1. YAZARLAR

  2. Ferhat Kentel

  3. Kendi geçmişimizle yüzleşmek
Ferhat Kentel

Ferhat Kentel

Yazarın Tüm Yazıları >

Kendi geçmişimizle yüzleşmek

A+A-

Geçen hafta General Başbuğ’un “‘Allah Allah’ diye bağırtılan bir ordunun cami bombalayamayacağı” yönündeki ‘tesbit’inin hiçbir anlamı olmadığını, bu tür bağrışların, içindeki kelimelerden bağımsız ve aslında sadece bir performans, teknik ve efekt (“Allallalla”) olduğunu yazmıştım. Bu efekt meselesini örneklendirmek için de 70’li yıllarda ait olduğum sol bir grubun, bir keresinde başka bir sol grubun saldırısına uğradığında, “Allallalla” diye bağırarak hücuma geçtiğine değinmiştim.

Ancak anladığım kadarıyla, yazımda –hiç murad etmediğim halde-, o günkü solu bu tür şiddet olaylarıyla anmış olduğum için, sola haksızlık yaptığımı düşünenler olmuş. Oysa, geçen yazının konusu “sol”u tartışmak değildi; “sol”un tarihinden bir örnek getirmiştim sadece. Ama madem vesile oldu; şimdi solun geçmişiyle nasıl bir ilişki kurabileceğimiz konusuna girmeye çalışayım.

Öncelikle, geçmişe (hangi geçmiş olursa olsun) bakarken, o geçmişi ne toptan reddetmenin ne de onunla mutlak bir özdeşleşmenin çok anlamlı ve hayırlı olduğunu düşünüyorum. Buna ek olarak her geçen gün, geçmişle yaptığımız her hesaplaşmanın farklılaştığını, yenilendiğini söyleyebilirim. Eğer, inanmadığımız halde, inatla bir ezberi tekrar etmiyorsak, bunun zaten başka yolu da olmamalı. Eğer aklımız ve kalbimiz her geçen gün yeni tecrübelerle yeniden şekilleniyorsa, yani olduğumuz yerde durmuyorsak, geçmişimizin de kafamızda yeniden şekillenmesi anormal olmamalı. Yani geçmişten kalan kimi kelimeler, cümleler, resimler zaman içinde farklı anlamlar kazanabilir; önemi artar veya azalabilir.

İşin bu kısmı, şimdiki zamanda geçmiş zaman hakkındaki bilgimizin de fikrimizin de sabit olmadığını söylüyor. Aslında tarih çalışmalarının çok ciddi bir tartışma alanı olan bu geçmiş ve şimdiki zaman arasındaki git-gelli ilişki sıradan insan hikâyelerine kadar taşınabilir bir özellik taşıyor. Yani içinde bulunmuş olalım veya olmayalım tarih(imiz)le sürekli bir sorgulama ilişkisi içindeyiz ve bu tarih hep değişiyor. Yeni tanıklıklarla, yeni belgelerle, yeni kişisel tarihlerle karşılaştıkça tarihi yeniden okuyoruz ve yazıyoruz.

Bugün yaşanan toplumsal süreçlerin eşliğinde geri dönüp baktığımızda, geçmişimizde de yeni şeyler keşfediyoruz. Mesela 60’lı ya da 70’li yıllardayken kafamızdaki 1900’lü yıllar, Osmanlı’nın son dönemi, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu hakkındaki bilgi ve fikrimiz şimdi sahip olduklarımızdan bambaşkaydı.

Otuz sene öncesine kıyasla bugün çok daha büyük tecrübelere sahibiz. Bugün, her darbe öncesi tezgâh düzenlemede hiç de cimri davranmayan Ergenekon (ya da Gladio, Kontrgerilla vb.) adlı bir yapılanmanın resminin ortaya çıktığı, görünürdeki önemi kaybolsa da sınıfsal olanın yanı sıra kültürel hakların, etnik, dinsel, yaşam tarzına ilişkin aidiyet ve kimliklerin ön plana çıktığı, mesela Kürtlerin, başörtülü kadınların, Alevilerin, Ermenilerin çok daha yüksek bir sesle konuştuğu bir dönemdeyiz. Bugün bu yeni birikimimiz sayesinde, ancak diğer yandan kültürel ve ırkçı dışlamaları ve buna karşılık, kültürüyle ve tarihiyle varolma kavgalarını gördüğümüz için geçmişe de başka bir gözle bakıyoruz.

Bugün içinde yaşadığımız toplumda, her türlü tezahüre bürünebilen ırkçı nefret üretimi hakkında en azından bir kısmımız çok daha fazla duyarlıyız. Bugün bu nefreti gördükten sonra, toplumsal veya kişisel geçmişimizdeki olaylara da bu “nefret” verisinden bağımsız olarak bakamıyoruz. O günlerde belki hiç aklımıza gelmeyen bugünün bir kelimesi –mesela ırkçı önyargı- geçmişin üzerindeki perdelerden en azından bir kısmını kaldırıyor. O günkü tecrübeler bugüne ışık tutuyor; bugünkü tecrübeler o günleri yeniden yorumlamamıza katkı sağlıyor.

Yerim bitti, ancak Alain Touraine’den esinlenerek, şu kadarını söyleyeyim: bizim yazdığımız tarih belki de yazdığımızı zannettiğimiz tarih değildir. Yani evet, bir şey yazdık ama yazdığımız tarih bambaşka bir şeydi ve şimdi o tarihin içinde oturuyoruz. Bugünün karabasanlarından kurtulmak için, belki de o geçmişe yolculuğu hiç korkmadan yapmak, kutsal bildiğimiz bir hikâyeyle canımızın acıması pahasına yüzleşmek gerekiyor.

TARAF

YAZIYA YORUM KAT