‘Kımıl’ olayından 49’lar Davası’na

13.07.2008 17:27

Ayşe Hür

MOLLA BARZANİ • 14 Temmuz 1958’de Irak Kralı Faysal, General Abdülkerim Kasım tarafından kanlı bir darbeyle tahttan indirilmişti. Darbeden sonra cumhuriyet ilan eden generalin ilk işi, İran’da kurulan Mahabad Cumhuriyeti’nin önderlerinden olup 1947’de Cumhuriyet yıkıldıktan sonra önce Irak’ta sonra Sovyetler Birliği’nde gözetim altında tutulan Molla Mustafa Barzani’yi Bağdat’a davet etmek ve Kürtlere Kerkük’ün de içinde olduğu bir otonom bölge sözü vermek oldu. Bu ittifak sonucu, 7 Mart 1959’da General Sevaf adlı ırkçı bir Arap generalin Abdülkerim Kasım’a karşı Musul’da başlattığı ayaklanma Mustafa Barzani ve peşmergeleri tarafından bastırıldı. Barzani, ayaklanmacıları kurşuna dizdirdikten sonra kendisine yardım eden Arap aşiretlerini de tarumar etti. Olaylar sırasında iki Türkmen’in de ölmesi, Irak’ta Kürtlerin giderek güçlenmeye başlamasından rahatsız olan Türkiye’ye olaylara dahil olması için bahane oldu.

KADİM KÜRT POLİTİKASI • Tam o günlerde, lakabı ‘Alman Generali Rommel’ olan CHP Niğde Milletvekili emekli asker Asım Eren, dönemin başbakanı Adnan Menderes’e “Irak Kürtlerinin, Irak’ta Türkmen soydaşlarımıza yaptığı baskı, zulüm veya öldürme olaylarından dolayı, Türkiye’deki Kürtlere karşı aynıyla mukabele yapacak mısınız” diye sormuştu. İddialara göre Cumhurbaşkanı Celal Bayar “Kürtlerden bin tanesini Taksim Meydanı’nda sallandıralım ki diğerlerine ibret-i âlem olsun” demiş, ancak Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun “Türkiye’nin dışarıdaki itibarı Ermeni meselesi ve Rumlara karşı yapılan 6-7 Eylül saldırıları dolayısıyla zaten kötü, buna bir de Kürtleri eklemeyelim” demesi üzerine, ‘daha yumuşak’ (!) bir plan yürürlüğe konmuştu. ‘Hukukun üstünlüğü’ ilkesinin hak ettiği itibarı kazandığı bu günlerde, Bayar-Menderes ikilisi ile onları Yassıada’ya gönderen 27 Mayısçıların Kürt meselesine nasıl yaklaştığını hatırlamak ilginç olur diye düşündüm.

Herşey 15 Nisan 1959 tarihli Akşam gazetesinin manşetten verdiği şu ithamla başlamıştı: “102 üniversiteli Kürt, Kürtlük iddiasında bulundu.” Haberden anlaşıldığına göre, öğrenciler ‘Rommel’ Asım Eren’in Molla Barzani tarafından Irak’ta öldürülen Türkmenler kadar Türkiye’de yaşayan Kürt’ün öldürülmesi’ şeklindeki insanlık dışı teklifini protesto etmek için, Başbakan, Cumhurbaşkanı, TBMM Başkanı, Diyarbakır Baro Başkanı ile ABD, Almanya, İtalya, Fransa ve İngiltere gibi büyük devletlerin büyükelçiliklerine olayları kınayan birer telgraf çekmişlerdi. Telgrafın altında ‘Türkiye Kürtleri’ imzasının olması Ankara’da alarm zillerinin çalmasına neden olmuştu. Eylem hiçbir şekilde şiddet içermeyen gayet demokratik bir tepkiydi ama, 1938 Dersim olaylarından beri sesi çıkmayan Kürt milliyetçilerinin, üzerlerindeki ölü toprağını atmaya karar verdiklerinin işaretiydi. İlk tedbir olarak ‘Kürtçülük mevzuundaki’ tüm yayınların yasaklanması yönünde bir mahkeme kararı çıkartıldı.

İkinci kriz, 31 Ağustos 1959 günü, Diyarbakır’da yayınlanan İleri Yurt gazetesinde Musa Anter’in ‘Amma Ne İleri Yurt’ adlı hiciv sütununda boy gösteren ‘Qimil’ (Kımıl) adlı Kürtçe şiir yüzünden yaşandı. Olayın ayrıntılarına girmeden söyleyelim, ‘kımıl’, can yoldaşı ‘süne’ ile birlikte, tüm Cumhuriyet tarihimiz boyunca (hatta bugün de) bir türlü baş edemediğimiz bir hububat zararlısıydı. Kürtçe şiirin teması şuydu: Siverekli bir kız, kımıl zararlısı tarafından samana döndürülmüş bir torba buğdayı çerçiye götürüyor, çerçi buğdayın işe yaramadığını görünce, buğdaya karşılık mal veremeyeceğini söylüyordu. Kızcağız da yüzyıllardır gelenek olduğu üzere, üzüntüsünü bir türküyle dile getiriyordu: “Bi çîya ketim lo apo, çîya melûlbûn rebeno/ Ceh seridî lo apo, genim hûrbûn êvdalo/ Qimil hatî lo apo, bi refa ye rebeno/Xwar genimî lo apo, hiştî qâye rebeno” (‘Dağa tırmandım amca, zavallı dağ mahzunlaştı/Arpa olgunlaştı amca, buğday un ufak oldu biçare/Kımıl geldi amca, kafile halen de zavallı/Buğdayı yedi, geride samanı bıraktı zavallı....’) Yazar yazının sonunda şiirin kahramanı kıza şöyle diyordu: ‘Üzülme bacım, seni kımıl, süne ve sömürenlerin zararından kurtaracak kardeşlerin yetişiyor artık.’

KÜRT UYANIŞI MI? • Kımılın bu metaforik kullanılışını Ankara affetmedi elbette. 6 Eylül 1959 tarihli Cumhuriyet gazetesinde “Doğu illerimizden birinin merkezinde çıkan bir gazetede anlaşılmaz sebeplerle Kürtçe bir şiir neşrediliyor” dendikten sonra “İnsaf edelim. Bu Doğu ili İstanbul değil ki, 20-30 gazete çıksın da insan meşgul bir gününde hepsine bakamasın. Sonra hadi kendisi bakamadı, o il merkezinin zabıtası yok mu, adliyesi yok mu?” diye ortalık velveleye veriliyor, 19 Eylül 1959 tarihli Ulus ise “...Bir soru da benden: Bu gazeteye kim kâğıt veriyor” diye öküz altında buzağı arıyordu. Beklendiği üzere İleri Yurt ve Musa Anter aleyhine dava açılmıştı ancak olay yerelden ulusal düzleme taşmış, sanıkları savunmak için başka şehirlerden avukatlar gelmeye başlamış, mahkeme salonu ve adliye binasının önü miting alanına dönüşür olmuştu. Aynı şekilde Ankara ve İstanbul’daki Kürt asıllı lise ve üniversite öğrencileri heyecanla davayı izliyorlardı. Ödemiş’te yayınlanan Cephe isimli gazete kelleyi koltuğa alarak, Diyarbakır’a ve Musa Anter’e şöyle destek vermişti: “İstanbul gazeteleri kıyamet koparıyor. Diyarbakır’da çıkan İleri Yurt gazetesi Kürtçe bir şiir neşretmiş. Bakın Küstaha. Genelevlere kadar ‘Welcome’ diye Amerikanca yazılan memleketimizde, Kürtçe şiir Garbilik şerefimize dokunuyor...” Durum Ankara’nın canını o kadar sıkmıştı ki, Celal Bayar Diyarbakır Valisi’ne telefon açıp, Musa Anter’in ‘kafasının ezilmesi’ni istemişti.

Burada bir parantez daha açıp Musa Anter’le ilgili bir anekdotu aktaralım. 1950’lerde hemen her makalesinde Kürtçe’ye yer verdiği için sık sık mahkemeye çıkarılan Kürt aydını Musa Anter’e, bir gün hâkim “Ne diye Kürtçe yazıyorsunuz” diye sormuş, Anter de “Hâkim Bey, İstanbul’da Yahudiler, Rumlar ve Ermeniler gazete çıkarıyorlar. Ayrıca İngilizce ve Fransızca gazete de çıkıyor. Ben Kürtçe yazıyorum diye ne olacak?” demişti. Hâkimin “Efendim onlar azınlık” karşılığı üzerine de taşı gediğine koymuştu: “Hâkim Bey, yani bir memlekette azınlık çoğunluktan daha mı avantajlıdır? Eğer bir azınlık kadar hakkım yoksa ben böyle çoğunluğu ne yapayım? Lütfen karar verin ve beni de azınlık kabul edin.” ‘Ape’ Musa Anter, 20 Eylül 1992’de bir PKK tirafçısı tarafından tuzağa düşürülerek öldürüldü.

RASTGELE TUTUKLAMALAR • Hükümet, bu olaylardan sonra MİT’e emir vererek bir ‘Kürt raporu’ hazırlamasını istedi. Raporda, 1.000 ila 2.500 kişilik bir Kürt grubunun ‘tenkil’ edilmesi öneriliyordu. Celal Bayar’ın ‘bin kişiyi sallandıralım’ şeklindeki meşhur sözünü bu öneri üzerine yaptığı anlaşılıyordu. ‘Sallandırma’ işine prensip olarak karşı çıkmayan Adnan Menderes, Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun uyarısı ile 50 kişilik bir idam listesi ile yetinmeye karar verdi. Yani 1950’lerde izlediği CHP karşıtı politikalarla Kürt oylarını DP’de toplamayı başaran Bayar ve Menderes, uluslararası konjonktürün de etkisiyle, bir öğrenci protestosu karşısında devletin iliklerine kadar işlemiş olan kadim paranoyaya teslim olmuştu. Yurdun dört bir yanındaki tutuklamalar 17 Aralık 1959 günü başladı. Tutuklama müzekkeresinde isim yoktu. MİT kimi öneriyorsa, 50 kişilik listeye onun adı yazılıyor ve tutuklanıyordu. Polisin iddiasına göre Bitlis bağımsız milletvekili Ziya Şerefhanoğlu’nun evinde üzerinde el yazması Arap harfleriyle ‘Kürt İstiklal Partisi’ yazan birkaç sayfalık bir tüzük taslağı bulunmuş, ayrıca bazı üniversite öğrencilerinin üzerinde ve ev aramalarında Molla Mustafa Barzani’nin resimlerine rastlanmıştı. Ancak tutuklananlar arasında bulunan Dr. Naci Kutlay’a göre olayın arkasında bir örgüt yoktu.

GÖZALTINDA ÖLÜM • Tutuklama kararını Ankara’daki Askerî Savcılık istemişti ama tutuklananlar İstanbul Harbiye’deki hücrelere konuldular. Harbiye’de 40 hücre olduğu için, geriye kalan 10 kişi tutuksuz yargılanacaktı. Sorgulamayı yapacak hâkim Orhan Akaya, ancak iki ay sonra İstanbul’a geldi ve sorgulamaları ancak üç ayda tamamlayabildi. Hücrelerin uygunsuz koşullarından dolayı, sanıklardan Ankara Hukuk Fakültesi son sınıf öğrencisi Mehmet Emin Batu mide kanamasından ölünce geriye 49 kişi kaldı. Bunlardan biri olan Nurettin Demirtaş, Emin Batu’nun zorla taksiye bindirildiğini görüp, ‘arkadaşımı nereye götürüyorsunuz?’ diye sorma gafletinde bulunan sıradan bir vatandaştı. Daha sonra iki kişi daha dahil oldu ama dava kamuoyunda hep ‘49’lar Davası’ diye bilindi.

DARBE OLUYOR • Milletvekili Avni Doğan’ın Emin Batu ile ilgili soru önergesi ve İsmet İnönü’nün Samsun CHP Kongresi’ne çektiği telgraftaki üstü örtük ifadeler dışında CHP’nin 49’lar Davası’na yönelik ciddi bir tepkisi olmadı. Tutuklular beş aydır hücrelerinde mahkemeye çıkarılmayı bekliyorlardı ki, 27 Mayıs darbesi oldu. Başta Adnan Menderes ve Celal Bayar olmak üzere önde gelen DP’liler Yassıada’ya gönderildi. Sanıklar demokratikleşme vaadiyle iktidara gelen darbecilerin kendilerini salıvereceğini ummuştu ama yanıldıklarını kısa sürede anladılar. Çünkü darbeciler 26 Ekim 1960’ta çıkardıkları genel aftan 49’ların yararlanmasına izin vermediler.

AVUKAT BİLE BULAMIYORLAR • İddianame de bir türlü hazırlanamıyordu, çünkü ’50 kişiyi sallandıracak’ kanıt bir türlü bulunamıyordu. Ancak ortada öyle bir korku atmosferi yaratılmıştı ki, avukat olan Kürt milletvekilleri bile 49’ları savunmaya yanaşmıyordu. Sadece Medet Serhat’ı savunan Seniha Hanım (daha sonra evleneceklerdi) ile DP Milletvekili Ali Karahan’ı savunan emekli yargıç Turan Ayata bu cesareti göstermişti.

TCK 125 Mİ 141-142 Mİ? • Yaklaşık on dört aylık tutukluluk döneminin ardından davanın görülmesine 3 Ocak 1961’de başlandı. İlk duruşmada sanıkların tutuksuz yargılamalarına karar verildi. Savcı, sanıkları üç gruba ayırmıştı. İlk grupta bulunan Nurettin Yılmaz, Esat Cemiloğlu, Ferit Bilen, Mustafa Direkçigil, Fevzi Avşar, Hasan Ulus, Nazmi Balkaş, H. Oğuz Üçok, M. Nazım Çiğdem, Fevzi Kartal, Mehmet Aydemir, Emin Kotan, Ökkeş Karadağ, Muhsin Şavata ve Fethullah Kakioğlu için mahkûmiyetlerini gerektirecek kâfi delil bulunmadığından’, ‘takdiri mahkemeye ait olmak’ üzere beraatları talep edildi. İkinci grupta bulunan Turgut Akın, Sıtkı Elbistan, Şerafettin Elçi, Mustafa Ramanlı, Mehmet Özer, Feyzullah Demirtaş, Cezmi Balkaş, Halis Yokuş, İsmet Balkaş ve Sait Bingöl için yine ‘mahkûmiyetlerini gerektirecek kâfi delil bulunmadığından’ beraatları istendi.

8 YILLIK HUKUK SKANDALI • Üçüncü grupta bulunan Şevket Turan, Naci Kutlay, Ali Karahan, Koço Elbistan, Yavuz Çamlıbel, Mehmet Ali Dinler, Yusuf Kaçar, Ziya Şerefhanoğlu, Medet Serhat, Hasan Akkuş, Örfi Akkoyunlu, Selim Kılıçoğlu, Şahabettin Septioğlu, Sait Elçi, Sait Kırmızıtoprak, Yaşar Kaya, Faik Savaş, Haydar Aksu, Ziya Acar, Fadıl Budak, Halil Demirel, Necati Siyahkan, A. Efem Dolak, Musa Anter, Canip Yıldırım ve Mehmet Bilgin’in ise TCK’ nın ‘Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı devletin hâkimiyeti altına koymaya veya devletin birliğini bozmaya veya devletin hâkimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf bir fiil işleyen kimse ölüm cezası ile cezalandırılır” diyen 125. maddeye göre yargılanması isteniyordu.

VE ZAMANAŞIMI • Ortada delil falan olmadığı için tüm sanıklar 30 Nisan 1964’te beraat etti ancak savcının itirazı üzerine karar Askerî Yargıtay tarafından bozuldu. 1965’te suç vasfı değiştirilerek dava yeniden görüldü. Bu sefer Y. Çamlıbel, Ş. Turan, M. Serhat, H. Akkuş, Ö. Akkoyunlu, S. Kılıçoğlu, Ş. Septioğlu, S. Elçi, S. Kırmızıtoprak, Y. Kaya, F. Savaş, F. Budak, A. E. Dolak, C. Yıldırım ve M. Anter TCK’nın 141 ve 142. maddelerinden yani “yabancı devletlerin müzahereti ile milli duyguları yok etmeye ve zayıflatmaya matuf cemiyet kurmaktan” 16 ay hapis, 5 ay 10 gün sürgün cezası aldılar. Askerî Yargıtay bu kararı da bozunca dava Askerî Yargıtay Daireler Kurulu’na gitti ancak karar kesinleşmeden dava zaman aşımına uğradı ve ‘49’lar’ paçayı kurtardılar. Mehmet Emin Batu ise öldüğüyle kaldı...

27 Mayısçıların Sivas Kampı Sürgünleri

31Mayıs 1960’ta, yani darbeden dört gün sonra Cumhuriyet gazetesinde “Milli Birlik Komitesi’nin yakında neşredeceği vesikalarda bir Kürdistan hükümeti tesisi için DP grubu içinde çalışanların varlığı ispat ediliyor. Sabık iktidar, Şeyh Said’in oğlunun Rus yapısı ciple Doğu’da propaganda yapmasına göz yummuştur” şeklinde bir haber çıkmıştı. Yine o günlerde Hakkari, Van, Siirt, Mardin, Diyarbakır gibi sınır illerinde Molla Mustafa Barzani hareketine destek eylemleri yapıldığı yönünde iddialar vardı. ‘49’lar Davası’ndaki tutumlarından da anlaşıldığı gibi darbeciler DP’yi karalamak için kadim ‘Kürtler tarafından bölünme’ korkusuna sarılmışlar, işin içine bir de ‘Rus cipi’ katarak diğer kadim korkumuz ‘Moskof tehlikesi’ni de ihmal etmemişlerdi.

AĞALIK VE ŞEYHLİĞİN TASFİYESİ • Haberin hemen ertesi günü yani 1 Haziran 1960’ta, bölgelerinde etkili olan toprak ağalarından, aşiret reislerinden, şeyhlerden ve Kürt milliyetçisi olduğundan şüphelenilen toplam 485 kişi tutuklanarak Sivas-Kabakyazı’da açık arazide kurulan bir kampa kapatıldılar. Ancak o günün gazetelerinde bu konuda bir haber çıkmadı. Olay ortaya çıktığında gerek Milli Birlik Komitesi (MBK) adına yapılan açıklamalarda, gerekse de gazetelerde yazdırılan yazılarda, sürekli ‘ağalık ve şeyhlik düzeninin yıkılmasına’ vurgu yapılıyordu. Örneğin 19 Ekim 1960 tarihli Öncü gazetesinde Genelkurmay eski Başkanı Ragıp Gümüşpala’nın şu sözleri yer almıştı: “Şarkta, ağa, bey, şeyh denilen 35-40 kadar köye sahip kişiler, derebeylikler hâlâ mevcuttur. (...) Bölgelerinde Türk harfleri ile tedrisata muhaliftirler. Köylüyü her surette baskı altında tutarlar. ... Köylülerimiz Türklüklerini müdriktirler. Kürtlük propagandası sırf derebeyliklerinin devam edebilmesi için şeyh ve beyler tarafından halka yayılmaktadır.” MBK bildirisindeki şu satırlar ise adeta 1930’daki ırkçı tezlerin tekrarı gibiydi: “Türkiye’nin bütünüyle yalnız Türklerin vatanı olduğu, başka gayeler taşıyan birkaç kişiye benimsetilecektir.”

Anlaşılan 27 Mayısçılar da, aynen selefleri (ve daha sonra halefleri) gibi birkaç ağa ve şeyhi Batı’ya sürmekle feodal düzenin çözüleceğini, Kürt meselesinin hallolacağını sanıyorlardı. Üstelik ağalık düzeni ülkenin batısında da yaygındı ama kimsenin aklına Türk ağalarını Doğu’ya sürmek gelmiyordu. Aynı şekilde kabak nedense CHP’li ağalara ve feodallere değil, DP’li ağalara ve feodallere patlamıştı.

KAMPIN ÜNLÜ REHİNELERİ • Doğu ve Güneydoğu Anadolu’dan buraya getirilen 485 kişi arasında, AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat’ın dedesi Zeynel Turanlı, günümüzün önde gelen Alevi liderlerinden İzzetin Doğan’ın babası Hasan Doğan (kampın en yaşlı üyesiydi), eski DYP Milletvekili Sedat Bucak’ın babası Hakkı Bucak ve amcası Mehmet Bucak, Hak ve Özgürlükler Partisi (HAKPAR) Genel Başkanı Sertaç Bucak’ın babası ve dönemin Türkiye Kürdistan Demokrat Partisi (T-KDP) Başkanı Faik Bucak (1966’da suikasta kurban gitti), Deniz Gezmiş davasının savcısı Baki Tuğ’un babası, Şeyh Said’in oğulları (ailenin o sıradaki reisi Abdülmelik Fırat da Yassıada’da idi), Van’dan Kartal, Hakkâri’den Ertuş, Diyarbakır’dan Ensarioğulları ailelerinin üyeleri ve Said Nursi’nin 22 müridi vardı. Ama kurunun yanında yaş da yanar misali, bir sürü gariban da vardı.

Getirilenlerin tümünün menkul ve gayrimenkul mallarına el konulmuştu. Kamptaki yemeklerini ceplerinden yiyorlar, günlerini satranç ya da tavla oynayarak ve sohbet ederek geçiriyordu. Çamaşırları maddi durumu iyi olmayan kamp sakinleri yıkıyordu. İşkence yoktu ancak özellikle DP’lilere yönelik küfürlü hakaret vardı.

ZORUNLU İKAMET • Sivas Kampı sakinlerinden bir bölümü, 7 Ekimz1960 günü, yürürlükteki 2510 Sayılı İskân Kanunu’na ek olarak çıkarılan ve “Sosyal birtakım reformları yapabilmek, ortaçağın Türkiye’de yaşayan düzenini yıkmak, ağalık ve şeyhlik gibi müesseseleri yıkmak” gayesi ile çıkarılan 105 Sayılı Kanun’la Kürtlerin adeta bağışıklık kazandığı sürgünle tekrar karşı karşıya gelecekti. Sürgüne gidecek 54’ü DP’li, biri Cumhuriyetçi Köylü Millet Parti’li 55 kişiyi “Babam Şarkın cellâdıydı, ben de sizin cellâdınız olacağım” diye övünen İçişleri Bakanı Muharrem İhsan Kızıloğlu seçmişti. (Babasının kim olduğunu tespit edemedim). Bu 55 kişi, Aralık ayında Antalya, İzmir, Burdur, Muğla, Afyon, Isparta, Manisa, Çorum ve Denizli’de zorunlu ikamete tabi tutuldular.

AF VAR ÖZÜR YOK • Neyse ki aklıselim galip geldi ve 21 Kasım 1960’ta 193 kişi tahliye edildi. Geriye kalanlar dokuz ay kampta kaldıktan sonra, üç aylarını sekiz vilayetin nezarethanelerinde geçirip, üstüne de iki buçuk yıl sürgün hayatı yaşadıktan sonra, 55 sürgünle birlikte Ekim 1963’te çıkarılan genel afla serbest kaldılar. Devlet kendilerinden özür dilemediği gibi, kamptan ayrılırken, yemek parası olarak 400 liralarını kesmeyi de ihmal etmemişti.

TBMM’nin eski başkanlarından Hüsamettin Cindoruk bu olayın günümüze kadar devam eden sonuçlarını şöyle özetlemişti: “... Kürtçülük ideolojisi orada bir okul gibi ortaya çıkmıştır. Siz devletine bağlı adamı da karşıt görüşlerdeki adamı da oraya götürdünüz ve karşıt görüşlerdeki kesim ‘Devletine bağlı oldun da ne oldu? Bak yine bizimle beraber buradasın!’ söylemini savundu. 27 Mayıs’ın ikinci hatasıysa doğu bölgelerinde tespit ettiği 55 ağayı batı bölgelerine sürgüne göndermek olmuştur. Çıkan tablo ne? Bir tarafta kanaat önderleri Sivas Kampı’nda, diğer tarafta 55 ağa batı bölgelerinde sürgünde. Soru şu; ortaya çıkan boşluğu kim dolduruyor? Ayrılıkçı Kürt ideolojisi!.. 1950 ve 1960 arasındaki yumuşama dönemi Sivas Kampı ve ağaların sürgüne gönderilmesiyle tam tersi bir sürece dönmeye başlamıştır. Bundan sonra da devletin iki yakası Doğu’da bir araya gelmemiştir.” (Aktaran Nevzat Çiçek, “47 Yıl Sonra Sivas Kampı”, Nokta, S.12, 18-24 Ocak 2007)

Hüsamettin Cindoruk’un söylemeye dilinin varmadığı ise, bu politikanın Cumhuriyet’in kadim politikası olup, günümüzde de hâlâ devam ettiği, daha da vahimi, aynen devam ettirilmeye çalışıldığıydı...

Kaynakça: Yavuz Çamlıbel, 49’lar Davası, Garip Ülkenin İdamlık Kürtleri, Algı Yayınları, 2007;Naci Kutlay, 49lar Dosyası, Fırat Yayınları, 1994; Musa Anter, Kımıl, Avesta, 2000.

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim