1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. Korkmuyorsunuz, nefret ediyorsunuz (4)
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

Korkmuyorsunuz, nefret ediyorsunuz (4)

A+A-

Bu dizinin sonuna geldik işte; bugün, Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) ile onun dayandığı asli toplumsal kesimleri düşmanlaştırma sürecine bizzat AK Parti'nin yaptığı katkılar üzerinde duracağım...

Başlamadan bir rezerv koyayım: Günümüz Türkiye'sinde, AK Parti ne yaparsa yapsın onu “düşman” olarak görmeye devam edecek ve “düşmanı imha” kapasitesine sahip her güçle ittifak edecek geniş toplumsal kesimler var. Çünkü bu kesimler açısından AK Parti onların nefretlerinin nedeni değil nesnesidir... Bu kesimler, siyasetteki AK Parti'den ve toplumdaki “dinciler”den “ontolojik” nedenlerle nefret etmektedir; dolayısıyla kendisinden nefret edilenlerin, bu nefreti ortadan kaldırma ya da azaltma şansları yoktur. Tıpkı Cezayirli yazar Frantz Fanon'un Siyah Deri Beyaz Maske kitabında anlattığı kendi öyküsünde olduğu gibi:

"Fanon, yanından beyaz bir kadın ve çocuğunun geçmekte olduğunu görür. Çocuk, siyah adamı (Fanon'u) görünce 'Anne bak bir zenci', der. Bunun üzerine siyah adam gülümser. Aynı olay ikinci defa tekrarlanır ve siyah adam tekrar fakat bu kez biraz daha az gülümser. Çocuk ve anne birbirine gittikçe yaklaşmaktadır. Tam önünden geçeceklerken çocuk, 'Anne bak zenci!' diye bağırır ve korkuyla annesine sarılır. Siyah adam donup kalmıştır, adeta buz kesilmiştir."

Buz kesilmiştir, çünkü çocuğun korkusunu giderecek hiçbir şey yoktur elinde... Tam tersine, çocuk üzerinde yürütülecek küçük bir propagandanın kendisini “korkulan”dan “nefret edilen” mertebesine yükselteceğini bilir; fakat yine yapacak bir şeyi yoktur.

AK Parti'nin yapabilecekleri ve yapmadıkları

Fakat bu örnek, AK Parti'nin bu çerçevede yapabileceği hiçbir şeyin olmadığı şeklinde yorumlanırsa yanlış olur. Çünkü AK Parti'yi desteklemeyen toplumsal kesimlerin tamamı zihninde onu “düşman” olarak algılamıyor... Zaten Ergenekoncu ve Ergenekonvari zihniyetler de esasen bu kesimleri etkileyip, toplumun yarısını öbür yarısının gözünde düşmanlaştırmak için çaba harcıyor. AK Parti'nin ve Başbakan Erdoğan'ın hataları işte bu çerçevede “değerli” hale geliyor. Yine aynı hatalar, AK Parti'yi kör-topal da olsa “demokrasi taşıyıcısı” bir parti olarak gören demokrat-liberal çevrelerle bu parti arasındaki ittifakları zehirleyerek yine Ergenekoncu zihniyetin güç toplaması sonucunu doğuruyor.

Etyen Mahcupyan, AK Parti'yi tarihin bir aşamasında Türkiye toplumunun önüne çıkan “küçük bir mucize” olarak gördüğünü yazmıştı da başına gelmeyen kalmamıştı. Doğrusu, Mahcupyan'a kızanların, kendi kendilerine kaldıklarında İslami gelenekten nasıl olup da öyle bir partinin çıktığını kendilerine sorup şaşırdıklarına adım gibi eminim. (Bunun dillendirilmesinden kaçınılmasında anlaşılmayacak bir şey yok.)

Fakat bir doğumun ölçüsü “hiç kimsenin beklemediği” diye veriliyor, “bu nasıl oldu” diye soruluyorsa, doğan çocukta birtakım problemlerin ortaya çıkması da sürpriz sayılmamalıdır. Nitekim AK Parti bir yandan içinden doğduğu gelenekle kıyaslandığında demokrat ve özgürlükçü bir parti oldu, öte yandan da her zaman o geleneğin sınırlılıklarıyla malûl oldu. Bu sınırlılıkların ön plana geçtiği her durum, onu istismar eden Ergenekoncu zihniyetin etkili propagandasıyla büyütüldü ve böylece bir anlamda AK Parti kendi verdiği kozlarla düşmanlaştırıldı.

AK Parti'nin sınırlılıklarının, bu partinin üç temel algısını zehirleyip onun evrensel normlara uyum sağlama çabasını zayıflattığını düşünüyorum: “Siyaset-demokrasi” algısı, “özgürlük” algısı ve “devlet-hukuk-birey” algısı...

AK Parti'nin siyaset-demokrasi algısı

AK Parti'nin siyaset-demokrasi algısı dar (İslamcılık) ve geniş (sağcılık) hinterlandının etkisiyle “siyasi demokrasi”den ibaret kaldı. Siyasi demokrasi, yani demokrasinin olmazsa olmaz kurumlarının (parlamento, seçimler, eşit ve genel oy vb) varlığının demokrasinin varlığı anlamına geldiği siyasi rejim... Siyaseti sadece siyasetçilerin yaptığı, yurttaşların demokratik görevlerinin oy vermekten ibaret olduğuna inanılan siyasi rejim...

Oysa çağdaş demokrasilerde toplumlar örgütler kurarak, eylemler yaparak sürekli bir “oy verme” hali içindeler; dört-beş yılda bir sandığa gitmek, toplumların siyaseti denetlemesinin sadece bir parçası artık...

AK Parti, demokrasiyi “siyasi demokrasi”den ibaret gören anlayışı nedeniyle, siyasete “oy” dışında araçlar kullanarak katılmak, onu etkilemek isteyen toplumsal muhalefet hareketlerinden hiç hoşlanmıyor. Bunda, Ali Bayramoğlu'nun son derece isabetli saptamasıyla, bu partinin kültüründeki feodal tortuların da büyük rolü var. (Bayramoğlu, AK Parti'nin “vermekten” haz duyan, fakat kendisinden talepte bulunulmasından hiç hoşlanmayan bir parti olduğunu yazmıştı.)

Bu özelliği nedeniyle AK Parti, toplumun canlı, örgütlü kesimleriyle sürekli bir gerilim yaşıyor, onları “huzursuzluk kaynağı” olarak görüyor ve onlarla sık sık sokakta çatışıyor! AK Parti'yi köşeye sıkıştırmada, onu bir “nefret nesnesi” haline getirmede bu kibirli feodal tavrın, eksikli demokrasi kavrayışının ne kadar işe yaradığını biliyoruz. (Polisin işçi-öğrenci gösterilerinde uyguladığı orantısız şiddetin bu amaçla nasıl araçsallaştırıldığını, buralardan nasıl “korku imparatorluğu” propagandasının üretildiğini hatırlayalım.)

AK Parti'nin özgürlük algısı

Bu alan -bir miktar indirgemeciliği göze alarak söylüyorum- meşhur “hayat tarzları” alanı ve AK Parti (özellikle de Başbakan Erdoğan) en çok burada hata yapıyor.

Aslına bakılırsa, Erdoğan mesela İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na seçildiği günlere kıyasla “hayat tarzları” istismarına bugün çok daha az imkân tanıyan bir noktaya gelmiş durumda.

2007'de kaleme aldığım Tayyip Erdoğan portresinde anlatmıştım, Belediye Başkanlığı'nın altıncı ayında Kanal 7'de düzenlenen gazetecilerle sohbet toplantısında kendisine, o günlerde çok tartışılan “belediyeye ait salonlarda açılan sergilerde alkol sunulmasına izin vermemesi”ne ilişkin eleştirel bir soru yöneltmiştim: “Günah olduğuna inanıyorsunuz, peki neden insanları kendi günahlarıyla baş başa bırakmıyorsunuz?”

Gelen cevap biraz “kan dondurucu” türdendi: “Çünkü ben aynı zamanda bu şehrin imamıyım. İnsanların günah işlemesine engel olmak da görevlerim arasındadır.”

Aradan geçen zamanda Erdoğan büyük mesafe aldı. Şimdi artık “insanlar şöyle değil de böyle yaşasalar daha memnun oluruz ama kimseye de niye öyle yaşıyorsun diye baskı yapmayız” noktasına geldi.

Görmek istemeyenler açısından yapacak bir şey yok, fakat gözlerini yummamışlar için iki pozisyon arasında dağlar kadar fark olduğu çok açık. Ne var ki Başbakan, “kimseye baskı yapmıyoruz”u “aksırıncıya, tıksırıncaya kadar içiyorlar, karışıyor muyuz” diye ifade edince, gözlerini yummamışların bir kulağı, onu ve partisini düşmanlaştırmaya çalışanlara dönüyor. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok: O zaman insanlar, acaba başbakanın beyninde başka, dilinde başka bir şey mi var diye kuşkuya düşüyorlar ve Ergenekoncu zihniyetin bu partiyi düşmanlaştırma propagandasına açık hale geliyorlar.

AK Parti'nin “devlet-hukuk-birey” algısı...

AK Parti'nin dar (İslamcılık) ve geniş (sağcılık) hinterlandının onun bagajına yerleştirdiği en sorunlu yüklerden biri... Yüzeydeki “birey” vurgularına rağmen derinlerde “kutsal devlet” anlayışının sürdüğünü ve hukuk yoluyla onu “birey”e karşı korumak gerektiğine dair bir algı bu...

Mesela on yıla, on beş yıla varan uzun tutukluluk yıllarını kendine dert etmemeye yol açan bu anlayış, “devlete karşı suç” söz konusu olduğunda “birey”i ihmal edilebilir bir unsur olarak görebiliyor; bu çerçevede, duvara yazılan bir yazı, bir afiş, henüz yayımlanmamış bir kitap “örgütün amacına hizmet ettiği” gerekçesiyle “örgütsel suç” kategorisine sokulabiliyor.

AK Parti, bunları değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor, savcıların bu doğrultudaki birtakım girişimleri geniş tepkilerle karşılaşınca da “bizi ilgilendirmez, bağımsız yargının tasarrufudur” deyip çıkıyor işin içinden, daha doğrusu çıktığını sanıyor. (Hani n'oldu referandumdan önce başlatılan ve gereksiz tutuklulukları ortadan kaldırmak için hazırlanan “elektronik kelepçe” tasarısı... Hükümetten artık kimse söz etmiyor bundan...)

AK Parti'nin önünde iki seçenek var: Ya üç temel alandaki (siyaset-demokrasi, özgürlük ve devlet-hukuk-birey) algılarını değiştirip yeni bir ivmeyle yolculuğunu sürdürecek ya da kendisini düşmanlaştırmaya çalışan güçlerin eline koz vermeye devam edecek.

alpergormus@gmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT