Kirli gazetecilik

24.03.2010 02:35

M. Naci Bostancı

Embedded gazetecilik ithal bir kavram. Bitiştirilmiş, iç içe geçmiş gazetecilik anlamına geliyor. Basın-iktidar ilişkilerine dair o karanlık arka planın hallerine işaret ediyor.

Irak savaşı sırasında Amerikan askerleri ile birlikte dolaşan gazetecileri anlatmak için kullanılmışsa da ilişki daha eski. Gazeteci askerlerle dolaşınca elbette objektifi o askerlerin gözüyle görür, kalemi öyle yazar. Oysa bir de gazeteciye mesleğin ahlak ilkeleri doğrultusunda biçilmiş bir rol var: Tüm toplumu temsil etmek, iktidar ile toplum, ya da kamuoyu diyelim, arasında bir köprü oluşturmak. Gerçeği sadece gerçeği dile getirmek. Meslek ilkeleri malum, daha çok negatif tanımlamalar üzerinden anlatılır. Dil, din, cins ayrımı yapmayacaksın, mesleği kendi çıkarların için kullanmayacaksın gibi. Oysa bir de pozitif ahlaki yükümlülükler vardır: Kendini temsil edemeyeni temsil edeceksin, onun acılarının, dertlerinin, onun sessizliğinin sesi olacaksın. Bunlar her ne kadar ilkelerde yazmıyorsa da başkalarını temsil gibi bir rolü üstlenen her vicdanın yazılmamış ödevi, yükümlülüğü olmalıdır

Kavram son zamanlarda eski bir medya patronunun röportajı çerçevesinde yeniden gündeme geldi. Gerçi o patron ajan gazetecilerden, toplum mühendisliğine soyunan bürokratik çevrelerin hizmetine girmiş kalemşorlardan bahsetse de olayın polisiye yanını paranteze alırsak işin ucu yine embeddedliğe çıkıyor. Paranteze almamız söylenenleri lüzumsuz görmemizden değil, "polisiye macera tadında" değerlendirmelerin olup bitenleri "kişisel"e indirgeme endişesinden kaynaklanıyor. Bauman "Modernizm ve Holocaust"ta, "Nazilik bir tür müydü?" diye sorar, sonra bunun "özel" bir durum olmadığını, belli şartların insanları Nazileştirebileceği değerlendirmesini yapar. Ajan gazetecilik filanın işidir, demek başka, onun şartlarını ve potansiyelini tartışmak ise bambaşka bir iştir.

O patrona göre 28 Şubat sürecinde bazı özel haberler servis ediliyor, gazetelerde ve televizyonlarda da bunlar kullanılıyordu. Kimi gazeteciler, artık gönüllü mü yoksa organik bir bağ olduğu için mi, yoksa çıkarları gereği mi, bu tartışma ayrı bir bahis, bu ilişki biçiminde rol üstleniyorlardı. Bir patron olarak kendisinin dahi bunlara müdahale edemediğini, seyirci kaldığını ifade etmesi ilginçti. Literatürdeki şekliyle, ekonomi politiğin ötesinde gazete profesyonelleri demek ki yayıncılıkta pay sahibiydiler.

Problemin kaynağında, toplumun temsili, çıkarlarının savunulması, demokrasi, hak ve özgürlükler esasında yayın yapılması gibi bir bağlamda kendisine roller yüklenen gazeteciliğin, tam da sanki bunları yapıyormuş gibi iktidar ilişkilerini dönüştürme ve hayali gerçeklikler inşa etme gibi kasıtlarla kullanılabilme potansiyeli var. Sınır tanımayan, her şeyi kendi ekseni etrafında dönüştürmek isteyen "iktidar ilişkileri" başka araçları olduğu gibi gazeteciliği de kullanma arzusundan vareste değil. Özellikle siyasi ve toplumsal yapının oturmadığı, demokrasinin yerleşmediği ülkelerde gazeteciliğe şüphesiz "yüksek amaçlar için" böylesine manipülatif bir rol verilebiliyor. Toplumsal ve politik hayata doğrudan müdahale edemeyen, gücünü kudretini buradan edinemeyen çevreler, bir dolayım unsuru olarak gazeteciliği kullanmaya daha yatkın oluyorlar. Aleniyetteki eksikliklerini basının gücü üzerinden ikame etmeye çalışıyorlar.

Basın-iktidar ilişkilerinin kirli çamaşırları üzerine konuşmak son derece faydalıdır. Bu durum, gelecekte benzeri işler yapmak isteyenler için elbette yıldırıcı olur. Bu işlerin gizli saklı kalmayacağı, muhakkak ortalığa döküleceği, ayıplanacakları, kınanacakları, ömür boyunca utanç içinde yaşayacakları bilgisi insanların kendilerine çekidüzen vermelerine sebep olur. Öte yandan halkı da medya okuryazarı yapar. Kışkırtıcı üslupla kaleme alınmış sekiz sütuna manşet bir haber okuduklarında bunun önünde arkasında farklı bir hikâye olabileceğini düşünürler. Ancak buradan çıkartılacak başka sonuçlar da vardır. Her şeyden önce basın yayın alanında "tekelci" yapıların "başka türlü bir ses çıkmayacağı için" embedded gazeteciliğe daha yatkın olduğu gerçeği önemlidir. Alanı kaplamış basın faaliyeti, yanlışlanacağı, utanç duyacağı hallere düşeceği kaygısı olmaksızın olayları dilediği gibi hikâye edebilir. O zaman kamu ya da özel, tıpkı ekonomik hayatta olduğu gibi basın yayın alanında da tekelcilik iyi değildir. Nitekim 28 Şubat sürecinde dönemin iki büyük gazetesi kartel oluşturmuşlardır. Başka medya organları olacak ve onlar farklı okuma biçimlerini toplumla paylaşacaklar ki olup bitenler konusunda insanlar daha renkli bir değerlendirme yapabilsinler. Ayrıca olayları halkı yönlendirmek için özel bir şekilde anlatanların ipliği böylelikle pazara çıksın. İkincisi ise demokrasinin yerleşmesi, hak ve özgürlüklerin güçlendirilmesi, kamusal müzakere alanının ise alabildiğine geniş bir şekilde teşekkül etmesidir. Bunlar sağlanırsa insanlar meseleleri müzakere etmede bir yetenek geliştirebilirler, reşit insanlar olurlar, böylelikle yönlendirici haberlere karşı da tabir caizse şerbetlenirler.

1960 ihtilali olduğunda renksiz resimleri, kurşun baskıları ile dönemin bildik gazetelerinin ilginç başlıklar attığını görürüz: "Ordu yönetime el koydu tüm yurtta mutlak bir huzur hâkim." Bu başlığı okuyan ülke dışından birisi, ihtilalin kime karşı yapıldığını merak edecektir. Oylarıyla iktidara taşıdıkları bir partinin zor yoluyla iktidardan indirilmesi acaba insanları hiç mi huzursuz etmemiştir? Yine bir başka başlık, kıyma makinelerinde etleri çekilen, toz haline getirilen çok sayıda üniversite öğrencisine dairdir. Yöneticiler çocuklarını kaybetmiş ana babaları başvuruya çağırırken, öldürülen öğrencilerin gerçek sayısının ise, dikkat buyurun, üniversiteler açıldığında anlaşılacağı söylenmektedir. Bunları sekiz sütuna manşet yapan gazetenin tarihi haziran ayının başıdır. Çocuklarını kaybetmiş aileler neredeyseler, ihtilal yapılmış olmasına, artık korkulacak bir durum kalmamasına rağmen ortada yokturlar. Kayıpların kimler, kaç kişi oldukları bilinmemektedir. Bunların hepsi uydurma, kamuoyu oluşturmaya dönük "kanlı" haberlerdir. Haberde öğrenciler "kıyma makinelerinden geçirilmiş" denilerek daha baştan izleri kaybettirilmek istenmektedir. Kim öldürülmüş, bir tane isim sayamayan gazeteler, sayı tespiti yapacağız diyerek eylül ayını adres göstermektedirler. Eylül geldiğinde ise zaten "düşük iktidara karşı çeşitli kaynaklardan beslenmiş o tanımsız öfke hariç" her şey unutulmuş olacaktır. Belli ki kıyma makinesi tezgâhı doğrudan o gazetedir ve toz haline getirilen, ismi kayıttan düşürülen sadece gerçeklerdir.

28 Şubat sürecindeki gazete başlıkları da bu bakımdan ilginçtir. İrtica konusunda verilen brifinge yargı mensupları davet edildiğinde, bunu yargının bağımsızlığına karşı bir hareket olduğunu söyleyen zamanın adalet bakanı, bir gazetede tahrikçilikle suçlanmaktadır. O zamana kadar ortalıkta görünmeyen, sonrasında da birden sır olan garip kıyafetli "mürteciler"in boy boy resimleri birinci sayfaları süslemektedir. Kur'an kurslarında devleti yıkmaya dönük yemin metinleri bulunduğunu manşetine taşıyan gazete, altmış ihtilalinde kullanılan bir "hikâyeyi" yeniden piyasaya sürmeye çalışmaktadır.

Embedded gazetecilere karşı eleştirilerin gecikerek de olsa bugün gelmesi önemlidir. Gazetecilik ahlak ilkelerinin hatırlanması ve bunun üzerinden yorumlar yapılması da anlamlıdır. Ancak dahası, renkli bir basın yayın alanı, toplumu temsil niteliği yüksek bir medya örgütlenmesidir. Demokrasinin yerleşmesi ise basın-iktidar ilişkilerini kullanarak iktidar etme heveslerini akim bırakacaktır.

Bu alanın düzelmesi ancak üzerinde teşekkül ettiği maddi şartların düzelmesiyle olur. Yoksa medyanın simülasyonlar dünyasında embedded gazeteciler her zaman sureti haktan görünmenin yol ve yöntemlerini zekice ve baştan çıkartıcı bir şekilde bulmaya devam ederler.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim