Kılıfına değil AB’ye göre askeri yargı

02.08.2009 16:27

Ergun Özbudun

Birkaç gün önce bir televizyon kanalımızın ‘Türkiye adaletini arıyor’ başlıklı bir programına katıldım. Programın başlığı bence çok anlamlı ve yerindeydi. Çünkü gerçekten de Türkiye son birkaç yıldır adaletini arıyor. 2007 başından beri büyük hararetle tartıştığımız anayasal sorunların pek çoğunun merkezinde yargı ve adalet dağıtım sistemiyle ilgili hususlar var. Kısa bir hatırlatıcı ufuk turu yapmak gerekirse, Cumhurbaşkanı seçimine ilişkin tartışmalar, AYM’nin ünlü 367 kararı, gene en az onun kadar tartışmalı AK Parti ve ‘türban’ (Anayasanın 10 ve 42’nci maddelerinde yapılan değişikliğin iptali) kararları, Ergenekon davası süreci, Şemdinli olayı, daha yakın zamanlarda DTP milletvekillerinin dokunulmazlıklarına ilişkin tartışma, Cumhurbaşkanını yargılama teşebbüsü ve nihayet adlî ve askerî yargının görev alanlarına ilişkin son kanun değişikliği ve HSYK krizi, bunların başlıcaları olarak sayılabilir.

Kamuoyunda, medyada ve siyaset dünyasında bu konularla ilgili tartışmalarda dikkati çeken bir husus, bunların hemen hepsinde belli çevrelerin sistemli bir bilgi kirletme, çarpıtma ya da dezenformasyon kampanyası yürütmekte olmalarıdır. Meselá AYM’nin bir kısım üyelerinin yasama organınca seçilmelerine, bunun Mahkemeyi siyasî iktidarın hizmetkárı haline getireceği gerekçesiyle itiraz edilmekte, fakat anayasa yargısını benimsemiş Avrupa ülkelerinin Türkiye hariç tümünde üyelerinin hepsinin veya büyük çoğunluğunun yasama organı tarafından seçilmesine nedense hiç değinilmemektedir.

İşine gelince Avrupa

Siyasî partilerin kapatılmasının güçleştirilmesi önerisine, bu müeyyidenin benzerleri birçok Avrupa ülkesinde var diye itiraz edilmekte, fakat tüm Avrupa kıtasında bu müeyyidenin hemen hemen hiç uygulanmamakta olmasından söz edilmemektedir. AYM’nin anayasa değişikliklerini iptal etme yetkisi meşru ve gerekli görülmekte fakat benzer bir yetkinin Avrupa’nın ancak marjinal ölçüde demokratik olarak vasıflandırılabilecek birkaç ülkesinde (Ukrayna, Moldova, Romanya, Azerbaycan), üstelik sadece ön-denetim biçiminde, mevcut olduğu dile getirilmemektedir. Askerî mahkemelerle ilgili eleştirilere ‘Avrupa ülkelerinde de askerî mahkemeler var’ tarzında üstünkörü bir cevap verilmekte, fakat bu mahkemelerin görev alanlarından ve temyiz mercilerinin oluşumundan söz edilmemektedir. Gene aynı çevrenin yargı bağımsızlığından anladığı, HSYK’dan Adalet Bakanı ve müsteşarının çıkarılması, kurulun kendisine özgü sekretaryası, bütçesi ve teftiş kurulu olmasından ibarettir. Ama bu dilekler dile getirilirken, bu kurumun Avrupa’daki muadillerinin oluşum tarzına bakmak lüzumu nedense hissedilmemektedir.

Askeri yargı ve AB

Bu sorunların her biri üzerinde değil makaleler, ciltler dolusu kitaplar yazılabilir. Bugün bunlardan sadece birini ve sadece AB kriterlerine uygunluk açısından ele alacağım. Bu da askerî yargının görev alanına dáhil bazı suçların adlî yargının görev alanına devredilmesine ilişkin son kanunî düzenlemedir. Sayın Baykal da dahil olmak üzere bazı çevrelerin iddiası, AB’nin getirilen düzenlemeye yönelik hiçbir talebi olmadığı, bu hususa ne Katılım Ortaklığı Belgesi’nde, ne ilerleme raporlarında değinildiğidir. Oysa 18 Şubat tarihli son Katılım Ortaklığı Belgesi’nin (2008/157/EC) 3.1 numaralı ‘Kısa Vádeli Öncelikler’ bölümünün ‘Siyasal Diyalog, Demokrasi ve Hukuk Devleti’ alt-başlığının ‘güvenlik güçlerinin sivil denetimi’ başlıklı fıkrasında aynen şu ifadeler yer almaktadır:

‘- Silahlı kuvvetler üzerindeki sivil denetimin, AB Üye Devletlerinin uygulamaları ile uyumlulaştırılması çabalarının güçlendirilmesi. Silahlı kuvvetlerin siyasî sorunlara müdahale etmesinin önlenmesinin ve sivil otoritelerin, millî güvenlik stratejisinin saptanması ve uygulanması da dahil olmak üzere, güvenlik sorunları üzerindeki denetim fonksiyonlarını tam olarak icra etmelerinin sağlanması.

- Güvenlik işlerinin yürütülmesinde daha fazla hesap verebilirlik ve şeffaflık sağlanmasına yönelik adımlar atılması.

-Askerlik ve savunma politikaları ve buna ilişkin tüm harcamalar üzerinde, dış malî denetim (external audit) de dahil olmak üzere, tam parlamento denetiminin sağlanması.

-Askerî mahkemelerin görev alanının askerî personelin askerî görevleriyle sınırlandırılması.’

Bu maddelerden sonuncusu doğrudan doğruya, diğerleri de sivilleşme üzerindeki vurguları nedeniyle dolaylı olarak konumuzu ilgilendirmektedir. ‘Askerî mahkemelerin görev alanının askerî personelin askerî görevleriyle sınırlandırılması’ AB’nin gayet açık ve net bir talebidir; böyle bir talebin olmadığını iddia etmenin nasıl mümkün olabileceği de ayrıca ilginç bir sorudur.

145. madde garabeti

Öte yandan, son kanun değişikliğinden önce Türkiye’deki durumun, bu standartların çok uzağında olduğu da apaçıktır. Anayasanın son günlerde çok gündeme gelen 145’inci maddesi, askerî mahkemelerin görev alanını, sadece AB’nin bu talebi ile değil, hiçbir demokratik normla bağdaşmayacak bir genişlikte tanımlamıştır. Bu maddeye göre, ‘Askerî yargı, askerî mahkemeler ve disiplin mahkemeleri tarafından yürütülür. Bu mahkemeler asker kişilerin askerî olan suçları ile bunların asker kişilerin aleyhine veya askerî mahkemelerde yahut askerlik hizmet ve görevleri ile ilgili olarak işledikleri suçlara ait davalara bakmakla görevlidirler.’

Görülüyor ki, bu madenin lafzına (sözüne) göre asker bir kişinin başka bir asker kişi aleyhine herhangi bir sivil mekánda işlediği suçlarla, asker bir kişinin askerî bir mahalde işlediği herhangi bir ádî suç da, askerî yargının görev alanına girmektedir. Üstelik maddede geçen ‘askerî suç’ deyiminin mevzuatımızda bir tanımı yoktur. Daha da vahimi, aynı maddenin ikinci fıkrası, bazı durumlarda sivil kişilerin de askerî mahkemelerde yargılanmasına imkán vermektedir. Oysa askerî mahkemelere yer veren Batı ülkelerinde bu mahkemelerin görevi, sadece askerlik görev ve hizmetleriyle sıkı sıkıya bağlantılı suçlarla sınırlıdır. Askerlik görev ve hizmetleriyle hiçbir şekilde ilişkili olmayan ádî bir suçun bir askerî mahalde veya bir askerî kişiye karşı işlenmiş olması, elbette o suçun niteliğini değiştirmez ve onu askerî bir suç haline getirmez.

Muhalefetin bahaneleri

Burada hakkaniyet gereği belirtilmesi gereken bir husus, 145’inci madde garabetinin, 1982 Anayasası’nın pek çok kusurlu yanının aksine, Konsey rejiminin bir mirası olmamasıdır. Çünkü aynı hüküm, harfi harfine, 1961 Anayasası’nın 138’inci maddesinde de yer almıştı. Diğer bir deyimle, askerî vesayet yönündeki eğilim, 1982 Anayasası ile değil, bazı çevrelerin çok demokratik ve liberal buldukları 1961 Anayasası ile başlamış, 1971 ve 1973 değişiklikleri ile güçlendirilmiş ve nihayet 1982 Anayasası ile doruk noktasına ulaştırılmıştır.

Bu durumda son kanun değişikliğinin, gerek evrensel demokratik normlara, gerek AB kriterlerine uyum sağlamada önemli bir adım olduğunda kuşku yoktur. Bu kanuna karşı, Anayasanın hiçbir gerçek demokratın savunamayacağı mevcut 145’inci maddesinin arkasına sığınmak, samimiyetten çok uzak bir davranış gibi görünmektedir. Eğer demokratikleşme ve AB üyeliği hedeflerinde samimiysek, yapılması gereken şey, 145’inci maddeyi bahane ederek kanunu iptal ettirmeye çalışmak değil, bu maddeyi el birliğiyle ve ivedilikle değiştirerek Türkiye’nin önemli bir ‘demokrasi açığı’nı ortadan kaldırmaktır.

STAR

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim