'Kışla dayağı' konusunda güzel gelişmeler

25.04.2011 00:54

Kürşat Bumin

"Askeri vesayet"in kalkması yönündeki taleplerin kendisine giderek daha geniş bir taban bulması ülkenin demokrasiye ulaşması yolunda tabii ki çok olumlu ve önemli adımlar. Ancak bu çerçevede unutulmaması gereken çok önemli bir husus var ki, yakın zamanlara kadar - maalesef- bu konuda ciddi kıpırdanmalar ile karşılaşmıyorduk. Bu husus, TSK'nın bu zamana kadar siyasal hayata açık-kapalı müdahalelerde bulunabilmesinin kültürel zeminini hazırlayan etkenler içinde önemli bir yere sahip olan "kışla dayağı" meselesidir. Yani özetle, siz eğer "vatani görev" çerçevesinde askere aldığınız erkek nüfusun çok önemli bir bölümünü "kışla dayağı" ve ona eşlik eden ağır küfür ve hakaretler ile "terbiye" etmeyi âdet haline getirmişseniz, bu gençlerin terhis sonrası demokrasi ve hukuk devletine bağlı birer yurttaş olmalarını ve ülkenin "askeri vesayet"ten gerçek anlamda kurtulmasını bekleyemezsiniz.

Ama artık sizler gibi ben de "kışla dayağı" konusunun-sorununun artık ciddi biçimde konuşulmaya-tartışılmaya başlandığını gözlemliyorum. Bugüne kadar kendisiyle yatıp kalktığımız "Bir ve Bölünmez Millet" anlayışı çerçevesinde dokunulmazlığını koruyan bu şiddet –nihayet- sorgulanabilir bir hal almıştır. Bu arada şunu da hatırlatayım: Çok şaşırtıcı biçimde, "kışla dayağı" mevzuu –nedense- AB başta olmak üzere Batı'dan Türkiye'ye yöneltilen eleştiriler içinde hiç yer almamıştır. Oysa demokrasilerin, Türkiye'de seyreden ağır bir milliyetçilik ve buna eşlik eden ağır bir militarizmin eseri olan bu uygulamayı "raporlar"ının başına yerleştirmeleri gerekmez miydi?

Gazetemizin yazarlarından Ayşe Böhürler önceki günkü yazısında, TESEV'in Anayasa Raporu'nun "vicdani redde imkân tanıyan yaklaşımı"ndan bahisle sözü bu askerlik eziyetini getiriyordu.

"Bugünlerde askerden yeni gelmiş gençlerden dinlediğim hikâyeler beni dehşete düşürüyor. Kutsallık atfedilen asker ocağında yaşadıkları, gençlerimizi nasıl etkiliyor? 'Tuvalet nöbeti tutmaktan, çakıl taşlarını bir tarladan öbürüne atmaya, coca cola şişesi önünde saygı göstermeye' kadar disiplin dışında hiç bir mana veremediğim birçok iş yaptırılıyor gençlere... Ve tabii ki mana aramayı anlamsızlaştıran, itaat, şiddet ve teslimiyet idmanları içinde gençlerin 'ne öğrendiniz' sorusuna verdikleri cevaplar çok göreceli ve mutlaka analiz gerektiriyor..."

Çok yerinde bir yorum bu. Söz konusu "travma"nın izlerinin askerlik sonrası nerede ve nasıl ortaya çıktığını tahmin edebiliriz. Ayrıca unutmamalıyız ki, "kışla dayağı" uygulaması bir kesimin bir başka kesimin şiddetine maruz kalması ile sınırlı değildir. Bu TSK geleneği içinde, bugün şiddet görenleri yarın şiddet uygulayanlar haline dönüştürmek gibi bir "yöntem" de barındırıyor. Bugün "er" olarak dayak yiyorsun, ama yarın "çavuş" statüsüne ulaşarak yediğin dayakların acısını erlerden çıkarıyorsun... Yoksa nasıl açıklarız 12 Eylül döneminin askeri hapishanelerinde "vatani görevlerini" yapmakta olanların tutuklu ve mahkûmlara uyguladıkları şiddeti? "Hayata Dönüş Operasyonu"nda görev alanların uyguladığı şiddeti nasıl açıklarız? "Her şey vatan için!" diyerek geçiştirebilir miyiz bu soruları?

Kendime paye çıkarıyorum gibi anlaşılmasın ama bu "kışla dayağı" konusunda bugüne kadar çok yazı yayımladım. Ama nedense -bazı okurlarım dışında- hiç kimsenin ilgisini çekmedi. Ama bugün durum böyle değil. Sadece bu önemli konuyla ilgilenen bir "blog"umuz bile var artık. www.askerleranlatıyor.blogspot.com adresine girecek olursanız, belki siz de vatan hizmetinizi yerine getirirken yediğiniz veya şahidi olduğunuz "dayak"ları hatırlayabilirsiniz.

Konuştuğumuz konunun bugün olumlu olarak nerelere geldiğinin anlaşılması için Birgün gazetesinin bu hayırlı işe soyunanlarla yaptığı röportajdan (24 Kasım 2010) birkaç satır aktarmak iyi olur sanırım:

"Askerlik Türkiye'de özellikle son dönemde çok tartışılan bir konu. Ancak bu tartışma genellikle vatan savunması, ülkenin bölünmez bütünlüğü gibi soyut argümanların bir kısım teknik hesaplarla desteklenmesi şeklinde yürüyor. Taraflar ne söylerse söylesin 'her Türk asker doğar' inancı gücünden bir şey kaybetmiyor. Halbuki biz hem kendi deneyimlerimizden hem de çevremizde duyduğumuz hikayelerden biliyorduk ki hiç kimse asker olarak doğmuyor. Ama bu ülkenin erkekleri bir şekilde asker yapılıyor. İşte biz bu sitede erkeklerden bize ve birbirlerine nasıl asker olunduğunu anlatmalarını istedik.

(...)

Siteyi kurarken aklımızda olan ikinci bir soru da bu deneyimlerin nasıl ve neden sessizleştirildiğiydi. Türkiye'de hakim olan erkeklik algısının kurulmasında bu kadar etkili olan bir kurumun, aslında erkekleri hakkında konuşamayacakları kadar yaralıyor olabileceğini düşünüyorduk. Dolayısıyla asker anılarının komik olanları dışındaki kısmının anlatılmıyor oluşunda konuşulması zor olan bir utancın ve hayal kırıklığının saklı olduğunu tahmin ediyorduk. Gelen yazılar bu tahminlerimizin doğru olduğunu gösterdi. Maalesef gördük ki askerlik erkeklerde hakkında kolayca konuşamadıkları yaralar açan travmatik bir deneyim.

(...)

Bu siteyi kuran dört editörün de üzerinde ortaklaştığı nokta askerliğin kendi başına pek çok sorun barındıran ve ahlaki olarak tartışılması gereken bir konu olduğu."

Görüyorsunuz, bütün "hatıralar" gibi "askerlik hatıraları" da anlatılmalı-konuşulmalı. Travmaların altından "hatırlamadan" kalkabilmek mümkün mü? "Askeri vesayet"in "teknik" bir iş olduğunu mu sanıyoruz yoksa?

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim