1. YAZARLAR

  2. Kürşat Bumin

  3. Kıbrıslı Türkler ne diyor?
Kürşat Bumin

Kürşat Bumin

Yazarın Tüm Yazıları >

Kıbrıslı Türkler ne diyor?

A+A-

Başbakan'ın Kuzey Kıbrıs'ta 28 Ocak tarihinde düzenlenen bir mitingde taşınan bazı pankartlardan hareketle yaptığı açıklamayı ayrıca hatırlatmaya gerek yok, çünkü duymayan kalmadı.

Peki bu açıklama Kıbrıslı Türkler tarafından nasıl karşılandı. Başbakan'ın açıklamasına gösterilen tepkiler bazı gazetelerimizin dünkü sayılarında Kıbrıs'ta yayımlanan gazetelerden yapılan alıntılarla haberleştirildiği için bu konuyu da uzatmaya gerek yok.

Aslında Kıbrıs'ta yayımlanan Türkçe gazetelerde yazılıp çizilenleri öğrenmek için Türkiye medyasının aracılık yapmasına hiç mi hiç gerek yok. Alıntı yapılan gazeteler -bu tür bir alışkanlığımız olmasa da- internette bir "tık" ile önümüzde zaten. Böylece, her toplum gibi tabii olarak farklı cenahlara ayrılmış olan Kıbrıslı Türklerin düşüncelerini ve hissiyatlarını aracısız olarak öğrenmek mümkün.

Mesela ben dün akşam saatlerinde Yeni Düzen gazetesini önüme açtığımda. KKTC'nin üç önemli partisinin (CTP-BG, TDP, DP) genel başkanlarının (Ferdi Sabit Soyer, Mehmet Çakıcı, Serdar Denktaş) Başbakan Erdoğan'ın söz konusu açıklamasını kınadıkları haberi ile karşılaştım.

Kıbrıs'taki Türkçe gazetelerin (hemen hepsinde) konuya ilişkin yorumlarında Başbakan'ın sözlerinin Kıbrıslı Türklere yönelik haksız ve hakaretamiz unsurlar barındırdığı söyleniyor. Bu yorumları yapanlar içinde Ferdi Sabit Soyer gibi KKTC'de bir önceki dönemde başbakanlık yapmış siyasetçiler de var. Soyer, tartışmaya neden olan açık hava toplantısı hakkında şöyle diyordu mesela: "Bu mitingle Kıbrıs Türk halkı "ben buradayım "dedi. 2004 referandum mitinginden sonra en kalabalık miting oldu bu? "

Okuyabildiklerim içinde 28 Ocak mitingine ilişkin (bence) en aydınlatıcı yazıyı Niyazi Kızılyürek kaleme almıştı. Önemli bir analiz barındıran bu yazının bazı bölümlerini aktarmadan olmaz:

"...Kıbrıslı Türkler mitinge "toplumsal varoluş mitingi" adını verdiler. İsminden de anlaşılacağı gibi mitingin ekonomik sorunları aşan bir boyutu vardı. Söz konusu olan Kıbrıslı Türklerin toplumsal var oluşuydu, daha doğrusu var oluşlarının tehlikede olmasıydı ve insanlar bunun için sokağa çıkmışlardı. Kendi kendini yönetmek isteyen, kendi kurumlarına sahip çıkmak isteyen Kıbrıslı Türkler, mitingde aslında kimliklerine, yaşam tarzlarına ve iradelerine saygı duyulmasını talep ediyorlardı. Kimlerin mi kendilerine saygı duymasını istiyorlardı? En başta Türkiye'nin."

Kızılyürek, bir dönem -uzunca bir dönem- Kıbrıslı Türklerin önüne konan "Ya Taksim Ya Ölüm" formülünün tarihçesinden söz ettikten sonra şöyle devam ediyordu:

"Taksim gerçekleşmedi ama hem Kıbrıs'ta hem de Türkiye'de milliyetçi elitlerin rüyalarını süslemeye devam etti. Ve o tarihten sonra Kıbrıs ülkesine hep Taksim perspektifinden bakıldı. Her şey taksim için yapıldı. Cinayetler işlendi, provokasyonlar yapıldı. Kıbrıs Cumhuriyeti devletine taksim için sırt çevrildi. Taksim için devlet terk edilerek gettolara kapanıldı. Fakat taksim bir türlü gelmedi. Kıbrıslı Türkler sefil hayatlarına rağmen taksimi sabırla beklediler. Bu uğurda büyük acılara katlandılar."

Peki ya 15 Temmuz 1974 sonrasındaki toplumsal ruh hali?

Kızılyürek:

"Önceleri bunun yavaş bir ölüm olduğunu anlayamadılar. Türk ordusunun çizdiği sınırın kuzeyine yerleştiler ve özgürlük içinde yaşayacaklarını tahayyül ettiler. Uzunca bir süre ülkelerini bölen tel örgüleri görmezden geldiler. Ne var ki, bölünmüş ülkenin hakikatleri inatçıydı. Hem de uyurgezerleri bile uyandıracak kadar... Tarihin en zor aşamalarında "ben de varım" diyebilmek için mücadele etmekten çekinmeyen Kıbrıslı Türkler, kısa zamanda varlığı yadsınan hükümsüz bir topluma dönüştüklerini fark ettiler. Ne ekonomik, ne kültürel, ne de politik olarak kendi kendilerine hükmedebiliyorlardı. Adeta kendi ülkelerinde "diaspora-cemaatine" dönüşmüşlerdi. Devlet-dışı, yurt-dışı düştükleri yetmezmiş gibi, uluslararası hukuk da peşlerine düşmüştü. Üstüne üstlük, "saf kan Türk" ve "saf inançlı Müslüman" olmadıkları durmadan yüzlerine vuruluyordu. Kıbrıs'ın kuzeyine hapsolmanın ne anlama geldiği artık iyice anlaşılmıştı. Taksim "Ya Ölüm Ya Ölüm" anlamına geliyordu ve Kıbrıslı Türkler yeni bir var oluş mücadelesine zorlanıyorlardı. Bu mücadele barış, demokrasi ve ekonomik kalkınma mücadelesi olacaktı. Başka türlü söylersek, bu mücadele Kıbrıs'ın kuzeyinden taşarak adanın bütününe yayılma mücadelesidir; oradan da ver elini dünyaya... "

Gördüğünüz gibi sözü tamamen Kızılyürek'e bıraktım. Özellikle tabii ki; Kıbrıs Türkleri denince, bu toplumun nabzının nasıl attığını öğrenmeye gelince sözü tabii ki Kıbrıslı Türklere bırakacağız. Hele de karşınızda Kızılyürek gibi konuya her yönü ile en çok hakim olan bir akademisyen-yazar var ise...

"Kıbrıs sorunu" dediğimiz konu "Anavatan-Yavru Vatan" klişesini sakız etmekle anlaşılabilecek türden değil ki... Bu önemli konu tek başına "Limanları açarız ama ..." pazarlıkları sınırı içinde hatırlanacak türden değil ki... Konu ile ilgili bakanın arada bir sarf ettiği "Bizden günah gitti!" mealinde tekrarlarla kapatılacak türden değil ki... Arada bir -hatta sıkça-hatta hemen her zaman!- unutuyoruz herhalde... Kıbrıs Türkleri -"soydaş" olduklarını anladık ama- aynı zamanda ayrı bir şey. Kıbrıs Türkleri, Türkiye toplumundan ayrı ve dolayısıyla farklı bir sosyolojik-politik varlık. "Kıbrıslı" kalmak istiyorlar. Federal bir devlet çatısı altında tek pasaportlu olarak, "taksim"siz ve "vasisiz" bir konumda Rumlarla yan yana yaşamak istiyorlar. Anlaşıldığı kadarıyla onların "stratejisi" de bu. Gerçeği karşımıza alıp "Niçin böylesin?" diye kızmamız neye yarar ki?

YENİ ŞAFAK

YAZIYA YORUM KAT