1. YAZARLAR

  2. Mustafa Özcan

  3. Kılıç hakkı
Mustafa Özcan

Mustafa Özcan

Yazarın Tüm Yazıları >

Kılıç hakkı

A+A-

2009 yılında Yemen zor bir yıl geçirdi ve üç cephede de mücadele etmek zorunda kaldı.

Rejim yanlısı propaganda cihazlarına baktığınız zaman Yemen rejimi ‘üçlü şer’ cephesiyle mücadele etme durumunda kalmıştır. Üçlü şer cephesi Ali Abdullah Salih yönetimine karşı da birleşmiştir. Bu üçlü şer cephesinden ilki, Yemen’in birleşmesinden ve iç savaştan (1994) 10 yıl sonra Sa’de bölgesinde baş gösteren Husi kalkışmasıdır. Yemen rejimine göre, onlar 26 Eylül 1962 yılında devrilen imamet rejimini yeniden diriltmek ve geri getirmek ve hayata geçirmek niyetindedirler. Yemen yönetimine göre, şer cephesinin ikinci unsurunu ise Kaide temsil ve teşkil etmektedir. Bunların amacı da küresel hilafet rejimini yeniden kurmaktır. Şer cephesinin üçüncü unsuru ise 1990-1994 yılında birleşen Yemen’i yeniden güney ve kuzey olarak bölmek isteyen ‘Hirak’ adı verilen Güneyli ayrılıkçıların başlattığı harekettir. Yemen yönetimine göre, bu üçlü şer cephesi arasında koalisyon ve koordinasyon vardır. Husiler, rejimi zayıflatmak pahasına güneylilerin ayrılmasına ses çıkarmayacaktır. Kaide de (Tarık Fadlı aracılığıyla) bu ayrılık projesine katılmıştır. Yani rejime göre en azından taktik düzeyde Husiler ve Kaide, Güney Yemen’in yeniden ayrılışına karşı çıkmıyor. Bununla birlikte, Husiler imamet rejimini ihya etmeye ve diriltmeye niyetli oldukları yönündeki karşı iddiaları reddediyor ve doğrulamıyorlar. Arkalarında İran rejiminin bulunduğunu da yalanlıyorlar. Buna mukabil, Yemen rejimi onların demokratik tarzda dönüşümlü bir iktidar yapısına razı olmadığını savunuyor. Buna göre onlar, Hazreti Fatıma’nın soyundan (batneyn: Haseni ve Hüseynilere münhasır) bir rejim peşinde koşuyorlar. İşte burada gerçekten de Zeydilerin demokratik sınırı mı yoksa mezhebi sınırı mı esas aldıkları ve gözettikleri pek belli olmuyor. Demokratik sınır herkesin şansının açık olduğu bir dönüşümü esas alıyor. Ali Abdullah Salih’e, istibdadından ve iktidar tekelinden dolayı karşı çıkıyorlarsa elbette demokratik dönüşümü ve barışçı değişimi içselleştirmeleri gerekir. Lakin imameti ihya etmek gibi gizli bir ajandaları varsa, bu takdirde demokratik dönüşüm onları tatmin etmeyecektir.
*
Burada Husileri demokratik çerçevede haklı çıkaran husus, Mübarek hanedanlığı gibi Yemen’de de Ali Abdullah Salih’in, ABD’ye dayanarak siyaseti verasetin oğlu Ahmet’e intikalini temin etme çabasıdır. Bununla birlikte, hareketlerinin gayri meşru yönü bunun için silaha sarılmalarıdır. Lakin, Zeydi mezhebinin emr-i bil’l maruf esasları arasında bu yön de vardır. Bununla birlikte, Hasan el Basri ve İmam Malik ve Cafer-i Sadık gibi benzeri dönemleri idrak etmiş ulema da iktidar değişimi için silaha sarılmayı meşru görmemişlerdir. Günümüzde merhum Bediüzzaman ve Lübnan’lı Muhammed Mehdi Şemseddin de benzeri görüşleri temsil etmektedirler. Kabul etmemek ayrı, silaha sarılmak daha ayrıdır. İki Said arasındaki fark da (Nursi-Piran) budur. Lakin Zeyd Bin Ali gibi, Said ibnü’l Cübeyr gibiler Haccac’a silahlı olarak karşı çıkmışlardır. Lakin tarihi süreç içinde silahlı huruçlar tavsamış olmasına paralel olarak mütegallibe anlayışına dayalı statüko yerleşmiş, egemen olmuş ve sorgulanmaktan çıkmış ve silah yerine kaim zalim yöneticiler karşısında en büyük cihat olan sözlü karşı çıkma da terk edilmiştir. Husiler kendilerine yönelik İran’ın temin ettiği lojistik ve silah desteğini de reddediyorlar. Silahlarının iç piyasadan temin edildiğini söylüyorlar ki, bu inandırıcı değil. Zira, özellikle son dönemlerde kullanmış oldukları ağır silahlar kolay kolay iç piyasadan temin edilir gibi değil. İran şüphesi de Suudi Arabistan’ı kışkırtmış ve savaşın içine çekmiştir. Zira, Suudi Arabistan’ın yakalamış olduğu Kaide’nin en üst düzey yöneticilerinden Muhammed Atik Ufi, Kaide ile Husiler arasında koordinasyon olduğunu ve iki tarafa da İran’ın yardım ettiğini söylemiştir. Suudlulara göre bu bir itiraf ve ikrardır. Husilerin sınıra yaklaşmaları da Suudi Arabistan’ı alarma ve eyleme geçirmiştir.
*
Teorik olarak gerçekten de Yemen’de Zeydi imametini yeniden ihya etmek oldukça zor ve muhataralı gözüküyor. Nedenine gelince, Zeydilerin oranı Yemen genelinde yüzde 30 nispetindedir. İkincisi, Zeydi imamı olmanın şartları ağırdır. Sadece Hazreti Fatıma’nın soyundan yani Haseni veya Hüseyni olmak yetmemekte ve Zeydi ulemasına göre, 14 şart gerekmektedir ki bunları üzerinde toplayabilecek babayiğit nadirdir. Osmanlılar çekilirken Yemen’i, İmam Yahya Bin Muhammed Hamidüddin’e bırakmışlardır. Lakin Yemen uleması imamet şartlarına cami olmadığını savunarak ona itiraz etmiştir. 13 şartı üzerinde barındıran ve 14’üncü şartı ise yerine getiremeyen İmam Yahya bu yüzden neredeyse veto yemek üzeredir. Bu durumda, fiili olarak müdahale eden Abdullah Hüseyin Ahmer’in babası veya dedesi kılıcını çekerek ‘14’üncü şart hasıl olmuştur’ diyerek insanları biata davet etmiş ve tıkanmayı çözmüştür. Şartın yetmediği yerde kılıç, telafi unsuru olarak devreye girmiştir (http://www.albalagh.net/index.php?option=content&task=view&id=7492&Itemid=0). Haddinden fazla cimri olan İmam Yahya’nın eksik yeterlilik şartı olan cömertlik meselesi de böylece kılıç kabzasıyla tamamlanmış ve çözülmüş olur...

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT