’Kim okur, kim dinler; mihr-i varakpâreyi..’

02.01.2013 00:50

Selahaddin E. Çakırgil

secakirgil@yahoo.com

Geçen hafta, Diyarbekir m.vekili Şerafeddin Elçi toprağa verildi..

Şerafeddin Bey, son iki yıldır kanser tedavisi görmekteydi..

Onunla şahsî bir âşinâlığım yoktu..

Onu, kemalist-laik rejimin, kendisine emperyalist odaklarca, Birinci Dünya Savaşı sonunda verilen rol gereği, oluşturulmak istenen çarpık ‘ulus-devlet’ zihniyeti yüzünden, sırf etnik kökenleri dolayısiyle, son yüzyıldır dışlanan kendi kavminin uğradığı haksızlıkların mücadelesini vermeye daha bir ağırlık veren kimliğiyle biliyordum.. Adı, hele de 1975’lerden beri siyasî mahfillerde, bu özelliğiyle biliniyordu.Bunun için de, zaman zaman bu mücadelesini yürütebileceği bazı güç odaklarına yaklaşıyordu..

1978’lerde Ecevit, meşhur Güneş-Motel entrikasıyla, 11 m.vekilini AP’den bakanlık ve sair vaadlerle koparıp Demirel Hükûmeti’ni düşürünce, Elçi, kurulan Ecevit Hükûmeti’nde, diğer 10 arkadaşı gibi, ‘Bakan’ olmuş ve hemen arkasından da, kendi bakanlığında, kürdçe konuşanların dikkati çekecek derecede fazlalaşması medyaya yansımış, bazı türkçü ve kemalist çevrelerde rahatsızlık ifadeleri yükselmeye başlamıştı..

Ama, başta rahmetli Abdulmelik Fırat ağabey olmak üzere, sözüne güvenilir dostlardan onun, İslam kültürüne epeyce vâkıf bir siyasetçi olduğuna dair bilgiler alıyor ve bu yüzden, onunla uzaktan ilgileniyor ve bir muhabbet de besliyordum.

Ancaak, PKK’nın silahlı mücadelesinin ortaya çıkardığı yüksek gerilimli atmosferde, Elçi, kendi yöresinde de gölge de kalmıştı, yıllarca..

Son bir kaç yılda ise, silahlı mücadele dışındaki yollar aranıp tartışılmaya başlanınca, Elçi’yi bazı tv. kanallarındaki tartışmalarda görmek imkanı oldu..

Özellikle bir tartışma proğramında, eskiden Türkeş’in yanında olan ve sonra, orada meydana gelen ayrışmada Muhsin Yazıcıoğlu’nun yanında yer alan tarihçi bir prof. ile tartışırken söylediği sözler onun hakkında önceden duyduğum olumlu görüşleri daha bir pekiştirmişti..

Çünkü, sözkonusu prof., lafı evirip çeviriyor ve türk kavminin üstünlüğü ve hattâ kutsandığı gibi acaib görüşleri, âyetler veya hadis-i nebevî rivayetleriyle çılgın bir ataklıkla pekiştirmeye çalışıyordu..

Şerafeddin Bey ise, bu sözleri sukûnetle dinleyip -özetle- şöyle demişti: ‘Bakınız, … Bey, bana Kur’an ve Hadis’lerden sözettiniz mi, ben bu konuda dururum. Çünkü, benim bu ölçülere son derece saygım ve bağlılığım vardır. Biz burada konuyu, bu açıdan tartışsak, tartıştığımız konunun bir mânâsı olmaz.. İkimiz de yanlış bir şeyi tartışmış oluruz.. Çünkü, Kur’an ve Hadis’lerin ölçülerine göre, bu konuların zâten olmaması gelir. Halbuki, biz burada, etnik bir unsurun üstünlüğü iddiasıyla, diğer etnik unsurlara ve bu arada kürd kavmine yapılan zulümler ve dışlamalar üzerine konuşuyoruz..’

Evet, özellikle bu sözleri kendi ağzından duyduktan sonra Şerafeddin Bey’e daha bir sıcak bakmaya başlamıştım..

Haziran-2011 seçimleri öncesinde ise, BDP’nin, geniş bir yelpazede, kendisine yakın bulduğu, PKK’ya uzak isimleri bile aday göstermek istemesiyle başlayan süreçte, Şerafeddin Elçi de aday gösterilmişti.. İlk planda, bazıları yadırgamıştı, bunu.. Ama, Şerafeddin Elçi ve Altan Tan gibi, İslam kültüründen nasiblenmiş ve müslüman kimlikleriyle bilinen kimselerin BDP saflarında olmasının o çizgide biraz daha ılımlı bir çizgi oluşturabileceği de  düşünülüyordu.

Şerafeddin Elçi, o seçimin hemen arkasından, m.vekili olarak Meclis’e gelmesiyle birlikte, kanserle boğuşmaya başladı..

Altan Tan’ın ise, yazık ki, daha çok etkilemek yerine etkilenmek gibi biri noktaya doğru yol aldığı görüldü..

Müslüman kürd halkının hakkını İslamî bir hassasiyetle takib etmeye çalışan siyasetçilerin arasında, bir bilge olarak gördüğüm merhûm Abdulmelik Fırat’tan sonra, Şerafeddin Elçi de, dünyamızdan ayrılmış bulunuyor.

Onun Meclis’te yapılan cenaze törenine, MHP’den bir bütün olarak hiç kimsenin katılmaması, son derece tehlikeli ve de insanî olmayan bir tavırdır. Çünkü, ölüm kavgaları, savaşları bitirir. Hele de Şerafeddin Elçi gibi bir isme karşı böyle bir husûmet sergilenmesi, kavmiyetçilik sapkınlığının hangi boyutlarda olduğunu göstermeye yeter.. Halbuki, o parti içinden de niceleri, Hz. Peygamber (S)’in, bir yahudinin cenazesi geçerken ayağa kalktığı ve o cenazenin bir yahudiye aid olduğu söylendiğinde, ’insan değil mi?’ şeklinde karşılık verdiği rivayetini kesinlikle bilirler..

Hele de, Şerafeddin Elçi’nin cenazesi defnedilirken, Altan Tan’ın yaptığı kürdçe duaya bile eleştiri getirenlerin, bir de bu tehlikeli ve insanî olmayan tavrı sorgulaması beklenir.

Geçen ay, MHP’nin en hırçın m.vekillerinden Oktay Vural’ın annesinin ölümü üzerine, Meclis’de partilerin sözcülerinin Meclis kürsüsünden ve tv.dan başsağlığı dilemeleri sırasında, söz BDP’den Sırrı Sakık’a verilince, onun, ’Bu insanî bir tavırdır, ama, bunu, bize gelince hatırlamayışınız..’ diye başlayan hırçın protesto cümlelerini yadırgayanlar MHP’nin bu tavrı karşısında bir itiraz geliştirmişler midir?  (Hatırlanacağı üzere, Sakık’ın bir süre önce intihar eden oğlunun cenazesinde, CHP’den iki temsilci dışında diğer partilerden kimsenin katılmaması dikkat çekiciydi.. Yine de, o sırada Bosna’da bulunan Tayyîb Erdoğan’ın Sırrı Sakık’ı telefonla arayıp başsağlığı dilemesi de yerinde bir hareket olarak kaydedilmelidir..)

Görülüyor ki, ülkemizde, müslüman halklar arasında meydana getirilmek istenen ayrılıkçı hareketlerin milletin kahir ekseriyetinin inanç ölçüleri açısından bir temeli ve derinliği yoktur.. Ancak, resmî ideolojinin çarpıklığı yüzünden, 100 yıla yakın zamandır ekilen fitne tohumları da acı semerelerini vermeye başlamıştır..

Ama, yine de, bu irinli yarayı, inancımızın oksijeniyle yıkayıp, adâlet ve insaniyete dayalı olarak hazırlanmış devâlarla, ilaçlarla, temizlemek ve tedavi etmek imkanı vardır.. Yeter ki,  insanların, halkların, sünnetullah gereği sahib oldukları en tabiî hakları tanınsın.. O zaman görülecektir ki, ülkemize ve müslüman halkımızın huzûruna ve geleceğine ârız sapkınlığın temelini teşkil eden, kemalist-laik-türkçü  resmî ideoloji fırlatılıp, tarihin çöplüğüne atılabilsin..

*

’Kardeşler birbirlerini pohpohlamak değil, ikazla mükellef değil mi?’

29 Aralık akşamı, Köln- Porz’da bir Kur’an Semineri’ne dinleyici olarak katılmıştım..

Bir arkadaş geldi, yanıma oturdu.. (Köln- Ehrenfeld’de yapımı henüz de sürmekte olan büyük câmiinin namaz için geçici olarak düzenlenmiş bölümünde) öğle namazında BDP Diyarbakır m.vekili Altan Tan’ı gördüğünü fısıldadı..

Altan Tan’ın geçmiş muktesebatındaki en etken özelliğin, müslüman kimliği olduğunu bildiğimden şaşırmadım..

Akşam vakti, seminere ara verildi.. Namaz sonrasında, bir genç, Altan Tan’ın oraya geldiğini, aşağıda beklediğini söyledi.. Sözkonusu bina, AK Parti’ye yakın bilinen bir derneğin binası olduğundan ve Tan’ın da, AK Parti’ye ve Tayyîb Erdoğan’a en sert eleştirileri, en çok da İslamî argumanları kullanarak yaptığını bildiğimden, buraya gelmesi herhalde beklenmezdi.  

Altan Bey’in bulunduğu odaya yöneldim.. ‘Hoşgeldiniz’le başlayan ve 20 yıl öncelerde Tahran’daki buluşmamıza kadar giden günleri kısaca yâd ettik.

Bu arada, henüz ülkeye dönmeyişimin bir hukukî engeli olup olmadığını sordu.. ’Evet, dedim, ’Kudüs Kurtuluş Ordusu’ diye bir hayalî ordu kurmuşuz, yalanı bile güzel.. Terör suçlarına danhil edilmiş.. Yargılanmaya hazırım, ama, uzun sürebilecek bir tutukluluk ihtimali de dile getirildiğinden, kanunen buna engel olma yolu varsa, dönmeye hazır olduğumu bildirdim, yukardakilere.. Ancak, bir kazaya uğranılabileceği endişesiyle, biraz daha beklemem yönündeki tavsiyelere uyarak, henüz buralardıym..’.

28 Şubat Zorbalığı dönemindeki yargı kararlarının geçersiz kılınması için bir ’Genel Af’ teklifinde bulunduğunu vs. dile getirdi..

Benzer bir ’Genel Af’ talebini, geçenlerde, Yargıtay eski başkanlarından Sâmi Selçuk da Ergenekon, Balyoz vs. gibi yargılamalarda verilen kararları Türkiye’nin kaldıramıyacağını belirterek dile getirmişti. (Ki, miladî-2012’nin son gününde, Süleyman Demirel de aynı talebi dillendirdi..) Ancak, bu yargılamalar sonundaki verilen kararların, Temyiz incelemesinden geçmeden, yani, ’kesin hüküm’  haline gelmeden böyle bir ’Genel Aff’ın olamıyabileceğini ve yıllardır darbecilikle, millete karşı entrikacılıkla suçlananların topluma, haklarındaki ağır suçlamalar üzerine kesin hüküm bulunmayan tertemiz kimseler olarak dönmelerine yol açacağından, bu yola tevessül edilmesini uzak bir ihtimal olarak gördüğümü ve ayrıca şahsî kanaat olarak tercih de etmediğimi’ söyledim.

Sonra, Altan Bey, 100 km. kadar uzaktaki Herne’de bir ’Nûbihar Derneği’nin açılışına katılacağını, oraya geç kalmamak için gitmek zorunda olduğunu belirterek ayağa kalktı.. Uğurlamak için dışarıya çıkıldığında, hafif yağmur altında, bir kenara çekip ’Ayak-üstü, birkaç kelime söylemek istediğimi’ belirttim.. ’Etnik kimliklerimiz ne olursa olsun, aynı inanç potasında kardeş olmuş kimseler olarak, bu kardeşlik hukukunun gereğince, birbirimize, birkaç kelime söylemek hakkımızın olduğunu düşünüyorum.. Siyasî mücadelede benimsediğiniz bazı yöntemler ve sarfettiğiniz bazı sözler çok sert değil mi? Ben şahsen, diğer arkadaşlarınızın değil de, özellikle sizin her konuşmanızı dikkatle takib ediyorum ve bazı sözleriniz var ki, onları sizin müslüman kimliğinize yakıştıramıyorum. Biz, hiç bir etnik unsurun üstünlüğü veya düşkünlüğü üzerine bir tez kurmamak zorundayız.. vs.’ dedim. ’Bize yapılan saldırılar karşısında..’  deyince, cümlesini tamamlamasını beklemeden, ’Size saldıranların söz ve tavırları, onların ’müslüman kimlikleri’ne yakışmıyorsa, onları da eleştiriyoruz.’ hatırlatmasında bulundum..’Biz bu hususları hergün bu minval üzere belki 10 saat konuşuyoruz, ama, o birkaç cümleyi öne çıkarıyorlar..’ deyince, ’O uzuuun sohbetlerin tamamını alamıyacaklarına göre, o birkaç vurucu cümleyi almalarının bilinen bir jurnalistlik usûlü olduğunu’ hatırlattım.. O da, ’Bu konuları, sabahlara kadar uzun uzun konuşmamız gerekir..’ dedi.. ’Ben her zaman hazırım..’ dedim.. O da,  ’sık sık geldiğini, bir dahaki gelişinde bu konularda uzun uzun konuşmayı ümid ettiğini’ belirtti.. ’İnşaallah..’ deyip ayrıldık..

Onların gidişinden sonra, anladım ki, Altan Bey, ’fakir’in de orada olabileceği haberini sözkonusu câmide alarak, 20 km. kadar uzaklıktaki bu mekâna gelmiş ve geldiğinde, ’Ben filanı görmek için geldim.. Burada mı?’ demiş, ama, bunlardan habersizdim. Özellikle benimle görüşmeye gelen birisiyle elbette daha fazla meşgul olmak isterdim..

Bu konunun bir takım yanlış anlamalara vesile olmaması için, bu şekilde değinmek gereği duydum..

*

’Ehl-i İlm’ olanlar daha bir titiz olmalı değil midirler?

Bu vesileyle, bir diğer noktaya daha değinmek gerekiyor..

30 Aralık günü, bir gıyaben tanıdığım bir isim telefon edip, beni görmek istediğini söyledi. Bulunduğum yerin adresini verdim.. Birkaç saat sonra, arkadaşlarıyla birlikte geldiler..  Oradan bir başka yere geçip, iki saat kadar sohbet ettik.

Muhatabım, ehl-i ilm ve ehl-i kalem bir zat idi.. onu yazılarından tanıyordum..

Epeyce bir sohbetten sonra, kendisinin ülkede yaptığı faaliyetlerden de sözetti.. Meşgul olduğu, birlikte olduğu bir sosyal çevrenin, ülkenin her tarafındaki yorulmak bilmez, yoğun faaliyetlerinden ve halkın onlara teveccüh edişinden bilgiler verdi..

O grubun, kendilerine nisbet olunan geçmişteki bir takım faaliyet ve hattâ cinayetler konusunda, kendilerini sorgulayıp sorgulamadıklarını öğrenmek istedim.. Onların kendilerini aydınlatması için ve kendisinin benimsendiğini ve bu çizgide yanlışlarını onlara söylemekten çekinmediğini vs. dile getirdi..

Geçmişe aid bazı konuları hatırlattığımda, içerde olan binlerce insanlarının bulunduğundan ve onların zindanları kendileri için bir mektebe, medreseye dönüştürdüklerini vs. anlattı..

Bu ’müjde’li haberlerin yanında, geçmişte yapılan bazı mücadeleler sırasında öldürülenlerin öyle çok olmadığını, topu topu 130 kadar kişinin, -o da, kendilerini savunmak için-  öldürüldüğünden sözedildiğini de ifade etti!..

Bu konuyu bu kadarca değinmekle yetiniyorum..

*

Bir diğer konu..

Geçtiğimiz haftalarda, bir ilahiyatçı prof. ile, bir tv. kanalında mesnevî üzerine yorumculuk yapan bir söz ustası arasında tadsız bir tartışma yaşanmıştı..

İlâhiyatçı prof., kabul edilebilecek doğruları bile, en sert ve itici şekilde ifade ediyor ve kendisinin akademik titrini  hatırlatarak da muhatabını aşağılıyor ve hattâ, proğramın sunucusu hanıma, ’Beni niye bu gibi yarım bilgili kimselere muhatab ediyorsunuz? Böyle devam ederse,  çeker -giderim..’ diye çıkışıyordu; sanki, kiminle neyi tartışacağını bilmeksizin, o proğrama tesadüfen veya sürüklenerek getirilmişçesine..

Prof.umuzun muhatabı ise, savunduğu konuların  pek çoğunun yanlışlığına rağmen, o yanlışları bile, en kibar şekilde anlatıyordu.. Tabiatiyle, o proğramın sonunda, sempati toplayanın kim olduğu tahmin edilebilir..

Haşin, hırçın bir uslûbla ve muhatabını aşağılayarak tartışanlar, sadece kendilerini değil, savundukları görüşleri bile zayıflatmış olurlar.. Hatırlanmalı ki, Hz. Mûsâ,  Fir’avun’ la bile konuşmaya giderken, ona mülâyemetle hitab etmesi hatırlatmasının yapıldığını görürüz, Kur’an-ı Kerîm’de..

 

Sözkonusu ilahiyatçı, geçtiğimiz günlerde, bir başka yerde daha konuştu.. Kendisini dinleyen yüzlerce dinleyici huzurunda, bir başka ve ünlü ilahiyatçının ismini açıkça zikrederek, kendisine aykırı olan görüşleri  için ’haltetmiş..’ dediğini aktardı..

Prof.umuzun, ’Allah’a inanmayan hiçbir ateist’in olmadığı, ateistlere bunu söylediğinde kimsenin kendisine karşı söz söyleyemediği’  gibi iddialı sözlerini; kendi görüşlerini, ’tanrı tanımazlıklar’ını, fikrî- felsefî, ideolojik ve hattâ mantıkî temele oturtmuş ateistlerin tebessümle karşılayacağını tahmin etmek zor olmasa gerek..

Ama, bu sözlerin, müslüman bir dinleyici kitlesi karşısında söylenmesinin kişiye içi doldurulmamış bir iddia  ve de enâniyet duygusundan öteye ne kazandıracağı meraka değer, herhalde.. Daha başka iddiaların mantıken bile tartışmaya gelemiyecek kadar zayıf olduğu da gözönüne getirilebilir..

Ve dahası, erkek ve hanım yoğun bir dinleyici kitlesine hitab eden ilâhiyatçımızın, o proğramda, İbn Âbidin’in, bir kimsenin hattâ bin tane cariyesinin bile olabileceğine dair bir rivayetini aktardıktan sonra, muhatabı olan hanımlara, ’Düşünebiliyor musunuz,  öyle olsa..’ dedikten sonra, tamamladığı soru cümlesinin burada tekrarından teeddüb ederim..

*

Müslüman kitleler karşısına geçip, mikrofonu ele alınca, hocalıklarının veya akademik unvanlarının da gücüyle, diledikleri gibi konuşabileceklerini sanıp, halkı irşad etmeye çalışanların biraz da kendilerini irşad etmeleri gerekmez mi?

Son Kurban Bayramı namazında binden fazla müslümanın bulunduğu bir mekânda, bir hoca, Hz. Peygamber (S)’in abdest alırken, abdest suyunun kendi üzerlerine sıçraması için, sahabenin birbirleriyle yarıştıklarını; keza, Khâlid bin Velîd gibi ünlü bir komutanın, bir gazveye, sefere çıkarken, sarığının bulunamaması üzerine, illâ da sarığım diye tutturduğunu, kendisine başka sarık verilmesini de kabul etmediğini; nihayet sarığının bulunduğunu, bu konudaki ısrarının sebebi sorulunca, ’onun kıvrımları arasında Hz. Peygamber’in bir tüyünün (sakal veya saçından bir kıl demek istiyordu, herhalde..) olduğunu ve sefere öylece çıktığını ve o yüzden zaferler kazandığını  öyle bir anlatıyordu ki..

Ne de olsa, câmilerde veya müslümanların sair toplantılarında, itiraz değil, ânında sual sormak geleneğinin de pek olmamasından istifadeyle, konuşmacıların akıllarına geleni pervasızca söylemeleri ve bu anlatılanların gerçek olup olmadığı bir yana, bunları dinleyen müslümanlara bugün ne gibi bir faydasının olacağını düşünmemeleri, üzerinde durulması gereken çok önemli ve hassas bir konu değil midir? 

  • Yorumlar 5
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim