Kemalizm'den ulusalcılığa sloganların söylediği...

07.06.2008 02:59

Etyen Mahçupyan

Dil zekâyı yansıtan en belirgin araçtır... Çünkü biz sözü duyduğumuzda, aynı içeriğin başka nasıl ifade edilebileceği hakkında anında bir fikir sahibi olur, mukayese eder ve zekice olanı hemen fark ederiz.

Dil, en basmakalıp olguların bile derinlik kazanmasına hizmet edebilir... Bu durumu özellikle klişelerde ve şablon cümlelerde çok daha iyi algılarız. Bazı klişe sözler giderek bir tür aptallığın nişanesi haline gelirken, bazıları da farklı bir duyarlılığı, inceliği ve zekâyı yansıtırlar. Örneğin Beşiktaşlı olmasanız bile Çarşı grubunun ürettiği tezahüratların etkisinde kalmanız doğaldır. Bu seyirci grubunun dünyanın her yerindeki olaylarla ve özellikle haksızlıklarla ilgilenmesi, bunları bir futbol maçının orta yerine taşıması ve oynanan oyunun belirli unsurlarıyla bütünleştirmesi az buz zekâ işi değildir... Öte yandan aynı seyirci grubunun bu duruşu, onların diğer konularda da daha 'geniş' bir bakış açısına sahip oldukları izlenimini verir. Oysa zekâ yoksunu klişelere sıkışıp kalmış olan birçok siyasi akım, tam da bu dil fakirliğinden ötürü düşük bir kavrayış düzeyini ima etmekten kurtulamaz.

Ancak asıl önemlisi herhangi bir klişenin söylenmesi değil, o sözün nasıl algılandığının sözün sahipleri tarafından anlaşılamaması ve klişenin tekrarlanıp durmasıdır. Çünkü bu noktadan sonra yapılan olumsuz değerlendirme, sözü tekrarlayanları aşarak bizzat ideolojinin kendisine atfedilir ve bir süre sonra da bu yargı o ideolojiye yapışıp kalır. Açıkça söylemek gerekirse Kemalizm'in bugün böyle bir sorunu var... Kullanılan iki tür şablon cümleden bir bölümü Mustafa Kemal'e ait olduğu varsayılan sözlerden oluşuyor. Ancak bunların çok önemli bir kısmının Mustafa Kemal'e sonradan yakıştırılan laflar olduğunu biliyoruz. İyi ki de öyle! Çünkü söz konusu klişelerin hemen hepsi son derece sıradan, basmakalıp, söylenmesi hiçbir zekâ veya derinlik gerektirmeyen sözler. Ne var ki Kemalistler kendi Kemalizmlerini kanıtlamakla o denli ilgililer ve ideolojik tutumu öylesine psikolojik hale getirmiş durumdalar ki, gerçekte bu klişeleri atfettikleri Mustafa Kemal'e hakaret etmekte olduklarının bile farkına varamıyorlar.

Slogan üretmek neden önemli?

emalistlerin kullandığı ikinci slogan kategorisi ise Kemalizm'le bağlantılı olanlar. Bunlar arasında 'Türkiye laiktir laik kalacak' sözünün özel bir yeri var. Açıktır ki söz konusu klişenin iki muhatabı bulunuyor. Biri 'Türkiye laik değildir' diyenler, diğeri ise 'Türkiye laik kalmayacak' diyenler... Kemalistlerin varsayımına göre Türkiye'de laik bir düzene karşı olan, 'irtica' heveslisi, 'şeriat' getirmek isteyen geniş bir kitle mevcut. Sloganın ikinci kısmı bu insanlara gözdağı vermeyi hedefliyor. 'Gericilerin' ne denli çoğalsalar da laik rejimi değiştiremeyeceklerine dair bir cumhuriyetçi teminat verilmiş oluyor. Ne var ki bu epeyce sorunlu bir slogan, çünkü Türkiye'ye ilişkin hiçbir bilimsel gözlem böyle bir laiklik karşıtlığının olduğunu, hele bunların büyük sayılar teşkil ettiğini söylemiyor. Aksine yapılan sosyolojik çalışmalar, muhafazakârların laikliğin olmamasından şikâyetçi olduklarını, dindarlara önyargısız bakan bir devlet arzuladıklarını ortaya koyuyor. Bu durumda Kemalistlerin 'Türkiye laik kalacak' sözü, sanki 'Türkiye'de devlet inanç konusunda önyargılı kalacak ve muhafazakârlara karşı olan bir inanç tanımı yapacak' anlamını taşıyor. Bunun siyaseten neyi ifade ettiği ise açık: Kemalizm'in gerçekte çoğulculuğu da çoğunlukçuluğu da hazmetmeye niyetli olmadığı söylenmiş oluyor. Diğer bir deyişle bırakalım demokrat bir zihniyeti, liberal demokrasinin en basit koşuluna bile hazır olmayan bir cumhuriyet ideolojisi ile karşı karşıya kalıyoruz.

Kemalistlerin bu noktada tek güvenceleri ellerindeki cumhuriyet ideolojisinin ideal olanı, yani 'doğruyu' temsil ettiğine olan inançları. Buna göre cumhuriyet rejiminin vazettiği laiklik anlayışı zaten 'olması gereken' laikliktir. Öyle ki eğer muhafazakârlar farklı bir laiklik hayal etmekte iseler, bunun 'yanlış' bir laiklik olacağı açıktır... Böylece meşhur sloganın ilk kısmına dönüyoruz: 'Türkiye laiktir'... Ne var ki bu önermenin sorunları daha da fazla. Çünkü Türkiye ancak otoriter zihniyeti temel aldığınızda 'laik' bir ülke. Yani devletin laikliği tanımladığı, bunu topluma empoze ettiği, vatandaşlığı söz konusu laiklik temelinde inşa ettiği ve kamusal alanı da bu vatandaşa göre oluşturduğu bir düzen... Oysa modern Batı dünyasına göre böyle bir laiklik ancak 19. yüzyılda ve sadece bazı ülkelerde görülmüş arkaik bir olgu. Diğer bir deyişle modern demokratik mekanizmanın tüm dünyada egemen olmasından önce yaşanmış bir geçiş dönemi. Nitekim demokrasinin yerleşmesi ve toplumlarca sindirilmesiyle birlikte laikliğin de daha liberal veya demokrat bir zihniyet içinde yeniden şekillendiğini görüyoruz. Böylece herkesin kendi inancında özgür olmakla birlikte başkalarının inancına saygılı olabildiği, devlet tasarruflarının ise inanca ilişkin tercihlerden bağımsız hale geldiği bir rejim oluşabilmekte. Dolayısıyla 'Türkiye laiktir' şablonu aslında 'Türkiye otoriter bir rejimdir' demekten öte bir anlam taşımıyor...

Şimdi slogana bir bütün olarak geri dönersek, 'Türkiye laiktir, laik kalacak' sözünün kendi içinde tutarlı olduğunu, ancak Türkiye'nin modern anlamda laik olmadığı gibi, demokrasiyi de benimsemeyen bir ülke olduğunun itirafı anlamına geldiğini söylemek durumundayız. Kritik soru ise Kemalistlerin bunu nasıl anlamadıkları ve tüm dünyanın yaptığı bu değerlendirmeye karşın nasıl aynı noktada ısrar ettikleridir. Muhakkak ki bu sorunun yanıtı bizzat ideolojinin içinde aranmalıdır ama yaratıcılığın bu denli törpülenmesinin algılamaya ilişkin tıkanmalara neden olabileceği de akla gelebilir.

Mesele slogan üretmek olduğunda zekâ dediğimiz haslet, göründüğünden çok daha önemli... Çünkü ilgi alanlarının hızla çeşitlenmesine, özellikle genç nesillerin kendilerini giderek daha küresel bir dünya içinde tanımlamalarına koşut olarak, siyaset de daha kısa cümlelerin ve zekânın işlevsel olduğu bir alana dönüşüyor. Bu durumda geleceğin siyasetini üretmeye çalışanların daha da zeki olmaları gerekebiliyor. Diğer taraftan siyasi dilin zekâ açısından aksaması çok daha dikkat çekmekte, toplumu mobilize edeceği umulan sözlerin bir süre sonra bir tür kalitesizliğe işaret etmesi kaçınılmaz olabilmekte. Söz konusu durum Kemalistlerin postmodern ardılı olan ulusalcılar için de epeyce geçerli gözüküyor...

Ulusalcıların en popüler sloganlarından biri 'şehitler ölmez vatan bölünmez' sözü. Verilmek istenen mesaj ise vatanı uğruna ölen insanların hiçbir zaman ölmüş sayılmayacağı ve böyle insanları olan vatanların da bölünmeyeceği... Gene kendi içinde gayet tutarlı bir önerme ile karşı karşıyayız. Ancak meseleyi kendi mantıksal sınırına doğru çektiğinizde ortada garip bir durum var: Vatanın bölünmemesi için onun uğruna ölenlerin artması gerekiyorsa, bu sürecin sonunda vatan için ölecek kimsenin kalmadığı bir durumla karşılaşmaz mıyız? Vatan, uğruna ölenlerden ziyade, uğruna insanları ve kültürleri yaşatanların sayesinde ayakta kalmaz mı? Anlaşılacağı üzere burada iki farklı 'vatan' kavramı var: Ulusalcıların vatanı, sahiplenilen ve başkalarıyla paylaşılmayan monolitik bir kimliğin ifadesi. Diğeri ise çoğulculuğun ve çeşitliliğin birlikteliğini öne çıkaran bir vatan... Ulusalcılar için çoğulculuk 'bölünmenin' ta kendisi. Dolayısıyla da verilen şehitler bu çoğulculuğa karşı mücadele edenlerden oluşuyor. Ne var ki toplumlar doğal olarak çeşitlilik içerirler ve 'vatan' denen her coğrafya parçası heterojen kimlik ve kültürleri kuşatır. Bunun anlamı ulusalcıların 'vatan bölünmez' derken aslında vatanı diğer kimliklerden temizlemeyi kastettikleri ve bunun gerçekleşememesi durumunda da -eğer mantıksal tutarlığı korumak istiyorlarsa- vatanı bölmeye hazır olduklarıdır.

Belki de söz konusu sloganın apaçık ironik içeriği sayesinde, ulusalcıların bu saldırgan ideolojik tutumunun bir nebze renklendiği düşünülmüştür. Çünkü 'şehit' kelimesi zaten kaybedilmiş olan birini ifade ettiğine göre, 'şehitler ölmez' sözü gerçekçi olmayan bir dünya tahayyülüne sahip olunduğuna işaret eder. Yaşanan gerçekliği kabul etmeyen, 'esas' gerçekliği bunun dışında tanımlayan; bu nedenle de siyasetin ve tarihin aktörü olarak hakiki yaşayan insanları değil, kimliksel imgeleri öne çıkaran bir bakış... Bu yaklaşım 20. yüzyılın ortalarında siyasete egemen olmakla kalmayıp, milyonlarca insanın da ölümünü getirmişti. Dolayısıyla kaçınılmaz soru şudur: Ulusalcıların şimdi kendi ideolojik zaaflarını böylesine açıklıkla itiraf etmekten gocunmamaları acaba sadece ideolojik tutumla açıklanabilir mi?

Söz konusu vatansa, gerisi teferruat mı?

u itirafı daha da belirgin olarak görmek için bir sonraki slogana gidelim: 'Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır'... Burada muhakkak ki asıl tanımlanması gereken vatanın ne olduğu. Ancak bir önceki slogan sayesinde bu 'vatanın' kültürel ve kimliksel açıdan yeknesak bir toprak parçası olduğunu biliyoruz. Ulusalcılara göre 'vatan', üzerinde yaşayan bütün insanlardan, onların talep ve tercihlerinden, duygu ve düşüncelerinden bağımsız bir 'özne'. Böylece bizatihi vatanın kimliği, insanlardan bağımsızlaşıyor ve bu kavramın yaşayanlarla bağı kesiliyor. Bu durumda 'vatan' denen olgu, soyut bir millet anlayışının tarihsel açıdan somutlaşmasını gerektiriyor. Ne var ki böyle bir millet tanımlansa bile, zaman içinde çok çeşitli coğrafyalara yayılmış olduğunun ve bugünkü vatanın ancak konjonktürel bir tarihsel ana tekabül ettiğinin kabul edilmesi gerekmekte. O zaman bugünkü vatanın böylesine ısrarlı bir tutum içinde homojenleştirilme arzusunun anlamı ne? Açıktır ki karşımızda bir 'kendinden emin olmama' hali var... Millet olduğunu kendine kanıtlamak uğruna toplumsal çeşitliliği yok etmek isteyen, bir coğrafya parçasını yeknesak hale getirdiği ölçüde ona 'vatan' diyebilen ölümcül bir siyasetle karşı karşıyayız.

Nitekim 'Söz konusu olan vatansa gerisi teferruattır' sloganındaki 'teferruat' her şeyden önce insanın kendisidir... Ardından insanın yarattığı, ürettiği ve paylaştığı bütün değerler ve güzelliklerdir... Kısaca söylemek gerekirse ulusalcılık insansız bir dünya hayalidir ve tam da bu nedenle siyaseten gayrimeşrudur. Bir kez daha soralım: Kendi sloganlarının, kullandıkları klişelerin böyle algılandığını ve yorumlandığını kavramak çok mu zordur? Sizce ulusalcılar bir itirafı ima eden bu tutumu bilinçli olarak mı sürdürmektedirler, yoksa farkında bile değiller mi? İdeolojilerin doğrudan bir analiz yeteneği veya zekâ düzeyi ima ettiği iddia edilemez. Her ideolojik tutumun içinde her türden ve yetenekte insan bulmak mümkün olmalıdır. Ama acaba öyle mi? Acaba sahip olduğumuz ideoloji, düşünme biçimimizi de belirliyor ve onu basitleştiriyor mu? Acaba sırf aynı sözleri tekrarlıyor olmamızdan dolayı, sözün bir hikmete sahip olduğunu sanıyor ve bizzat zekâmızın nasıl da klişeleştiğini fark etmiyor muyuz?

Bu sorular muhakkak ki sadece Kemalistler ve ulusalcılar değil, herkes için geçerli. Çünkü giderek zekâyı öne çıkaran yeni bir nesil geliyor... Ve onların sınavını geçmek hiç de kolay olmayacak. Geleceğin Türkiye'sinde toplumsal zekâ ile başa çıkmak kolay olmayacak. Ve en önce tarihin sahnesinden uzaklaşacaklar, bu değişimi fark edemeyenler olacak...

Zaman gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim