikal kırılmalara sıkça rastlanır. Her ideoloji veya inanç sistemi, gelmekte olan yeni zihniyeti 'hisseder' ve ona adapte olmaya çalışır. Ancak henüz toplum olamamış, kendi kimliğiyle ve geçmişiyle yüzleşememiş halklarda bu süreç muhakkak ki epeyce uzun ve sıkıntılı olacaktır.

Türkiye de bu kategoriye giriyor. Osmanlı'dan devralınan cemaatçi yapı Cumhuriyet'le birlikte çözülmek bir yana, ideolojik olarak kategorize edilerek pekiştirildi. Devletin kurucu ilkesi olan laiklik, cemaat üreten ve başka cemaatleri kamusal alan dışında tutan, iktidar oluşturucu bir unsur olarak kullanıldı. Aynı şekilde, yine kurucu ilke olan Türklük, bir 'millet' yaratırken, diğer etnik kimlikleri asimilasyon veya yok sayılma durumu ile karşı karşıya bırakan bir iktidar meşruiyeti üretti. Dolayısıyla bu Cumhuriyet'in harcı baskı, dışlanma, çatışma ve bunları besleyen karşılıklı gizli öfke ile karıldı.

Bu durum, zihniyet değişim dönemlerine çok kolay adapte olabilecek bir sosyolojik zemine işaret etmiyor. Toplumsal bütünselliğin yokluğu, her değişimin belirli cemaatlerin lehine veya aleyhine olacağını, dolayısıyla direnç yaratacağını söylüyor. Dahası, bu cemaatlerin bazıları Cumhuriyet'in kurucu ilkelerini bayraklaştırmış olanlar ve değişimin tam da bunları vurma ihtimali çok daha fazla... Böylece zihniyet değişiminin, toplumun geniş kesimleri ile devlet ve onun çeperindeki cemaatsel yapı arasında bir çatışmaya dönüşmesi ihtimali yükseliyor ve bu sürecin niçin çok uzun sürebileceğini de açıklıyor.

Mesele değişime uyup uymamak, değişimin ima ettiği yeni normların doğru olup olmadığına inanmak değil... Nitekim bugün örneğin demokratik normlar çok yaygın olarak 'doğru' kabul ediliyor. Bunların 'kötüye kullanımına' karşı çıkılsa da, kendilerine karşı çıkan neredeyse yok. Asıl mesele değişimin ima ettiği kaybın nasıl taşınacağı... Türkiye'de halen yaşanmakta olan değişim, bizatihi devletin ve Cumhuriyet'in yeniden 'kurulmasını', yani eski biçimiyle reddedilmesini ima ediyor ve bu hiç de hafif bir travma değil.

Ancak sorun bununla da sınırlı kalmıyor... Çünkü Türkiye'de devlet ve Cumhuriyet, aynı zamanda toprak, egemenlik, bağımsızlık, kimlik, korunma, güvence demek. Devletin niteliğinin değişmesi bu muhkem dünyanın duvarlarını indirirken, insanları da güvencesiz bırakacak ve onları yüzleşilememiş korkularıyla karşı karşıya getirecek...

MetroPoll şirketinin geçen aylarda gerçekleştirdiği bir anketten öğrendiğimize göre, insanlar demokrasi denince esas olarak 'özgürlük' anlıyorlar, yapılacak anayasanın vatandaşı koruması gerektiğini (yüzde 70), yargının görevinin ise bireyi korumak olduğunu (yüzde 77) söylüyorlar. Ayrıca ordunun sivil denetim altında olmasını isteyenler de, partilerin kapatılmasını yanlış bulanlar da yüzde 53'le yarıdan fazlasını teşkil ediyor. Ama örneğin seçim barajı aynen kalsın diyenler kaldırılmalı diyenlerin iki misli, anayasanın değiştirilmesi teklif edilemeyen maddelerinin aynen kalmasını isteyenler yüzde 54, düzen ve güvenlik nedeniyle demokrasiden taviz verilebileceğini düşünenler yüzde 52... Bazı durumlarda ordunun yönetime el koymasına olumlu bakanlar ise hâlâ yüzde 39.

Bu tablo, değişim gereğini anlayan, kendisini bu yönde zorlayan, yeni normların üstünlüğünü teslim eden, ama iş uygulamaya geldiğinde iç dünyasındaki korkunun yarattığı şüphelere kapı açan bir toplum resmediyor. Daha detayda bu şüpheci yaklaşımın bütün kimliklere yayılmakla birlikte, 'devletçi' kimliklerde ve örneğin CHP/MHP seçmeninde çok daha yoğun olduğunu görüyoruz. Bu ise değişime uyum sürecinin bir siyasi ayrışma ve çatışma şeklinde yaşanacağının, ayrıca klasik devlet yapısının 'kaybeden' tarafta olmasının bu çatışmayı daha da müdanaasız hale getirebileceğinin belirtisi...

Korku bu ülkenin hamurunda var... Sanki özellikle Cumhuriyet algısının içine yerleştirilmiş ve bu sayede halkın devlet ekseninde ve bürokratik nezaret altında vatandaşlaşması sağlanmış. Korkunun yaşanabilir kılınması da ordunun vesayeti sayesinde mümkün kılınmış. Bu nedenle vesayetçilik sadece bir siyasi pozisyon değil... Psikolojik bir durum.

Yıllar önce bir toplantıda İlkay Sunar'ın söylediği gibi, "ordu bizim korkularımızın cisimleşmiş hali". Ve artık kendimizi korkulardan, orduyu da korku bekçiliğinden kurtarmak gerekiyor.

ZAMAN 

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim