Konuşma âdâbını ’Devlet’i yönetenler de öğrenecek mi?

05.05.2009 15:19

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Siyasetin, daha bir entrika ve hakaretle birlikte değerlendirildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz.. Hz. Ali’ye, ‘Senin, rakib ve hasımlarına karşı siyaset bilmediğin söyleniyor..’  diye bir yakınma ulaştırıldığında, o buyurur: ‘Eğer siyasetten maksad, entrika ve hile tezgahlamak ise, eğer Allah korkusu olmasaydı, benimle bu hususta kimse yarışamazdı..’

Siyasetçilerin birbirleriyle girdikleri ağız dalaşının tarafdarları tatmin etse bile, geniş kitleleri bezdirdiği ve siyasetten soğuttuğu unutulmamalıdır.. Günümüzde, halkın beğenisi, ilgisini kazanabilmek , kendi tarafına çekebilmek için, yığınla taktikler geliştirilmektedir. Ayrıca, seçimler öncesinde, atmosfer kızışmazsa, seçmenin ilgisinin azalmasından da korkuluyor.. -Benzetmek gibi olsun da-, çocukluğumda, hayvan pazarına götürülen ‘mal’ları satabilmemiz için, büyüklerimizin, pazarın kızışmasını beklerlerdi.. Siyaset pazarı da biraz öyle..

Ama, bu yapılırken, bir umûmî rahatsızlığın ortaya çıktığı da görmezlikten gelinmemelidir.. Nitekim, bu durumu, son mahallî seçimlerde de bir kez daha yaşadık.. Meselâ, D. Bahçeli’nin, meydanlarda Erdoğan’a hitaben, ‘iktidara gelirsem, senin yedi geçmişini araştırmazsam, namerdim..’ şeklindeki bağırtılarını hatırlayın.. Buna karşı, Tayyîb Bey de, ‘Hemen bugünden araştırmazsan, namertsin..’ diyordu.. Baykal’ın hakaretleri de aynı idi ve Başbakan’dan aynı cevabı alıyordu.. Başbakan’ın karşı tarafı kızdırmak için, kırmızı şal göstermek gibi tavırları da gözlerden kaçmıyordu.. Halbuki, Tayyîb Erdoğan, rakiblerinin sataşmalarına, ‘Sizi millete havale ediyorum..’ diye karşılık vermekle yetinebilirdi..

Sonra da karşılaşınca, birbirlerinin yüzüne bakamaz hallere geliyorlar; utanıyorlar.. Ama, bu utanma duygusu bile, övülmesi gereken bir servettir.  Çünkü, o da olmayabilirdi..

23 Nisan törenlerinde, Başbakan, merasim yerine geldiğinde, orada bulunan Baykal’ı görmezlikten gelmiş, el uzatmamıştı.. Halbuki, siyaset gereği, niceleriyle el sıkışıyordu.. Demek ki, çok kırılmıştı.. Nihayet, 2 Mayıs günü yapılan TOBB Kongresi’nde, TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun özel bir çabasıyla, Baykal’la bir araya gelip oturmuşlar.. Herhalde geçmişte birbirlerine söyledikleri sözleri siyaset icabı diye bir kenara atmışlardır.. Ama, bunun için insanın derisinin epeyce kalınlaşıp kaşarlanması da gerekir.. Başbakan’ın yüzünde, muhatabının gözlerine bakmak istemiyen bir takım acı çizgiler hissediliyordu..

Geçmişte de, bunun çok acı ve çarpık örneklerini görmüştük..

M. Kemal’in zâten, kendisine, onun kulu-kölesi gibi perestiş etmeyen herkesi, nice eski arkadaşlarını hattâ fiziken de safdışı edişi üzerinde durmaya bile gerek yok.. 

İsmet İnönü ve Adnan Menderesin birbirlerini görünce yollarını değiştirmeleri... Menderes ve iki bakanının idâmıyla sonuçlanan Yassıada Yargılamaları öncesi ve sonrasında, o dönemin kalem erbabının yazdıkları utanç verici yazılar ise, dehşet vericidir.. Sıradan M. Toker, İ. Selçuk, U. Mumcu, B. Faik, Ç. Altan, A. Nesin ve benzeri gazeteci taifesinin ve darbe ile devrilenlere karşı kaleme aldıkları hakaretnâmeler bugün okunduğunda bile yüz kızartacak boyutlardadır.. Ki, bunlardan ayrı olarak Ahmet Hamdi Tanpınar gibi, yıldızı şimdilerde daha bir parlayan bir edebiyatçının günlerdeki makalelerinden yapılan derlemelerdeki değerlendirmelere bakıldığında, ’Menderes’lerin idâmının bile efkar-ı umûmiyeyi, kamuoyunu tatmin etmiyeceğine dair, gözünü kan bürümüş, yığınla cellad ve yığınla dârağaçları görmeye teşne olduğu’ hüzünle anlaşılır..

Daha sonraki dönemde.. Demirel- Ecevit kavgaları, 30 yıl ülkenin sosyal yapısını zehirledi.. General Ken’an Evren ve etrafındaki generallerin her sözünü, yerine getirilmesi gereken bir mukaddes emir gibi telakki edenler de bizim toplumumuzun, kendilerini ’aydın’ diye niteleyen kesimleriydi.. Ve o generallerin aferinini almak için, ne ahlâksız saldırılar yapıldı, nicelerine..

Özal dönemindeki liderlerin herbirisinin ağız dalaşlarını da hatırlayabiliriz..

1990’lardan sonraki dönemde.. Ortaya çıkan irili-ufaklı nice liderlerin birbirleri için kullandıkları ağır sözler.. Çiller’e ’gavur âşığı’  gibi laflar..  Özellikle, siyasetçilerin ve onların çizgisindeki yazar-çizer takımının Erbakan’a ve etrafına saldırıları.. Veya, Fazilet Partisi’nin kapatılmasından sonra, AK Parti- Saadet ayrışması sonrasında, özellikle AK Parti liderleri için dile getirilen çok çok ağır ve hattâ kendi saflarından ayrılanları itiqadî bakımdan, âdetâ dinden çıkmış, mürted olmuş gibi göstermeye kadar varan ithamlar.. (Bereket ki, AK Parti lider kadrosu, bu konuda ağızlarını açmama, bu hakaretlere cevab vermeme prensibine büyük çapta riayet ettiler..)

2000 yılı sonunda, bir MGK toplantısında, Başbakan Ecevit ile C. Başkanı A. Necdet Sezer arasında, havada anayasa kitabçığının uçuştuğu büyük kavga.. Ve C. Başkanı’na, Ecevit’in o zamanki gözdesi H. Özkan’ın‚ ’Nankör kedi, seni C. Başkanı yapan o…’ diye bağırışı ve sonrasında, Ecevit’in kameralar önüne geçip, C. Başkanı Sezer’i, ’terbiyesizlik ve küstahlık’la suçlayan dehşetli açıklamalarıyla patlak veren büyük sosyo-ekonomik kriz..

*

Bunları niye mi hatırladım?

Anayasa Mahk. Başk. Vekili Ali Feyyâz Osman Paksüt, gözleri gözyuvasından ve de kendisi de kameralardan dışarıya fırlarcasına hırçın, kızgın konuşuyordu 3 Mayıs akşamı.. ‘Ergenekon’ diye isimlendirilen dosyanın savcılarının kendisini dinlettikleri gerekçesiyle, onlara ağzına geleni söylüyordu: ‘Bu çirkinliktir, kalleşliktir, sinsiliktir, kahpeliktir!.’

Bunu söyleyen sıradan birisi değil, Anayasa Mahkemesi üyesi bir kişi.. Bilmesi gerekirdi ki, savcılar kimseyi dinletemez.. Savcılar dinlenmesini istedikleri kişiler için, mahkemeye baş vururlar, mahkeme de izin verirse, o kişi dinlenir.. Böyle olunca da, eğer Paksüt, gerçekten de dinlendiyse, suçlaması gerekenler savcılar değil, yargıçlar olmalıdır..

Kaldı ki, dinlenen kendisi değil, hanımı..

Çünkü, refikaları hamfendi’nin AK Parti’nin kapatılması davası sürecinde, ‘Osman’ından öğrendiklerini belirttiği bazı bilgileri, telefon görüşmelerinde, CHP m. vekilleriyle, bazı  prof. ve komutanlarla, Turan Çömez gibi -şimdi firarda olan- eski AK Parti m. vekilleriyle paylaştığı anlaşılıyor..

Yani, dinlenen bilgiler, bizzat O. Paksüt’ün resmî vazife ve yetki alanının bilgileri..

Paksüt’ün kızması gereken, eşidir.. Daha da ilerisi, eşini bu gibi karanlık işlerin içine sokması hasebiyle, bizzat kendisidir..

Çünkü iddianamede yer alan ve medyaya yansıyan konuşma metinlerine göre, AK Parti’nin kapatılması dâvasının nihaî oylaması üzerine, Ferdâ Hanım, Anayasa Mahkemesi üyelerinden Ersin Bal ile, hınç ve hayal kırıklığı içinde konuşuyor ve ortaya bazı üyelerin para aldığını imâ eden iddialar atıyor ve bunları yanındaki eşine (Osman Paksüt’e) de teyid ettiriyor.. İddialarının bir kısmını da, ’içerden aldığım bilgi..’ diye  dile getiriyor..

Bu durum, aslında, laik/kemalist rejimin hangi işleri nasıl gördüğünün küçük bir örneği olsa bile, yine de dehşet verici..

Bunlar ortaya çıkınca, Anayasa Mahkemesi Başk. Vekili Paksüt en ağır kelimelerle, saldırıyor.. Kendisinin dinlenemiyeceğini, bunun kanunsuz olduğunu söylüyor.. Kendi yaptığının kanunî olup olmadığının üstünü ise, feryadl’u figanlarıyla, küplere bindiğini gösteren davranışlarıyla örtmeye çalışıyor.. Gerçek ise, daha başka.. Kendisinin bazı konuşmalarının da, eşinin dinlenmesi dolayısiyle dinleme alanına girmiş olması muhtemel..

Bir Yüksek Yargı organının üyesi olan böyle bir kişi, hattâ başka konularda bile aile ferdlerinin davranışlarından dolayı sorgulanabilecek veya üzerine dikkatler çevrilebilecekken; bir de kendi resmî işleri konusunda, eşininin bu kadar ilgi ve bilgi sahibi olması ve darbecilik hevesleri içinde olanlara haber servisi yaptığı ortaya çıkınca da, yapması gereken, istifa etmektir.. Ama, o, savcılara saldırmayı tercih ediyor; ’kalleşler, sinsiler, kahpeler!’ diye..

Hatırlayalım ki, Osman Paksüt, CHP’nin tek parti diktatörlüğü döneminden beri eski ünlü siyasetçilerinden Emin Paksüt’ün de oğlu.. Kendisini diplomasiden anayasa Mahk. üyeliğine seçen ise, eski C. Başkanı A. Necdet Sezer..

*

Kendilerini ’devletin sahibi’ bilenlere dokunulunca, feryadı koyveriyorlar!

Bu gibi örneklere hemen her sahada rastlanıyor..

I. Ordu’nun eski komutanı em. Org. Hurşit Tolon’a aid olduğu ileri sürülen ve yalanlanamayan ve kezâ, 28 Şubat zorbalık günlerinin Genkur. Başk. Org. Karadayı’ya aidiyeti iddia olunan ses bandlarındaki çirkin laflar da bu kabilden.. Bunların mahiyeti, ’biiip’lenerek yayınlanmasından anlaşılıyor.. Kocaman kocaman adamlar, o çirkin laflarla konuşmaktan hiç mi utanmazlar? Genital organları ağızlarından düşürmeden konuşmak insana şeref mi kazandırır? (Ki, bu hususta, müslüman kimliğiyle tanınan nicelerinin de pek dikkatli olmadıklarını bu vesileyle hatırlayıverelim..)

’Ergenekon İddianameleri’ne giren ve çoğu yüksek bürokrat, akademisyen, general, nicelerinin kullandığı öyle pis telefon konuşmaları metinleri var ki, bunları tekrarlamak  imkansız ve de abes..

Bunların içinde yine de epeyce temiz olması açısından, Tolon’a aid olduğu ileri sürülen ses kaydındaki efelenişi gözönüne getirelim.. 

Hilmi Özkök gibi bir eski Gen. Kur. Başkanı’nın -herhalde oruç tutması gibi- kendilerine göre bir-iki aykırı davranışı üzerine, ona hemen ’molla’ diyen bir anlayış sahibi bu kişi, şimdiki Gen. Kur. Başkanı’nı ise, ’mıy-mıy’  konuşmakla eleştiriyor ve ’Aahh-ah..’ diyordu, ’o makama bir kez daha oturabilsem, filan yüzbaşıya emir verip, bir müfreze ile onları almazsam şerefsizim.. Gelsin de, o zaman Başbakan önleyebilsin.. O Emniyet Müdürü Celaleddin gelip benim teğmenimi, yarbayımı alacak, olacak şey mi.. Açarım telefonu, ’Vali, o Emniyet Müdürü’ne söyle, ayağımı keserim..’ der ve taaak, kapatırım telefonu.. Şerefsizim, salavatla geçer o polis o zaman askeriye önünden.. Biz askerliği böyle gördük, böyle öğrendik, böyle yaşadık.. Şimdikiler ise, gelmişler,  ’mıy-mıy , mıy… mıy mıy, mıy’ Bir mollayı askerin başına getirirseniz,  işte böyle olur..’

Ne kadar ’nezîh’ bir konuşma tarzı değil mi?

*

Jand. eski Genel Kom. em. Org. Şener Eruygur’a aid olduğu söylenen ve M. Balbay’ın bilgisayararından çıkan görüşme notlarında da, bugün Hükûmet’te bulunanlar için, sık sık, ’şerefsizler, alçaklar..’ diye hınçla homurdandığı görülmüyor muydu?

Bu tavrın, 2004’te yapılan  MGK toplantılarından birisine de yansıdığı ve dönemin Hava Kuv. Komutanı  Org. Faruk Cömert’in, Tayyîb Erdoğan’a‚ ’Siz askere meydan okuyorsunuz’ diye hitab ettiği ve sert tartışmaların yaşandığı ve Başbakan’ın da  ’Ben bu kurulun başkanıyım, herkes yerini bilsin..’ diye duruma hâkim olduğu, yeni yayınlanan belgelerden anlaşılıyor..

Esasen, Deniz Kuv. eski Kom. Özden Örnek’in kabullenmese de, başkasına aid olması neredeyse mümkün olmayan ’Günlük’lerde ve Cumh. yazarlarından M. Balbay’ın bilgisayarından elegeçirilen ve kendisinin generallerle ve hattâ eski C. Başkanı A. Necdet Sezer’le yaptığı görüşmeleri yansıtan notlarda dile getirilenler bile, ülkenin nasıl karanlık kadroların eline düştüğünü bütün dehşetiyle ortaya koyuyor..

*

Ya, Gen. Kur. Başkanı’nın Ergenekon Dâvası’na ’müdahil’ oluşu?

Son olarak, Genelkurmay Başkanı Başbuğ’un konuşmasında da, sıra Ergenekon Yargılaması ile ilgili bazı hassas konulara gelince, Başbuğ’un suratı değişmesi, azarlarcasına cevablar vermeye kalkışması, Yalan, iftira, alçakça, etik dışı, ahlâksızlık..’ gibi kelimeleri arka arkaya sıralayıvermesi ilginçti. Başbuğ, bu dâva’yla ilgili olarak, konuyu sulandırmak için ne lâzımsa onu yaptı denilebilir..

Halbuki söyleyeceği söz, gaayet sâde idi: ‘Konu yargıda görülmektedir.. O konuda bir görüş belirtmem doğru değildir!

Evet, buncağız bir lafı söylemeyi başaramamıştır, Gen. Kur Başkanı.. Halbuki, kesin hüküm olmadıkça, kimsenin suçlu olarak gösterilemiyeceği gibi bir temel prensibi çok iyi biliyordu.. (Kaldı ki, sadece Başbuğ değil, başında bulunduğu TSK adına da, hakkında kesin hüküm bulunmayan nice kişi ve gruplara karşı geçmişte ne ağır suçlamalar yapılmıştı..)

Evet, bu son konuşmasıyla, Başbuğ, ‘Ergenekon Yargılaması’na, elindeki silahla, haksız ve yetkisiz ve kanunsuz olarak, açıkça bir kez daha müdahil ve taraf olmuştur.. Başbuğ’un ve bütün Gen.Kur. Başkanlarının ve yetki verdikleri generallerin, eli silahlı güçlerin, her konuda konuşma yetkisinin olmadığını, ancak, kendilerinin direkt vazife alanlarıyla ilgili olarak  konuşabileceklerinin hatırlatılması ve bu konuda bir devlet geleneğinin geliştirilmesi gerekmektedir..

Ki, Tayyîb Bey,  2 Mayıs günü, TOBB Kongresi’nde yaptığı konuşmada, Başbuğ gibi düşünmediğini göstermiş bulunuyor.. Ama, bu yetmez.. Başbuğ’un üzerine farz olmayan konularda görüş belirtmeye hakkının olmadığını, bizzat Başbakan’ın kamuoyu önünde açıkça hatırlatması gerekiyor. Çünkü, Gen.Kur. Başkanı, pervasızca  ve açıkça konuşuyor..

Hatırlayalım ki, 2001 yılında, zamanın MİT Müsteşarı bir konuşma yapmış ve bu konuşmadan Genelkurmay rahatsızlık duyunca, MİT Müsteşarı da, bu konuşmayı Başbakan’ın bilgisi dâhilinde yaptığını belirterek kendini savunmuştu.. MİT, Başbakan’a bağlıydı.. O halde, konuşmalarının tepki alması üzerine, Başbakan’ın bilgisi dâhilinde olduğunu açıklaması doğru bir yaklaşımdı..

Ecevit ise, iki arada bir derede kalmış, hem MİT Müsteşarı’nın konuşmasına izin vermiş ve hem de Genelkurmay’ın rahatsızlığını anlamak gerektiği gibi, hem nalına, hem mıhına bir tavır sergilemişti.

Şimdi, Gen. Kur. Başkanı Başbuğ da, bu son konuşmasını Başbakan’a bilgi vererek mi yapmıştır? Ve, Başbakan onun konuşmalarını teyid etmekte midir?

Gen. Kur Başk. Başbuğ, sağdan -soldan ele geçirilen yığınla silahların TSK’ya mal edilemiyeceğini söylüyor, onlar üzerine şüpheler çekmeye, konuyu basitleştirmeye çalışıyor..  'MKE.’nin ürettiği o el bombalarını ve diğer silahları bizden çok, Emniyet kullanıyor ve bizim kayıtlarımızda noksan ve kayıp silah yok..’  diyor.. Bunun üzerine, Emniyet Genel Md.lüğü de, ‘Bizim envanterlerimizde de noksan veya kayıp silah yok..’ açıklaması yapıyor..

İhtilalciler TSK içinde asla barınamaz..’ diyen Başbuğ’un sözlerine inanmak için, önce onun geçmişin bütün ihtilallerine ve ihtilalcilerine ve de TSK içinde son yıllarda yuvalandığı anlaşılan ihtilal odaklarına ve onların Eruygur, Tolon gibi öncü isimleri üzerindeki şüpheler bertaraf oluncaya kadar, onlara uzak bir mesafede durmalı değil mi?

TSK’nın başı,  Eruygur ve Tolon gibi bazı em. orgenerallerin GATA’ya sevklerinin ve oradan verilen raporlarla da tutukluluk hallerinin kaldırılıp evlerine gönderilmelerinin,  kanun ve tüzükler dairesinde olduğunu bile iddia edebilmektedir.. Kaldı ki, (birkaç gün öncesine kadar Adâlet Bakanı olan) M. A. Şahin, ‘Hayır, kanun ve tüzüklere uygun değil diyor, rahatsız olan tutuklular ancak en yakındaki devlet hastanesine ve oradan verilecek kararlara göre başka yerlere gönderilebilir.. Doğrudan GATA’ya sevk kararı verilemez..’ diyor.

Kaldı ki, Veli Küçük de emekli bir general.. Ama, GATA’ya sevkıni istediği halde, ona  yol açılmamış.. Bu yüzden, bir ’Ergenekon elitleri’ sınıfının türetildiği bile iddia ediliyor.. Genelkurmay’ın, bazı tutuklu generallere özel temsilcisini ziyaretçi olarak göndermesi de yargıyı etkileme çabası değil miydi?

Org. Başbuğ, ayrıca Bedreddin Dalan’ın İstek Vakfı tarafından satın alınmış olan Poyrazköy’deki arazide yapılan kazılardan TSK’yı sıyırmak için olmalı; o bölgenin askerî bölge olduğu şeklinde, Dalan tarafından yapılan açıklamayı yalanlıyor, oraya herkes gidebilir, diyor.. Ama, bazı medya mensubları o yöreye gitmek istediklerinde, ‘askerî bölgedir, yasak..’ engeliyle  karşılaşıyorlar..

Başbuğ’un, ayrıca, ‘Ergenekon Yargılaması’ndaki gizli tanıklar üzerine rahatsızlığını dile getirmesi de ilginç.. Halbuki, gizli tanıklar, can güvenliği açısından gizlidirler, ama, kimlikleri mahkemede elbette vardır.. Bu da, Genelkurmay Başkanı’nın, yargılamaya açıkça müdahalesi  değil midir?  

Ve basın toplantısına katılanlar kendi akrediteleri olduğu halde, aykırı sualler sorulunca, Başbuğ’un da, hemen kaşlarını çatıp, ‘yalan, iftira, ahlâksızlık..’ diye hışımlanması, ifade özgürlüğüne ne kadar ‘saygılı’ olduğunu da göstermektedir..

Devlet’in hele de üst idarecileri yönetilen kitlelere karşı konuşma uslûblarını düzeltmedikçe,  ve kendilerine emanet olunan devlet gücünü haksız olarak kullanmaktan vazgeçmedikçe ve adâlet’i kendilerine zarar verdiği zaman da, saygıyla karşılamadıkça, toplum nasıl gelişir?

  • Yorumlar 4
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim