Kim Demiş Devrim Bitti Diye?

01.03.2015 15:48
Kim Demiş Devrim Bitti Diye?
Yayın hayatına başlayan Diriliş Postası Hamza Türkmen’le “Arap Uyanışı”nın Ümmet-i Muhammed’e çizdiği ufku konuştu.

- Arap devrimleri tek tek elden gidiyor mu? Öyleyse, devrimciler nerelerde hata yaptılar veya hangi hususlarda yetersiz kaldılar?

28 Şubat’ta cuntacılara karşı genç kuşakla birlikte yürüttüğümüz direniş sürecimizi hatırlıyorum. Panzerler, zehirli gazlar, eğitilmiş köpeklerle direnişimi kırmaya çalışan, yakaladığını işkenceye alan Kemalist zulmü. Ezileni değil zalimi savunan kapitalist medyayı, devşirmeleri, brifinglendirilmiş yargıyı…

Sonra içimizden barikatlar oluşturuldu ve kırıla kırıla direnişimiz zayıfladı. Ama darbe karşısında sinmeyen, çekip gitmeyen ve onurla geleceğe bakan bir tarih geride bırakıldı. “Bin yıl sürecek” olan darbenin çelik yumruğuna rağmen, mazlum ve Müslüman çevrenin kararlılığına ve savunduğu haklarına reel siyasette alan açan hamleler oluştu ve özgürlüklere yüründü. Ve dilimizdeki bugünkü tekerleme ise şu: “Daha bu başlangıç…” Çünkü bizim geleneğimizde Uhud’dan sonrası vardır;  “Yenilgi yenilgi büyüyen” bir gelecek vardır.

Kur’an’da tarihin akışını ifade eden sünnetullah yolu, tarihin hak etmek ve hak etmemek bağlamında inişli çıkışlı bir süreç yaşadığını ifade eder hep. Ulus devletler, Batı’nın sömürge politikaları doğrultusunda bir ihraç malı ürünüydü. Ümmet coğrafyasında yaşanan asırlık iç zaafların neticesinde topraklarımız işgal edildiğinde, buralar Avrupa ile işbirliği yapabilecek krallık, şeyhlik, şahlık veya cumhuriyet tipi işbirlikçi diktatörlüklere bırakıldı. İç ya da dış siyasette, veya her iki alanda da Garplılaşmak; Malik Bin Nebi’nin ifadesiyle “sömürüye müsait hale” gelmekti. Uluslaşma belası ise ellerimizi ve giderek duygularımızı birbirinden kopartan ulusal sınırlar denilen dikenli tellerdi.

Tunus’ta Raşid Gannuşi bizlere hitap ederken şu ifadeleri de kullanmıştı:

“İstanbul bütün ümmetin merkezidir ve hepimizin tarihidir. Ben İstanbul’a geldiğimde Sinan Paşa’nın kabrini buldum ve ona dua ettim. Çünkü Sinan Paşa Tunus’un Hıristiyanlaşmasının önüne geçen bir şahsiyetti. Her iki ülke daha sonraki yıllarda yeni rejimleriyle de ilişkiyi sürdürdü. Burgiba, Atatürk’ten etkilendi ve her iki devlet de laik ve batıcı oldu. Ancak her şeye rağmen her iki ülkede de ıslah hareketleri vardı ve şimdi bu ıslah hareketleri başarıya ulaşarak 21. yüzyılda yeni dönemleri ile kardeşliklerini sürdürüyorlar.”

“Ümmetten bir millet/ulus yarattık” veya icad ettik sözü yeni bir başlangıç değil, Batılı paragdigmaya teslimiyet ilanıydı. Çünkü ulus’un İslami değerlere karşı yabancılaştırıcı ve sekülerleştirici bir işlevi vardı. O nedenle de 28 Şubat ve benzeri direnişlerimiz coğrafyamızın tümünde hiç bitmedi. Ezildi, sesi kesildi, yapılan katliam ve işkenceler duyurulmadı ama tarihin karanlık odalarına rağmen tevhid, adalet ve özgürlük arayışının kökü hiç kurumadı.

 “Arap Baharı” ya da “Arap devrimleri” yahut “Ortadoğu devrimler süreci” daha bir başlangıç. Asırlık mağlubiyetlerimizi, tutsağı olduğumuz yüzyıla varan diktatörlük rejimlerini bir iki devrimle tasfiye etmek mümkün değil. Yüzyıla yakındır kurumlaşmış vesayet rejimlerini yıkabilirsiniz; ama onun oluşturduğu neredeyse asırlık enkazı ve kirlettiği vicdanları hemen temizliyemez, ıslah edemezsiniz. İçerideki işbirlikçilerini tasfiye etseniz bile, küresel kapitalizmin hakim pazarından ve iletişim ağlarından hemen kopamazsınız.

Müslümanlar için devrimcilik, Batılı paradigmanın sosyalist veya liberal kulvarlarında koşmak değil; en başta fikri ve siyasi sömürüye müsait olmadığımızın, teslim olmayacağımızın izharıdır, tanıklığıdır. Müslümanlar için devrimcilik, her türlü cahiliyyeye ve  tağuti iktidarlara karşı “hayır” deme iradesidir ve mücadele sürecidir.

Ümmet coğrafyasındaki intifadadan ürken işbirlikçiler, koltuğundan kalkamayan entelektüeller, komplocu kurgularla siyasi analiz yaptığını sanan istihbaratçılar ve gazeteciler ve sığınmacılık sendromunu aşamayanlar coğrafyamızdaki vesayet rejimlerine karşı yürütülen 4 yıllık toplumsal hareketliliği hep göz ucuyla, küçümseyerek, ümitsizlik yayarak izlediler. İşbirlikçi veya ilerlemeci mantığın etkisinde olanların okuyamadığı olgu ise, coğrafyamızdaki son 4 yıllık intifada veya devrimler sürecinin sağladığı toplumsal sonuçtur. Bu da, ilk defa ümmet coğrafyasında bu denli yaygınlaşan, birbiriyle parelelleşen ve kitleselleşen devrimler sürecinin Tunus’tan Mısır’a, Libya’dan Suriye’ye, Yemen’den Fas’a kadar ümmetin uyanış, farkındalık ve var oluş azmini yeniden yeşerttiği gerçeğidir.

Bu hamlenin tüpten çıkan macun gibi artık geri dönüşü yok. İnişler çıkışlar olabilir; ama özgürlüğün ve dayanışmanın tadını kavrayan yeni kuşağı bir daha ulusal tabularla neferleştirmenin imkânı yok. Hele Hz. Muhammed’in Kur’an’ı ve ilkelerini örneklendirip sosyalleştirdiği gibi İslami tezlerini tanıklaştırma bilinç ve tavrına yönelmiş ve bedel ödemiş bir gençliği artık devşirmenin imkanı da yok. 

Mısır’da Mursi’nin devrilmesi ve devrimcilerin katliamdan geçirilmesi, Libya’nın iç savaşa sürüklenmesi, Yemen’de de ortalığın karışması ister istemez yeise dürüyor insanları…

Tabii ki Nemrutlar, Firavunlar, Karun ve Hamanlar ve Samirileri boş durmayacak, tebalarını yeniden kullaştırma yollarını arayacaklar. Ki uluslararası istikbarın onay ve katkılarıyla Mısır’da Sisi darbesi oldu. Libya’da Hafter, ABD ve Fransız lojyenerlerinin yapamadığı parçalama işlerine kalkıştı. Yemen uyanışını önce Suudiler sonra da ajanlaştırılan Husilerle İranlılar ezmeye çalıştı, çalışıyor. Tunus’ta İslami uyanışa karşı saf tutan eski rejim taraftarları ile liberallerin ve sosyalistlerin ittifakına rağmen tedrici mücadele devam ediyor. Fas’ta Krallık, birçok yetkisini ıslah kökenli Adalet ve Kalkınma Partisi ile paylaşmak zorunda kaldı. 4 senedir Suriye direnişi de gündemimizde. Türkiye’ye karşı Abdullah Öcalan’ı koruyan, Hatay’ı ulusal sınırları içinde gösteren ve 1982’de Hama olaylarında yaptığı katliam ve işkenceler dışında önemli bir kısmı formasyon sahibi 800 bin insanın ülke dışına kaçmasına neden olan sosyalist, Batıcı, Baasçı Esed rejiminin ve muhaberatının karartması ilk defa bu 4 yıl içinde yırtıldı.

Basra Körfezi’nde ufak bir adacık olan Bahreyn’deki diktatörlük rejimine karşı “Arap Baharı” rüzgârını  arkasına alarak ayaklanan Şiilerin diğer muhalifleri ve köleleştirilme sınırındaki Uzak Asyalıları devre dışı bırakarak başlattıkları isyan; aslında aynı rüzgârla İran’da muhalif gösteri yapan isyancıların sesini, tutuklanmalarını, işkence görmelerini örtme aracı oldu.

Hayatı ve “Arap devrimleri sürecini” iktidar merkezli okursak, devrimler sürecinin iktidarı devralma gücüne ulaşmadığını ifade edebiliriz. Ama süreci, üzerine ölü toprağı serpilen bu toplumların dirilişi ve hak arayışı bağlamında okursak; bir mağlubiyetten değil yeni yeni su yüzüne çıkan dalgalı bir mücadelenin yaşandığından bahsedebiliriz.

Örneğin Ocak 2013’te gittiğimiz 11 milyonluk Tunus’ta, devrimle beraber 40 bin siyasi mahkumun hürriyetlerine kavuştuğunu ve bunların 30 bininin Nahda Hareketi üyesi olduğunu ilk defa öğrenmiştik.

Tabii ki diktatörlük rejimlerinde normal düşünelecek organizasyonlar ve birliktelik süreçleri olamıyor. Örneğin Kaddafi muhalif olduğunu veya sabah namazına sürekli katılıp çevre oluşturduğu vehmine kapıldığı veya yurt dışından gelirken bavulunda İslami bir kitap yakalatan bir Libyalıya uyguladığı muamele şuydu. O kişiyi, hiçbir kayda ve norma bağlı olmaksızın alıp Ebu Selim denilen bir işkencehane zindanına ya da helikopter ile havadan uçsuz bucaksız çölün ortasına atmak. Ama Suriye’de olsun, Tunus, Libya, Yemen’de olsun bu ölümcül takip ve işkence şartlarında yeteri kadar örgütlenemeyen kitleler bilinçaltlarında biriktirdikleri gönüllü bir intifadayı yükseltip, devrimler sürecine adım attılar. Sessizlik duvarı yıkıldı. Elleri birbirinden kopartılan diğer ülke Müslümanlarıyla ve muhaliflerle iletişime geçildi. Kısmen Mısır’ı biliyorduk Ama Mısır dışında bu ülkeler hakkında hiç bilmediğimiz ciddi bir muhalefet ve devrim potansiyeli ortaya çıktı.

Halkı Müslüman olan ülkelerdeki devrimler sürecinde ıslah ve öze dönüş çizgisinin birikimi filiz verdi. Yerel ve küresel vesayetin aşılabileceği gerçeğini kavrayan gençlerin sayısı daha çok arttı. Ama devrimci Müslümanlar içinde değişim sürecinin merhalelerini gözetemeyen çocuksu acelecilikler de söz konusu oldu.  Ümmeti uyandırıp, diktatörlere kullukçuluktan kurtarıp, ıslah sürecine yöneltip fikri ve fiziki gücünü hissedilir kılmadan; dar, şekilci ve selefi bakış açısından kurtulamayan bazı mukallidlerin bir araç olarak görülmesi, gereken iktidarı bir amaç olarak idealize etmeleriyle de yaşanan gedikler ve alınan yaralar oluştu. Ama ıslah çizgisindeki devrimciler, bütün zaaf ve yanlışları bir tecrübe ve imtihan olarak görme hikmetini yaşatıyorlar.

- İslami hareketlerin devrim süreçlerinde ve sonrasında ortaya koydukları söylemleri, eylemleri değerlendirir misiniz?

Türkiye’den İslami cemaat, kuruluş temsilcileri ve yazar ve bazı akedemisyenlerle birlikte 45 kişi olarak gittiğimiz Tunus’ta, Nahda Teşkilatlanma Başkanı Amir el-Ureyd bize bu konuda şöyle demişti:

“Bizler asırlık kölelikten kurtulmak için diğer muhalif bileşenlerle birlikte devrim yaptık ve başarımızdaki uluslararası vesayet ve işbirlikçi diktatörlük rejimini kovduk. Asıl iş bundan sonra başlıyor. Şimdi devrimi korumak için eski rejimin kalıntılarına ve uluslararası komplolara karşı nasıl direnecek, temel ambargolar içinde halkın karnını nasıl doyuracağız? Ayrıca devrimde aynı sıfatları paylaştığımız diğer ideolojik akımların da yönetime katılma isteklerini dengelememiz gerekiyor. Biz Müslümanlar olarak şu an daha rahat çalışmak, uyanış, ıslah ve inşa faaliyetlerimiz için bir serbesti ortamı yakalamış durumundayız. Asıl önemli olan bundan sonrası. Acele etmeden ama geç kalmadan da içinde yaşadığımız toplumu İslami olarak nasıl bilgilendirecek ve bilinçlendireceğiz ve merhale merhale yükselecek ıslah görevimizi nasıl gerçekleştireceğiz. Aşama aşama kazanacağımız ıslah ve inşa görevimizin, yaptığımız devrimden çok daha önemli olduğunu da biliyoruz.”

Islah çizgisinden ve Suriyeli devrimci önderlerden Mazin Seyhani’nin Özgür-Der’de sorduğunuz soruyla ilgili yaptığı son anlatısı da şöyleydi:

“Bazıları neden devrime kalkıştınız diyor? Ve hemen kısa sürede sonuç almamızı bekliyorlar. Bunların hemen hepsi de dünyadaki hiçbir devrimin 1-2 senede olmadığını da bilmekteler. Bizde biliyoruz. Şu an devrimin ilk çeyreğindeyiz. Birçok olumsuzluk olabilir ama biz umutluyuz. Binlerce kitap okusaydık bu devrimin bize öğrettiğini öğrenemezdik. Devrim sayesinde Resulullah’ın yolunu takip eden yeni nesiller yetişmeye başladı. Suriyeli gençler Türkiye’ye girip çıkıyor ve ilk defa polisten korkmadan konuşmayı Türkiye’de gördüler. Bugün insanlar rahatsız olabilirler, ama gelecek adına olumlu bir durum söz konusu. Fransız devrimi dönemi halk keşke olmasaydı diyordu ama bugün memnunlar. Bugün Baas Rejimi’nin katliamının bitmesi ancak uluslararası bir çözüm ile olabilir. Fakat uluslararası güçler de iki tarafın da zayıf kalmasını istiyor. Türkiye, İran, İsrail, Suud, Katar, Mısır, Amerika gibi ülkeleri memnun edecek uluslararası bir çözüm çok zor. Ama bu sınavlarda var kalmayı becerebilen ve zorlukları aşabilecek bir gençlik oluşuyor. Daha önce bu mümkün değildi.”

Libya’da 17 Şubat Devrimi’nde Tarablus’u düşüren milislerin komutanı Abdülhakim Belhac da bizlere şunu ifade ediyordu:

“Türkiye’nin şartları başka. Ama buradaki diktatörlük rejimini yıkmak için silahlı ayaklanmadan başka çözüm yoktu. Batı, Kaddafi’nin kazanacağını görseydi bizi bombalardı. Çünkü o petrol ve doğal gaz zengini bu ülkede istikrar istiyor. Ama istikrar karşılığı olarak Batı’ya hiçbir ödün vermemiz mümkün değil.”

Zaten devrim sonrasında herhangi bir ödün yolu bulamayan Batı, emekli general Hafter ve mafya örgütleri yoluyla, darbeci Sisi’nin de hava bombardımanı desteği ile şimdi Libya’yı ele geçirmeye, geçiremezse bölmeye çalışıyor. Ama yine de bu kaotik hal, Libyalı devrimcilere göre, Kaddafi Saltanatının çiftlik haline getirdiği dünkü Libya’dan daha kötü değil.

Devrim süreçlerinin yaşandığı ümmet coğrafyası dediğimiz Osmanlı sonrası bu topraklarda en büyük kazanımımız, ilk defa bu denli birbirimizden haberdar olmamızdır. Bu devrim süreçlerinin bir sonucudur. Artık her birimiz zayıf; ama hep birlikte çok daha güçlüyüz. “Dünya beşten büyük” çağrısının arkasında da ümmetin yeniden ilgi veya fiili olarak ellerinin birbirine uzanması var. Bu bir yürüyüş. Cahili kuşatma ve vesayete karşı üç çözümümüz var. Ya aşacağız, ya eklemlenecek ve eriyeceğiz, ya da inzivaya çekilip tükeneceğiz. Bizler yürüyen Resullerin takipçileriyiz.

- Arap aleminin ve genel olarak İslam aleminin mutlu yarınlarını ne tür bir İslami harekette -yahut hareketle- aramak doğru olur?

Bugün İslam’la ilgili küreselleşen 4 belirgin dini akım var.

Birincisi, 19. Yüzyılda iç çöküşe ve sömürgeci kuşatmaya karşı çıkıp, Kur’an ve Sahih Sünnet temelli bir ıslah çağrısına öncülük yapan Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh çizgisindeki Urvetu’l Vuska  hareketi ve aynı isimli ilk İslami gazetedir. Sonra bu yayın sürecini M. Abduh’un danışmanlığında M. Reşid Rıza’nın çıkartığı Menar mecmuası (1898) sürdürdü. 20. yüzyılın başında bu çizginin devamı olan dergileri ise Osmanlı’da Sırat-ı Müstakim (1908) - Sebilürreşad (1912), Hindistan’da Tercümanu’l-Kur’an (1927), Cezayir’deki Şîhab (1928), Tunus’ta Melelletu’z-Zeytuniyye (1936) idi. Ümmeti uyandırma, ıslah ve inşa akımının bu çizgisi Arap dünyasında İhvan-ı Müslimin ve İslami Yöneliş veya Nahda Hareketi olarak şekillendi, kısmen de Hizbu’t-Tahrir. Kısmen de Arap coğrafyasında Muhammed Bakır es-Sadr-Muhammed Fadlallah çizgisindeki Şii usûli hareket.

Bu temellerden gelen ıslah ve inşacı hereketler geleceğe açılan en önemli birikimimizi ve umudumuzu temsil etmektedir.

2013 Libya gezimizde İhvan-ı Müslimin’in iki önemli kanaat önderinden biri olan Bekir el-Beşir’le Bingazi’de “Ulustan Ümmete Gezi ve Diyalog Grubu” olarak topluca müzakerede bulunmuştuk. “Libya’da hareketinizi ve ıslah ekolünün seyrini nasıl özetlersiniz?” diye sorduğum soruya şu kısa ve veciz anlatımla cevap vermişti: “Biz Urvetu’l-Vuska, Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Reşid Rıza, Hasan el-Benna, Ebu’l Ala Mevdudi, Takiyyudddin Nebhani, Seyyid Kutup çizgisinden gelen ıslah ekolüyüz. Bu ekolün zaaflarını ve tarihsel olanlarını aşıp kendimizi vahyî ölçüler ekseninde yenileyerek geleceğe yürüyoruz.”

İşte Arap Baharı veya intifadası denilen devrimler sürecinin arkasındaki en belirleyici güç, İslam’ın yaşayan gücü diyebileceğimiz bu mücadele geleneği ve içtihadi yorumlarla dolu tecrübi birikim yoludur.

Diğer üç ekol ise Ümmet coğrafyasındaki vesayet ve diktatörlük rejimlerini aşmaya dönük hareketler karşısında ya karşıt cepheden yana tavır aldılar, ya suskunluğu seçtiler, ya da arızalar çıkarttılar. Onlar ise küreselleşen Gülenist, İran Şiicisi ve Selefi hareketlerdir.

Mısır’da Mürsi ve İhvan yönetimine karşı 3 Temmuz 2013’te yapılan darbeye karşı, ertesi gün İhvan’ın Genel Mürşidi Muhammed Bedii, Adeviyye Meydanı’ndan yaptığı direniş çağrısıyla cevap verdi. Ama onun çağrısı ölüme, işkenceye karşı “Barışçıl Direniş”ti. Sanki Hz. Muhammed ve arkadaşlarının Mekke Dönemi direnişini merhaleci bir strateji ile güncelliyor ve Seyyid Kutup’un “Yeniden Kur’an Neslinin İnşası” çağrısını fiili mücadele içinde yeniliyordu.

Cahili toplumlarda ve dünyada yaşıyoruz. Kimliğimizi arındırmamız ve ümmeti yeniden uyanışa ve iman etmeye davet edecek bir Kur’an nesli veya sabikun nesli oluşturmamız gerekli. Bu vahyin öncü tanıklarıyla, toplumu gereğince uyarıp bilinçlendirebilirsek, işte o zaman yönetimde de, ekonomide de, kültürde de alternatifleşmekten bahsedebiliriz. Arap devrimleri içinde öncülük yapan ıslah çizgisi bu azmin taşıyıcısı. Sınavlardan geçen bu tecrübenin de inşaallah gerçek baharları gelecektir.

Kaynak: Diriliş Postası 28 Şubat - 1 Mart 2015

  • Yorumlar 4
    Diğer Haberler
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim