Konuşacağı yerde susan ve susacağı yerde konuşan bir ’askeriye’ mi?

16.04.2008 05:15

Selahaddin E. Çakırgil

ASKER MİLLETİN İSE, MİLLETTEN NASIL UZAK DÜŞEBİLİR? Bir ordu ile, aid olduğu halkın değer ve hassasiyetleri arasında bir uçurum olabilir mi?

11 Nisan, Urfa’nın fransız işgalinden kurtuluş günüdür.. O münasebetle geçen hafta yapılan bir törende, bir subay, başörtülü hanımları, başlarını açmaya zorlamış ve oradan kovmuş.. 

Bu ne terbiyesizliktir böyle!. Urfa halkı, fransız işgalinden kurtuluşunu kutlarken, böyle bir muameleye mâruz kaldığında, neyi nasıl anlamalı ve düşünmelidir?  İşgal ordusu komutanları bile onlara öyle davranamamıştı, onlara.. Yaşlı bir ananın, korku içinde başını açtığına dair görüntüleri görünce yüreğim parçalandı..

Haydi, ‘askerî mekân’ dediğiniz yerlere almıyorsunuz, onu anlamasak da; umûma açık bir merasimde, o insanlar sırf, inançlarından dolayı, nasıl tahkir edilirler?

Orada, ‘11 Nisan’ üzerine coşkun şiirler okuyanlardan birisi tepki verseydi, bunun topluma hemen ‘irtica’ diye yansıtılacağı açıktı.. Ama, asıl irtica, bu ‘devrim yobazlığı’ değil midir?

Bu hususta Gen. Kur. Başk.lığı, gereken açıklamayı yapmak zorundadır.. Milletin ordusu ile millet arasına bir soğukluk girmesinin istendiği şaibesinden kurtulmak isteniyorsa, tabiî..

Ama yazık ki, Gen. Kur. Başk.lığı, milletin büyük kesimlerince anlaşılmayan bir ısrarla, geniş kitleleri sindirmeye yönelik gibi bazı mesajları -Menemen yıldönümlerinde olduğu gibi,- yayınlar, ama, şu son günlerde medyada yer alan yığınla iddialar karşısında, lal’u ebkem.. Yoksa, milletin öncelikleri ile ile milletin olması gereken ‘askeriye’nin, ordunun öncelikleri arasında bir aykırılık ve zıdlaşma mı vardır?

Ordu, modern toplumlarda, bir halkın kendisini dış tehdidlere karşı savundurmak için, kendi vergisiyle oluşturup silahlandırdığı güvenlik kurum ve mekanizmasıdır. Yoksa, bundan başka bir tarifi mi vardır, orduların? Varsa, modern dünya aydınlatılmalıdır..

Geçen Nisan’da, Anayasa Mahkemesi’nin, Kanadoğlu’nun tam bir hukuk kurnazlığıyla ortaya attığı 367 rakamı konusu yönünde karar vermemesi halinde, ‘askerî darbe yapılacağı’na dair  tehdidlerde bulunulduğuna dair medyadaki iddialar, Gen. Kurmay’ı ilgilendirmez mi?

Şimdi emekli olan orgenerallerin henüz vazife başındayken, ne gibi darbe çalışmaları yaptıklarına dair ayyuka çıkan iddialar, Dz. Kuv. (eski) Kom. Özden Örnek’in ‘günlük’leriyle iyice ortaya çıkmışken; bu konuda, Genelkurmay’ın yapacağı hiç mi bir şey yoktur, hâlâ.. -Ki o ‘günlük’lerde, Özden Örnek, ‘Komutan olunca anladım ki, artık askerlik değil, siyasetle meşgul olacağız.’ bile demektedir..  Ve o ‘günlük’lerdeki bilgiler, ordu hakkında sıradan birisinin bileceği, yazabileceği hususlar da değildir.. Ve keza,  AK Parti’nin kapatılması için dâva açılması yolunda, Yargıtay’a Genelkurmay’dan baskı yapıldığı’na dair medyada yayınlanan ısrarlı iddialar konusunda da mı, Genel Kurmay’ın söyleyecek bir sözü yoktur?

Bunlar henüz, ‘cumûdiye’nin, buzdağının su üstünde gözüken kısmı..

Bu konular, Gen. Kur. Başk.lığı’nı sahiden de mi, hiç ilgilendirmemektedir?

*

DEVLET Mİ İNSAN İÇİNDİR; İNSAN MI DEVLET İÇİN? 301. madde tartışmalarına yine değinelim, kısaca.. Bu maddenin muhtevası, genel hatlarıyla zâten vardı, yeni bir şey değil.. Ve devleti korumak adına, laik rejimi (yönetenleri ve yönetim mekanizmasını) yönetilenlere karşı korumaya yönelik bir madde.. Hani, ‘yönetenler’yönetilenler’ce seçilse, ‘yöneticiler’in korunması için, ‘yönetilenler’ce böyle bir koruma mekanizması oluşturulması anlaşılabilir; mâkuliyet sınırları içinde kalması şartiyle..

Ancak, şimdiki 301. madde tartışmalarında, yanlış bir temel üzerinde ve ‘resmî ideoloji’nin zorla kutsamaya çalıştığı kavramlara dayalı bir cezalandırma mekanizmasının sürdürülmesi çabası sözkonusu.. Eğer, korunacak olan; yönetme güç ve mekanizmasını ele geçirmiş bir ‘oligarşik zümre’ değil de, yönetilen kitleler ise, o zaman, bu maddenin bugünkü şekilde olması da, kabul edilebilecek şey değildir.. ‘Ama, devlet’i, devletin temel kavram ve kurumlarını eleştiri cezalandırılmıyor, hakaret/ aşağılama cezalandırılıyor..’ diyenlere, bu konuda damdan düşenleri örnek gösteririm.. Hele de kendisine ve bazı dokunulamaz kurumlara yönelik en mâsum eleştiriyi bile hakaret sayan bir yargı kurumunun, rejimin yerleşik doğrularına bazı noktalarda biraz aykırı bakan Başbakan Erdoğan’a yapılan en ağır hakaretleri bile, ‘ağır eleştiri’ olarak niteleyip, ‘müsamaha / hoşgörü ile karşılanması gerekir..’ diye nasıl beraet ettirişini iktidar partisi görmüyor mu? Ve korkulur ki, bugün hazırlamakta oldukları yeni 301’le yarınlarda bizzat suçlanıp cezalandırılmak gibi bir duruma bile düşebilirler.. Tarihte bu gibi acaib durumlara yığınla örnek vardır.. Saddam bile, kendi yaptığı kanunlarla idâm edildi ve ‘O kanunları ben yaptım, onlar o mânaya gelmez ..’ dediyse de kurtulamadı.. ‘Aynı kanunun, aynı suçlama konusunda, farklı kişilere farklı hükümlerle nasıl uyguladığı’na dair örnekleri sıralamaya ise, gerek görmüyorum; yarım/ yamalak da olsa, iktidarda olanların hâfızâsının geçmişi unutmadıklarını düşünerek.. 

Kaldı ki, hiçbir kanunî dayanağı olmadığının sanıldığı zamanlarda bile, nice maddelerin, kelime oyunlarıyla nasıl icad edildiğine, eski Başsavcı Kanadoğlu’nun 367 oyununu nasıl  kurduğunu hatırlatmak yeterlidir.. Tayyîb Erdoğan’ın 301 (o günkü 311)’den mahkûm olması üzerine, o günlerde, o maddenin değiştirilmek istendiğinde, V. Savaş’ın,  ‘o kaldırılırsa, 312 ve daha nice maddeler vardır..’ deyişi unutuldu mu ve o sözler doğru değil miydi?

O halde, 301. maddede yeni düzenleme yapılmak istenirken, ‘yüce diye kutsanan yargı’nın eline, resmî ideoloji’nin temel kavramlarına aykırı görüş belirtenlerin cezalandırılması için yeni imkânlar verilmemelidir.. Unutulmamalı ki, bugün, İstanbul veya diğer büyük merkezlerde, hele de medya kurumlarında, Cumhurbaşkanı’na da ‘ağır eleştiri’  yapılabilir; ama, kasabadaki ‘uzatmalı çavuş’ eleştirildiğinde; vatandaş, ‘Hükûmet, Meclis, Ordu, Yargı gibi  temel devlet kurumlarına hakaret etmiş’ duruma düşürülür..

O halde, 301’in korumaya çalıştığı bu kurum ve kavramlar yeniden gözden geçirilmelidir.

Türklük veya Türk milleti’ gibi kavramlara hakaretin cezalandırılmasına gelince..

Sadece türk kavminin, ulusunun ve onun taşıdığı kabul olunan değerlerin değil, her bir kavmin, etnik, dinî, sosyal vs. grubun mensubiyetinin ve mensublarının ve sahiblendikleri değerlerinin de hakarete karşı korunması sağlanmalıdır..

Korunması ve yüceltilmesi gereken şey, bir takım resmî anlayışlar etrafında oluşturulmuş kavram veya mekanizmalar değil de, insan ise, tabiî.. Evet, hiç bir kavmî veya dinî mensubiyet ayırımı yapmaksızın, her toplumun, kavmin, etnik veya dinî grubun hakarete karşı korunması hedef olmalıdır.. İslam da bize bunu öğretiyor.. *

  • Yorumlar 2
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim