1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Kerpiç Cumhuriyet
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Kerpiç Cumhuriyet

A+A-

Fay hattında bir yaşamın

elleri çatlak çatlak

ve umutları bir beşik gibi sallanan çocuklarıyız biz

yıkıldı evimiz

yıkıldı yuvamız loo

dünümüz bugünümüz yarınımız

bize ait ne varsa, şimdi

enkaz altındadır…

 

Ben daha doğmadan yapılan evimizin

ben büyüdükçe küçülen odaları

üç ölüm beş de doğum gören eşyalarımız

enkaz altındadır…

anamın her hamileliğinde

ninemim ördüğü patikler bebek kazakları

dedemden yadigâr Oltu taşı tesbih

oy ömrüm ömrüm

enkaz altındadır…

 

(“Deprem” şiirinden)

8 Mart 2010 sabahı saat 04:32’de meydana gelen ve merkez üssü Elâzığ ilinin Karakoçan ilçesine bağlı Başyurt (Lexan) nâhiyesi olan 6.0 şiddetindeki depremde 51 insanımızı kaybettik. 74 de yaralı var.

Deprem Karakoçan, Kovancılar ve Palu ilçelerine bağlı köyleri vurdu. Okçular (Oxçîyan) köyünde 15, Yukarıdemirci (Gevla Jor) köyünde 15, Göçmezler (Mezıgê Hesman) köyünde 4, Yukarıkanatlı (Nasrana Jor) köyünde 3, Kovancılar Devlet Hastanesi’nde ise 10 kişi yaşamını yitirdi.

Hayatlarını kaybedenlere Allah’tan râhmet diliyoruz. Allah onları cennetine kabul etsin. Halkımıza da dayanma gücü versin.

Allah ülkemizin hiçbir yerine bir daha böyle bir acı yaşatmasın.

Bir Karakoçanlı olarak, üstelik bundan daha dört ay önce, Kasım ayında, depremin merkez üssü olan Başyurt (Lexan) bucağının içinden iki kez geçmiş bir hemşerileri olarak, tarifsiz bir acı içindeyim.

* * *

O gün herkes gibi ben de bütün gün televizyon ekranından görüntüleri seyrettim, internetten deprem fotoğraflarına baktım.

Okçular (Oxçîyan) köyü tamamen yıkılmıştı. Evleri, camisi, okulu, her şeyiyle bir enkaz yığını haline gelmişti.

Fotoğraflara baktım; binalar yıkılmış, taş üstüne taş kalmamıştı. Sadece bir duvardaki yazı, sapasağlam duruyordu. Evler yıkılmış, bütün köy yıkılmış, insanlar ve büyükbaş hayvanlar bu yıkıntılar altında kalıp can vermiş, ama o yazıya bir şey olmamıştı. Tek harfi bile çizilmemiş, silinmemişti. O yazıda şöyle deniyordu: “Ne Mutlu Türküm Diyene”.

Bütün köy yıkılmıştı ama bir tek bu yazı sapasağlam duruyordu. Yazıya hiçbir şey olmamıştı.

Çünkü Cumhuriyet rejiminin 90 yıl boyunca bölgeye götürdüğü tek hizmet, bu.

* * *

51 insanımızı kaybettik...

Bu insanları deprem öldürmedi.

Eğer bu insanlar 2010 yılında halen böyle dayanıksız kerpiç evlerde yaşıyorlarsa, bizden kat kat daha fakir ve çok çok daha dağlık olan Şili 8.8 şiddetindeki depremlere bile tedbir alırken biz 6.0 şiddetindeki bir depreme önlem alamıyorsak, gelişmişlikte bizle kıyas bile edilemeyecek olan Bangladeş ve Kamboçya’da bile 6.0’lık bir depremde kimse ölmezken bizde 51 insan can veriyorsa, her şey bir yana, bu deprem göstere göstere geliyorsa, depremden önceki 20 gün içinde 25 tane öncü deprem yaşanıyor ve 51 insanın cesedini üç hafta içindeki 26. depremde enkazdan çıkarıyorsak, bu insanların katili deprem olamaz.

* * *

Depremin olduğu gün, İstanbul ve Karakoçan’daki akrabalarımı arayıp bilgi almaya çalışıyordum. Bir yandan, cep telefonum da susmuyordu. Avrupa’da yaşayan akrabalarım ve hemşerilerim beni arayıp soruyorlardı:

- İbrahim, merkez üssü Başyurt diyor. Kurban, bu Başyurt dediği neresi? 

- Başyurt dediği, Lexan.

- Deme yaa! Lexan haa? Demek depremin merkezi Lexan.

Başka bir telefon:

- İbrahim, bütün gün televizyon başından ayrılmadık. Televizyon “Yukarıdemirci köyü tamamen yıkıldı” diyor. Kime sorduk bilmedi, aklımıza sen geldin. Sen araştırmışsın, kitap yazmışsın. Bu Yukarıdemirci dedikleri hangi köydür?   

- Yukarıdemirci dedikleri, Gevla Jor. Bir de Göçmezler ismi geçiyor, orda da ölü var. Göçmezler olarak verdikleri köy ise Mezıgê Hesman köyüdür.

- Vışşş! Demek öyle ha?

Bu telefon diyaloglarından sonra şunu düşündüm: Bu nasıl bir zulüm ve asimilasyondur ki, bir coğrafyanın insanları, kendi ilçelerinin köylerini bile televizyondan duyduklarında tanımıyorlar? Yaşadıkları bütün yerleşim birimlerinin gerçek isimleri ortadan kaldırılıp onlara başka bir dilde uydurma isimler verildiği için, televizyon ekranlarında kendi ilçelerinin köyleri bile zikredildiğinde, hangi köylerin kastedildiğini anlayamıyorlar?

Böyle bir zulüm, tabiî bir depremden daha büyük bir felâket değil midir?

Etnik kökeni, dili, dini, mezhebi, düşüncesi ve siyasî çizgisi ne olursa olsun, bu ülkenin bütün erdemli insanlarına soruyorum:

2 tane köyün haritadan silinmesi mi daha büyük bir felâkettir, yoksa 12 bin 211 tane köyün haritadan silinmesi mi?

* * *

Depremin olduğu gün bütün yetkililer, “Acımız büyük” dediler; ertesi gün çıkan gazeteler “Milletçe yastayız” dediler. Acaba gerçekten “acımız ortak” mı?

Bakın, bu ülke insanına dayatılan ırkçı ve şoven ideolojiye karşı, sadece bu coğrafyada 40’a yakın başkaldırı gerçekleşti. Bunlar arasında en büyük iki tanesi de işte bu depremin olduğu bölgede oldu. Biri 1925’te, biri de 1938’de. Binlerce insan katledildi, sadece 1925’te halkın onlarca âlim ve dinî önderi darağaçlarında asılarak idam edildi, sadece 1938’de yüzlerce genç kız kaçırılıp kaybettirildi, köyleri yakıldı, ormanları yakıldı. Bu insanların dilleri yasaklandı, 28 bin tane yerleşim biriminin ismi zorla değiştirildi. Son 30 yıl içindeki kirli savaşta 17 bin faili meçhul cinayet işlendi, on binlerce insan öldürüldü, binlerce insan işkencelerden geçirildi, yüzlerce insan kayboldu, yüzlerce köy boşaltıldı, onlarca köy haritadan silindi. Milyonlarca insan Avrupa’ya “işçi” olarak gönderilip en ağır işlerde çalışmak, Avrupalıların tuvaletlerini temizlemek zorunda bırakıldı.

Bu rejim halka “Ne Mutlu Türküm Diyene”den başka hizmet götürmedi. Onun içindir ki, bütün evler yıkıldı, bütün insanlar yıkıldı, ama bu yazı sapasağlam ayakta kaldı. Çünkü Cumhuriyet rejiminin bölgeye götürdüğü tek hizmet, bu.  

Bu ülke 1925 depremi yaşadı, 1938 depremi yaşadı. 12 Eylül depremi yaşadı, 28 Şubat depremi yaşadı.

12 Eylül depreminde yüzlerce genç işkencelerden geçirilirken, 28 Şubat depreminde binlerce genç kız üniversiteden kovulurken hiçbir acı hissetmeyenler, nasıl olur da bu depremde aynı halkın acısını paylaşabilir?

Deprem enkazı altında cesetleri çıkarılan çocuklar gerçekten yüreğinizi dağlıyor mu? Çocuklarının ölüsü başında ağıt yakan bu kadınların acısını gerçekten paylaşıyor musunuz? Bunu söylerken samimi misiniz?

Bu çocuklar polise taş attı diye 20 yıl hapis cezası yerken yüreğiniz dağlamıyor da, taşların altında kaldıkları zaman mı acı çekiyorsunuz?

Bu kadınlar yakılan köyleri için ağıt yaktıkları zaman yüreğiniz dağlanmıyor da, yıkılan köyleri için ağıt yaktıkları zaman mı acı çekiyorsunuz?

Yıllardır gelenek haline getirdiğiniz üzere, her 8 Mart tarihinde başörtülerine saldırdığınız ve hatta çarşaflarını yırttığınız bu kadınlara, deprem oldu diye bu yılki 8 Mart’ta hangi yüzle gelip “Üzülme anacığım” deyip teselli veriyorsunuz?

Laik rejim 12 bin 211 köyün ismini haritadan silerken yüreğiniz dağlanmıyor da, deprem iki köyü haritadan silince mi acı çekiyorsunuz?

Milyonlarca insanı büyükbaş hayvanlar gibi trenlere bindirip Avrupa’ya çalışmaya gönderirken, bunu o devletlerin bize muhtaç olduğu bir zamanda yaptığınız halde anlaşmaya “Sizin insanlarınız nasıl ki Noel ve Paskalya bayramlarında çalışmıyor ve çalışmadığı halde maaşı kesilmiyorsa, benim gönderdiğim yurttaşlarım da Ramazan ve Kurban bayramlarında çalışmayacak ve çalışmadığı halde maaşı gelecek” maddesini koymayı bile düşünmediğiniz için Avrupa’daki gurbetçiler, bayramlarımız hafta sonuna gelince sevinçten uçtukları zaman, bu gurbetçiler en ağır işlerde çalıştırılırken ve kadınları, namusları da gidip elin gâvurunun tuvaletlerini temizlerken yüreğiniz dağlanmıyor ve bu insanları hatırlamıyorsunuz da, kerpiç evlerin yıkıldığını görünce mi “Bu insanların bu kadar çok Almancıları olduğu halde neden kerpiç evlerde oturuyorlar” diye soruyor, o zaman mı gurbetçileri hatırlıyor ve acı çekiyorsunuz? 

Bu ülkenin bütün erdemli insanlarına soruyorum:

7 yaşındaki bir çocuğun depremde taşların altında kalması mı daha büyük bir felâkettir, yoksa taş attı diye 20 yıl hapis yatması mı?

Bir annenin deprem enkazından çıkartılan çocuğunun cesedi başında ağlaması mı daha büyük bir felâkettir, yoksa ekmek almaya gönderdiği çocuğunun bir daha geri gelmeyip, kendisinden 15 yıl boyunca hiçbir haber alamaması, yaşayıp yaşamadığını dahi bilmemesi ve çocuğu için 15 yıl boyunca her gün ağlaması mı?

Yıkılan bir köyün başında ağıt yakmak mı daha büyük bir felâkettir, yoksa yakılan bir köyün başında ağıt yakmak mı?

2 tane köyün haritadan silinmesi mi daha büyük bir felâkettir, yoksa 12 bin 211 köyün haritadan silinmesi mi?

Bir ailenin 40 yıl çalışıp biriktirerek sahip olduğu evlerinin depremde yok olması mı daha büyük bir felâkettir, yoksa bir halkın 4 bin yıl çalışıp biriktirerek sahip olduğu kültür, tarih ve medeniyetinin yok olması mı?

Gerçekten “acımız ortak” mı? 1925’te, 1938’de, 1961’de, 12 Eylül’de, 28 Şubat’ta “acımız ortak” değilken, şimdi ne oldu da 2010’da hep bir ağızdan “acımız ortak” dediniz? Bu depremde hayatlarını kaybedenlerin dedeleri 1925’te idam edildi, babaları 1961’de sürgün edildi, kardeşleri 1980’de işkencelerden geçirildi, kızları başörtülü diye 1997’de okuldan atıldı. “Acımız ortak” derken, samimi misiniz? 

Eğer gerçekten samimiyseniz, söyleyin o zaman: Hangi deprem daha büyüktür? 2010 depremi mi, yoksa 1923 depremi mi?

* * *

Türkçe bilmeyen yaşlı bir kadının oğlu ve Kürtçe bilmeyen küçük bir kızın babasıyım ben. Annem ile kızım, arada tercüman olmadan anlaşamazlar. Nine ile torun, birbirinin dilini bilmiyor.

Anne babamla Kürtçe, kardeşlerimle Türkçe, çocuklarımla Almanca konuşuyorum.

Hangi deprem daha büyüktür?

sediyani@gmail.com

 

YAZIYA YORUM KAT

27 Yorum