1. HABERLER

  2. YORUM ANALİZ

  3. Kerbelâ, Sadece Ağlamak Değil, Anlamaktır..
Kerbelâ, Sadece Ağlamak Değil, Anlamaktır..

Kerbelâ, Sadece Ağlamak Değil, Anlamaktır..

Kerbelâ Faciası’nı da bu insanlık trajedisinin bir kesiti olarak görmek gerekir. Yoksa, sadece Sufyanî Emevîlerin, Beni Umeyye zorbalarının, Resul-i Ekrem (S)’in nesline karşı işlediği ailevi, kabilevî bir düşmanlıktan kaynaklanan bir kavga olarak görmek

A+A-

 

Selahaddin E. ÇAKIRGİL; Hz. Hüseyn’in kıyamını ve Kerbela faciasını yazdı:

Kerbelâ Faciası’nın, Hz. Huseyn ve bir avuç yarânı’nın alçakça entrikalarla -ve, müslüman takviminin başlangıcı olan- Hicret-i Nebevî’nin 61. yılında, yani Resul-i Ekrem (S)’den sadece yarım asır geçmekteyken katledilişinin bir yıldönümü daha geride kaldı..

Bu büyük cinayet ve facia, müslümanların belli bir kesimi tarafından, 1300 küsur yıldır anılmakta..

Bu anmaların pek çok sahnelerinde, Hz. Huseyn’in bir kez daha öldürüldüğünü de unutmamak gerek..

Ayrıca, bu facianın sadece belli günlerde anılıp sonra unutulması ve Hz. Huseyn’in ‘qıyâm’ındaki yüksek mânâ ve ruha aykırı bir istikamette hareket edilmesi de, o faciayı basit bir kavga ve mücadele sanmaktan daha küçük bir facia olmasa gerektir..

Kerbelâ Faciası, basit bir mücadele veya bir takım kabileler veya taraflar arasında cereyan eden bir iktidar kavgası olsaydı, üzerinde durmaya gerek kalmazdı.. Çünkü, beşer tarihi, öyle mücadelelerde dopdoludur..  

Kerbelâ Faciası’nın önemi, Resul-i Ekrem (S) eliyle insanlığa sunulan ve insanın, Yaratan’ından gayri hiçbir güç önünde eğilmemesini, insanın hürriyetini, özgürlüğünü hedefleyen bir  hayat düzeninin, yaşayış tarzının, dinin, İslam’ın hedefinin gerçekleşmesi yolunda verilen bir çetin mücadele olmasından gelmektedir. Evet, Resul-i Ekrem (S)’in rıhletinin üzerinden henüz yarım asır geçmekteyken; bu dinin, bu hayat tarzının kendileri için büyük bir tehlike olduğunu düşünenlerce,  O’nun neslinin yeryüzünden yokedilmesini kendi varlıklarını sürdürmek için yegane çare olarak görenlerce işlenen korkunç bir cinayet ve barbarlık olmasından gelmektedir, Kerbelâ Faciası’nin önemi..

O faciayı işleten iradenin başında Yezid bin Muaviye bin Ebu Sufyan’ın olması, elbette ayrı bir mânâ taşımaktadır, ama, o şahışlar da önemli değildir.. Çünkü, Yezid, fizikî bünye olarak 13 asır önce hayattan çekip gitmiştir, ama, Yezid’ler, Yezid zihniyetliler hep vardır. Bundan sonra da var olacaktır. O halde, asıl karşı çıkılması gereken, bu zihniyettir.. Tıpkı, Hz. Peygamber’in biolojik açıdan amcası olan Ebû Leheb’i bile Tebbet Sûresi’nde, ‘İki eli kurusun..’ diye 14 asırdır lanetle anmakta oluşumuzdaki mânâ gibi bir durum.. O ellerin kuruması üzerinden 14 asır geçti.. Ama, o zihniyetler hâlâ var, ve bundan sonra da var olacaktır.

Çünkü, ‘hayır’ ve ‘şerr’, hayattan doğan iki temel kuvvettir ki, bu iki zıd  güç kutba arasındaki mücadele, insanlık tarihi kadar eskidir. Âdem safiyullah ve İblîs, Hâbil ile Kabil, İbrahîm Khalîlullah ile Nemrud, Mûsâ Kelimullah ile Firavun, Îsâ Rûhullah ile döneminin güç ve servetine tapınan yahudi sermayedarları  ve Muhammed Habibullah ile Mekke’nin Ebû Leheb ve Ebû Cehl ve emsali zorbalarının zihniyetlerinde ifadesini bulan odaklar arasındaki bir zihniyet savaşı, evet, insanlık tarihi kadar eskidir ve bundan sonra da hep sürecektir.. Bütün o güç odakları arasında verilen mücadele, ne ise, Hz. Huseyn ile, Yezid arasındaki mücadelenin aslî mihveri de aynı mahiyetteydi..

Kerbelâ Faciası’nı da bu insanlık trajedisinin bir kesiti olarak görmek gerekir. Yoksa, sadece Sufyanî Emevîlerin, Beni Umeyye zorbalarının, Resul-i Ekrem (S)’in nesline karşı işlediği ailevi, kabilevî bir düşmanlıktan kaynaklanan bir kavga olarak görmek hatasına düşülür. Halbuki, o cinayet, Resul-i Ekrem (S)’in yolunun -biolojik açıdan da nesli olan- en seçkin temsilcilerine karşı, O’nun dininin, yolunun vurulması için tezgahlanmıştı..

Eğer, bu cinayet, ‘Niçin gerçekleşmişti?’ sualini anlamak yerine, sadece ‘Nasıl gerçekleşmişti?’ denilirse, orada mes’elenin özü unutulup gidebilir. Gerçi, ‘Nasıl?’ı unutmak da bir tehlikedir. ‘Nasıl?’dan hareketle ise, ‘Niçin?’e varılması, yine de mümkündür.

Bu bakımdan, müslüman kitlelerden bazı kesimlerin sadece ‘Nasıl?’ı unutmayıp, o faciayı bu yönüyle canlı tutmalarını da anlayışla karşılamak gerekir. Ama, orada kalınmaması şartiyle..

Çünkü, sadece ‘Nasıl?’da kalınırsa; o zaman, sadece, Şam Sarayı’nda 13 asır öncelerde oturan Yezid’in Kerbelâ’da 13 asır  öncelerde en zâlimce usûllerle işlettiği cinayet ve akıttığı kana ağlarken; Şam veya başka saraylardaki zamâne Yezidleri’nin döktüğü onbinlerce mazlûm ve mâsum insanın kanını görmemek gibi bir körlüğe de düşülebilir. Ki, bunun en çarpıcı örneklerini bugünlerde, üstelik, Hz. Huseyn’in dâvasına sahib çıkmak adına gözyaşları akıtılırken de,  görmekteyiz.. Bu da, ‘Nasıl?’da kalınıp, ‘Niçin?’e ulaşılamadığını gösterir..

Açıktır ki, Hz. Huseyn’in de Kerbelâ’da karşılaştığı ve müslümanların tarihinde kara bir leke olan facia, onun şahsına duyulan şahsî düşmanlıktan değil, Resul-i Ekrem (S)’in dâvasının o zaman dilimindeki en yetkin ve seçkin temsilcisi olmasından kaynaklanıyordu.. Esasen, o, Yezid düzeninin onbinlerce kişilik güçlerine karşı, bir avuçluk yakın dostlarıyla ve dünyevî ölçülerle yenilginin kaçınılmaz görülebileceği bir zaman diliminde, ‘Zilleti kabul edenlere yazıklar olsun!’ mânasında ‘Heyhat, min’ez-zilleh!’) derken de bu mânâyı öğretiyordu.. 

*

Yine de, Kerbelâ’ya nasıl gelindiğinin bazı hassas noktalarının yine de hatırlanması zarurîdir. O zaman görülecektir ki, bu noktaya durup dururken gelinmemişti..

Şöyle .. Resul-i Ekrem (S)’in rıhletinden sonra, ümmete kimin riyaset edeceği temel problem olarak çıktı ortaya..

Yazının Devamı… 

HABERE YORUM KAT