Kerkük’ü Hrant Dink’e Bağlayan Hesaplar

19.01.2007 19:30

Abdullah Sayar

Bir “Kerkük vatanseverliği”dir almış başını gidiyor! MİT Müsteşarı’nın darbeci gelenekte yeni bir açılım yaparak siyasete mühadale etmesi; orduyu Kuzey Irak’a müdahaleye çağırması, halkı muhbirliğe açıkça teşvik etmesi sonrasında Kerkük tüm boyutları ile Türkiye’nin gündemine geldi oturdu. Tüm boyutları dedi isek kültürel boyutuyla değil tabii; Kerkük türkülerinden bahsetmiyor kimse!

Birileri kalkmış Kerkük’ün Türkiye için ne kadar önemli ve stratejik olduğunu açıklamak için tüm gücüyle uğraşıyor. “Kerkük’teki soydaşlarımız büyük bir soykırım tehlikesi altındadır” diyorlar ve ha bire bunu ispatlamaya çalışıyorlar. Türk dış politikasının genel kaytarma metodudur: Şıkışınca basarlar “İskeçe’deki soydaşlarımız”, “Bosna’daki dindaşlarımız” yaygaralarını, sanki o dindaşları çok düşünüyorlarmış gibi. İstihbari çevrelerin öncülük ettiği görülen bu koroya AKP lideri Erdoğan da uyumlu sözler dillendirmekte gecikmiyor.

Bunun karşısında ise Şerafettin Elçi gibi isimler de dahil olduğu bir başka koro var. Doğal bir tepki olarak onlarda oralardaki kendi “soydaşları”nı savunuyorlar. Irkçılık ırkçılığı besliyor. Türkiye tarafı “Kürtler Kerkük’te Türkmen katliamına hazırlanıyor” deyince Şerafettin Elçi de patlatıyor bombayı: “Derin devletle irtibatlı olan Doç. Dr. Nihat Özcan ‘Biz Kerkük’te Türk Mukavemet Tugaylarını kurduk. Kimse endişe etmesin’ diyor. Bu Kürtlere karşı katliam hazırlığı demektir”.

Berikiler Kerkük’ün Türklüğünü ispata çalışırken ötekiler de var güçleri ile Kerkük’ün Kürtlüğünü ispata uğraşıyorlar anlayacağınız. Kerkük’ün, Basra’nın, Bağdat’ın fiili Amerikanlığını ise herkes unutmuş görünüyor!

Kerkük Üzerinden Milliyetçilikler Kışkırtılıyor

Kerkük salvolarının en önemli özelliği; tıpkı “Öcalan’ın ABD’den teslim alınması” veya “Bayrak Yakanları Linç Etme” sürecinde olduğu gibi ülkedeki “ırkçı, Türkçü, şoven milliyetçi” duyguları kabartma aracı olmasında. Zaten görüldüğü kadarı ile de hedeflenen şey bu: Ülkede bir “milli hissiyat” yaratmak, olağanüstü koşulları üretmek, TC’yi bölgeye müdahil hale getirmek, puslu havada “pozisyon almak”. Ne diyordu MİT Müsteşarı Emre Taner: “Türkiye kendisini “bekle-gör-tavır al” taktiği ile sınırlama lüksüne sahip değildir. Tüm kartlarını/avantajlarını maksimum düzeyde bir verimlilikle değerlendirmek durumundadır”. İşte kartlar dağıtılıyor, var mı bahse giren?

Bir de sınırın öte tarafı var tabii. Kürt özerk yönetimi, uluslaşma sürecinde ihtiyaç duyduğu “ulusal düşman” harcını bulmuşa benziyor. ABD dostumuz ise halkı korkutacak bir düşmanımız olmalı değil mi? Nasıl Türkiye’de ordu “milli düşman Yunanistan tehdidi” bahanesi ile güçlendirildi ise şimdi de Kürt ulusçuluğu ayni taktiği kendi halkına uyguluyor. Yunan ve Makedon Milliyetçiliği nasıl İttihat ve Terakki’nin mayası ise; Türk Milliyetçiliği nasıl Yunan Milliyetçiliğini tetikledi ise, Türk Milliyetçiliği Kürt ulusçuluğunun birleştirici harcını üretsin diye uğraşılıyor. Yani sınırın öte tarafındaki elitler de “ulusal çıkar” kartlarını açıyorlar bir bir.

AKP Yine Sürüklenen Konumunda

Şemdinli yahut AB; “milli dava” Kıbrıs yada Başörtüsü, 1 Mart Tezkeresi yahut Lübnan’a Asker göndermek, laik düzen yahut YÖK’ün uygulamaları… Derin darbeci güçler tarafından hangi konu ısıtılarak gündeme servis edilse AKP son dört yıldır hep ayni klasik tavrı takınıyor: Hemencecik “Biz de o konuda hassasız! O, AKP olarak bizim de gündemimizde!” korosu başlayıveriyor. AKP hiç şaşırtıcı olmayacak bir şekilde Kerkük konusunda da ayni telden çalıyor.

Tayyip Erdoğan’ın son günlerdeki açıklamalarında bu strateji açıkça sırıtıyor. AKP’nin ülkeyi yeni gerilimlere sürüklemek isteyen istihbari ve derin güçlerin ürettiği akıntıya kendini bırakarak seçime giden süreçte oluşturulan milliyetçi dalgadan azami istifade etmeye kilitlenmiş olduğu görünüyor. Öyle ya uyanık politikacı yükselen değerleri önceden gören, o değerleri savunarak sandıkta elini güçlendirendir.

Halbuki İstihbari, askeri ve derin güçlerin ABD ile işbirliği halinde; Türkiye’yi sürükledikleri sürecin gerek AKP için gerekse halk için gerçek anlamını görmezden gelmekte inat ediyor Sayın Erdoğan. Özgürlüklerin ulusal düşmanlarla mücadele adına daraltıldığı, halkın paraları ile beslenen “güvenlik güçleri”nin ABD’nin bölge planlarına amade kılındığı, askerin siyasetteki etkinliğini perçinlediği, Kürt-Türk çatışmasının bilendiği, ABD emperyalizmine daha uygun karmaşaların üretildiği bir süreç arzu edilen.

Bu hedefler uğruna Türkü Kürde, Şii’yi Sünni’ye hasılı kardeşi kardeşe kırdıracak planlar yapılıyor Pentagon’da. Ortadoğu’da temel çelişki Türk-Kürt, Şii- Sünni çekişmesidir zannetmemizi isteyenler var.

Vahşi Ortadoğu: Türk’e Karşı Kürt; Şii’ye Karşı Sünni!

Peki gerçek durum bu mu? Emre Taner’in ve Barzani’nin bizi inandırmak istediği gibi gerçekten Irak’taki temel çelişki Türk-Kürt çelişkisi mi ve ana risk Türkmenlerle Kürtler arasında bir çatışma çıkması riski mi?

Sahne bu, senaryo bu, gönüllü oyuncular belli! Bir piyes oynanıyor gözlerimiz önünde. Irak’ta bölgesel Kürt yönetimi topraklarında mutlak egemenmiş; TC ulus-devleti topraklarında da Türk halkı mutlak egemenmiş de sorun Kürt-Türk çatışmasıdır sanalım istiyorlar. Küresel hegemonya Ortadoğu’daki ulus-devletlerin tümüne egemen değilmiş; Irak işgal altında değilmiş gibi rol yapıyorlar.

Türkiye Irak Kürdistanı’na müdahale edecekmiş! Kürtler Irak’ta bağımsız ve özgür bir irade kuracakmış! Mış mış da mış mış! Açılan eller, kozlar, blöfler ne olursa olsun şu çok açık: Ne TC ABD emperyalizminden düstursuz iş yapabilir; ne de bölgede ABD varken tek bir Kürt bile özgür olur! Olsa olsa kimin bir numaralı işbirlikçi olacağı konusunda çekişme alabilecektir işbirlikçiler arasında.

Bugünkü tartışma da aslında budur: Özel Koordinatör Edip Başer paşanın sözlerinin satır aralarını okuyunuz yada Washington’a giden Kürt heyetlerinin verdikleri mesajları yahut da PKK kaynaklarının AB temsilcilerine verdikleri mesajları. Halklarına ihanet eden bu güçlerin hepsi “ben ondan daha iyi işbirlikçi olurum” kavgasını vermektedirler. İsrail’in bölgedeki bir numaralı müttefiki olan TC’nin Edip Başer vasıtası ile ABD’den Kerkük ricasında bulunması ile İsrail’in bölgedeki iki numaralı müttefiki olan Barzani yönetiminin George Bush’tan devlet dilenmesi arasında ne fark var ki? İkisinin de ayni sultanın kapısında kul köle oldukları aşikar değil mi?

İşgal Altındaki Bir Ülke Nasıl Yeniden İşgal Edilebilir ki?

Bugün Meclis’te gizli görüşmede Irak ve “Kerkük meselesi” görüşülüyor işte. Adeta öyle bir hava yaratılıyor ki TC ordusu ha dense Irak’ı işgal edecek! ABD Büyükelçisi de dalga geçer gibi “Kuzey Irak’a müdahale kararını bağımsız bir devlet olan Türkiye kendi başına verir” diyor. Aklımıza da hakaret ediyorlar bunlar. Sanki zaten işgal edilmiş bir toprağı bir daha işgal etmek mümkünmüş gibi! Zaten işgal edilmiş bir ülkede işgalci ordu ile çatışmayacak isen; olsa olsa sana pastadan daha fazla pay vermesi için ricada bulunursun!

Öte yanda ise öyle bir hava yaratılıyor ki sanki Barzani yönetimi ha dese şahlanıp bağımsız olacak, bölgenin süper gücü olacak. Sanki Irak Kuzey’i ile Güney’i ile tümden ABD ordusunun başkumandanına bağımlı değil! Öyle bir hava oluşturuluyor ki, Kürt yönetimi büyük bir refah sağlıyormuş halkına, Kişi Başına Milli Gelir 10 bin dolar olmuşmuş! Sanki Irak’ın petrol dahil tüm servetleri küresel şirketlerce zaten yağmalanmadı da Barzani’ye pay kalsın.

Kimi kandırıyorsunuz? Kapalı kapılar arkasında TC’nin de, Barzani’nin de sıktığı el ABD’liler değil mi. Ayni efendinin esiri olanlar kavga edemez, efendileri izin vermez buna. Olsa olsa it dalaşına girerler ara sıra. Efendi it dalaşını görmezden gelir ki her iki piyonu da kullanması daha da kolaylaşsın.

İşbirlikçilikte Kim Daha Mahir?

Perde arkasındaki bu gerçekler ağızlardan kaçıveriyor bazen. İşte bunun bir örneği:

18 Ocak gecesi 32. Gün programın katılan İlnur Çevik “Kürt yönetimi Türk tarafındaki bu gergin hissiyatı anlayamıyor. Barzani ve Kürt yönetimi Türkiye ile görüşmeye ve işbirliği zemini üretmeye çok istekliler. Yeter ki davet edip konuşalım.” diyordu büyük bir özgüvenle. Çevik’in sözlerini ciddiye almak gerek çünkü kendisi bir yandan Irak Kürdistan bölgesinde yatırımları olan bir müteahhit ve ayni zamanda da Barzani’nin siyasi danışmanlığını yapıyor.

Ayni programda konuşan Eski MİT Müsteşarı ve büyükelçi Sönmez Köksal da TC derin güçleri ile bağlantısı dolayısıyla önemli bir başka isimdi. Köksal da “Türkiye’nin müdahalesi bir kaos senaryosudur. Akılcı düşünme ve empati düzleminde tüm taraflar ile uzlaşma sağlanmalı. İşbirliği zemini üretilebilir” diyordu. Anlayacağınız gibi akılcı düşünmenin anlamı adımları “ABD’ye danışarak” atmak; “uzlaşma zemini” ise Büyük Ortadoğu Projesi.

ABD önderliğinde kendi aralarında işbirliği projelerine işbirlikçiler her zaman çok heveslidirler. Hatta bunu stratejik başarı olarak görürler. Kürt halkını “İslamcı terörizm” tehlikesinden kurtarmak ya da Kürt kadınını modernleştirmek için İsrail finansörlüğünde işbirliği projeleri bile görebiliriz TC ile KC arasında pek yakında; şaşırmayın! Çünkü sahnede düşmanı oynayanlar arka kapılarda ayni efendinin elini öpmektedirler.

Gerçek şu ki; Irak’ta ne Türkiye’nin bir müdahalede bulunmasına imkan var, ne de Kürtlerin ABD’den ve İsrail’den bağımsız olmasına! Peki ne için bunca kuru gürültü? Başta da dediğimiz gibi birileri ABD’nin yenilgisinden doğan boşlukta pay kapma yarışı içerisinde, birileri kendi ulus coğrafyaları adına stratejik güç devşirmek ve birtakım derin güçler üretmek, milliyetçi hislerle oluşacak şöven ortamda darbeci politikalarını ortaya atmak istiyorlar. Sınırın bu yanı da böyle; öte yanı da….

Milliyetçi hisleri tetikleyecek birkaç suikastta bu işi kolaylaştırabilir tabii. İşte bu yazıyı yazarken haberini aldığımız Hrant Dink cinayeti…

Ortadoğu’da En Büyük Sorun ABD’dir

Peki bizim açımızdan durum nedir, sorunu nasıl tarif etmeliyiz? İstihbarat örgütlerinin, işgal ordusunun ayda işbirlikçi yönetimlerin ortalığı bunca toza dumana katmasının arasında sözümüz ne ifade ediyor?

Bizim açımızdan temel gerçeklik şudur: Bugün Kerkük ne Kürt’tür, ne Arap’tır ne de Türkmen! Kendimizi kandırmayalım! Kerkük bugün basbayağı diğer Irak kentleri gibi Amerikandır! Sorun da buradadır! Sorun ne Kerkük’te yaşayan Kürtlerin sayısında ne de Türkmenlerin politik duruşundadır. Sorun salt Şii yada Sünni olmakta da değildir. Sorun işgalcilerin Irak ve Ortadoğu’nun müslüman halkları arasına durmadan ekip durdukları düşmanlık tohumları ve komplolardadır.

Türkü ile, Kürdü ile “ıslah ve direniş çizgisi”ne tabi olan müslümanların “Kerkük’teki soydaşlarımız” masallarından etkilenmesinin imkanı yoktur! Biz müslümanların olaylara “TC yahut KC ulusal çıkarları” gözlüğünden bakmamıza da imkan yoktur! Bizim kavmiyetçi, soydaşçı, milliyetçi, ulus-devletçi at gözlükleri ile şekillenmeye çalışılan kurtlar sofrasında payımız, yerimiz ve çıkarımız yoktur! Bizim açımızdan Kürt-Türk dayatması değil işgale karşı duruş önemlidir. Bizim bölgedeki ABD emperyalizminin çöküşünü hızlandıracak, küresel zulümata karşı adalet düzeninin umut ışığını yakacak, ümmetin uyanışına işaret fişeği olacak Kürt, Türk, Türkmen, Arap, Çerkez, Fars direnişçilerle dostluğumuz vardır. ABD ise bölgede ne Kürde ne Türk’e, ne Şii’ye ne Sünni’ye dosttur…

Fitnenin Başı İşgaldir

ABD işgali Irak’ta yenilmiştir. Pentagon’un son Irak planı; Rumsfeld’in kopartılan kellesi, Dan Halutz’un infazı, NATO’nun Afganistan düştüğü bataklık, Irak’ta 20,000 ABD askeri daha getirilmesi… Tüm bu gelişmeler hep birlikte ABD ve müttefiklerinin Ortadoğu’da fena halde sıkıştığını, kaçış planları yapmaya çalıştıklarını ispatlamaktadır. ABD 20 bin değil 200 bin asker getirse de, tüm ABD ordusunu Ortadoğu’ya yığsa da başarılı olamayacağını artık çok iyi biliyor.

ABD artık kaçış stratejisini yürürlüğe koymuştur. Artık savaşın kaderinin ne olacağı değil ABD’nin savaş sonrasında ne halde olacağı konuşuluyor! Pentagon’lu yetkililer bir ordunun en fazla kaybı kaçarken verdiğinin farkındadırlar. En az kayıpla çekilme stratejisinin başarılı olabilmesi ise Ortadoğu’daki müslümanların, muhalif güçlerin birbirlerine düşman hale getirilmesini, büyük oyunları göremeyecek ölçüde küçük hesaplara mahkum edilmelerini, fitne ateşinin yakılmasını gerektiriyor.

Yani düşen bir emperyal güç olarak ABD; çekilirken Ortadoğu’yu aynen Somali’yi 20 yıl mahkum ettiği benzeri bir kaos ve karmaşaya teslim etmeye çalışıyor. Küçük hesaplar uğruna bu büyük tabloya gözlerini kapayanlar en azından akıllarını kullanıp şunu düşünseler ya: Kaybedenin müttefiki olmak kaybedenle birlikte yok olup gitmek demektir…

Not: Hrant Dink cinayetini bu yazının yazıldığı sırada haber aldım. Hrant Dink Türkiye’de üretilmeye çalışılan şöven darbeci sürece kendi zaviyesinden itirazlarda bulunan, resmi ideolojinin dogmaları ile mücadele eden bir isimdi. Bu yönü ile de derin ve darbeci güçlerin hedefinde bulunuyordu. Umarım bu cinayetin katilleri menfur emellerine ulaşamazlar ve Dink’in kanı üzerinden planlar yapanlar varsa Rabbimiz hesaplarını boşa çıkartır. Ermeni cemaatine üzüntülerimle taziyelerimi iletirim.

Elektronik Posta: abdullah_sayar@yahoo.com

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim