Kemalizm dinin alternatifi mi?

13.05.2008 16:16

Mehmet Ali Gökaçtı

1936 yılında Edirne Milletvekili Şeref Aykut tarafından kaleme alınarak yayımlanmış olan “Kemalizm Dini” başlıklı kitap, Türkiye'de laikliğe nasıl bakıldığı konusunda dikkat çekici örneklerden birini oluşturuyor

Geçtiğimiz günlerde bir televizyon programında iki siyasal partinin il başkanlarının arasındaki bir tartışmada Atatürk ile Hz. Muhammed’in mukayesesi, belki de farkında olmadan bir gerçeğin su yüzüne çıkmasına sebep oldu. Söz konusu tartışma Türkiye’deki sorunlu bir gerçeğin görünmesine vesile olması açısından önemliydi. Basit gibi görünen tartışma, Atatürk ile Hz. Muhammed’in karşılaştırılması üzerinden aslında çok daha derinlerdeki bir soruna işaret ediyordu.

Sorun, bu ülkenin modernleşme tarihinde radikal bir dönüşüme tekabül eden cumhuriyet devrimlerinin zaman içinde kazandığı içeriği ve anlamı göstermesi açısından önemliydi. Hepimiz biliyoruz ki, Cumhuriyeti kuran kadrolar için din belki doğrudan özü itibarıyla olmasa da, zaman içinde uygulamalardan kaynaklanan bir anlayışla gelişen yapısından ötürü bu toplumun geri kalmasındaki yegane sorumlu olarak görülmüştü.

Dolayısıyla da uygulamaya yansıdığı biçimiyle din, toplum ve devlet nezdinde belirleyici unsur olmaktan çıkarılmaya ve vicdani bir mesele olmaya indirgendi. Elbette bu yapılırken mevcut konumu itibarıyla yeni rejimle uyumlu bir kalıba dökülerek millileştirilmeye de çalışıldı. Bu bağlamda Kemalizm tarafından çizilen kırmızı çizgiler dinin yeni dönemdeki şekil ve şemailini belirleyen hususlar oldu.

Ancak bu süreci harekete geçirenlerin dini siyasal ve sosyal bir enstrüman olarak kullanacakları düşüncesinden hareket etmeleri, Türk tarzı diye adlandırabileceğimiz bir laiklik anlayışının da doğmasına yol açacaktı. Dini sürekli olarak kontrol altında tutmaya ve amaçları doğrultusunda yönlendirmeye çalışan bu girişimlerin bir müddet sonra dinden bağımsız hareket edemeyecekleri hatta zaman içinde bir tür dinmişçesine misyon üstlenecekleri görülecekti. Yani sapla saman bir şekilde birbirine karışacaktı.

'Kemalizm Dini'

Bu durumun en somut göstergesi de 30’lu yıllarda kaleme alınan kimi çalışmalarda ve uygulamaya yansıyan örneklerde görülecekti. İbadet dilinin resmi ve zorunlu olarak Türkçe olması, camilere sıra konması, ibadetlerin müzik eşliğinde yapılması gibi ilginç denemeler ve girişimler sahneye konurken, bir yandan da işin düşünsel altyapısı oluşturulmaya çalışıldı.

1936 yılında Edirne Saylavı (Milletvekili) Şeref Aykut tarafından kaleme alınarak yayımlanmış olan “Kemalizm Dini” başlıklı bir kitap, bu konudaki dikkat çekici örneklerden birini oluşturuyor. 80 sayfalık kitap, Atatürk’ün önderliğinde gerçekleştirilen devrimlerin neden yapıldığını kendi bakış açısıyla tarihsel bir perspektifte verdikten sonra devrimlerin önemine güçlü bir şekilde vurgu yaparak, bütün bu gelişmelerin Türk toplumunun çağdaş uygarlık düzeyini yakalaması için gerekliliğine parmak basıyor. Ve sonunda devrimlerin ancak devrimleri özümsemiş nesiller tarafından korunup yaşatılacağına vurgu yapılarak şu ilginç saptama ile nokta konuluyor.

“Gençlik, Türklüğün dayangacı ve geleceğin biricik umududur...Onun inanını doldurmak, vicdanını doldurmak ister. Bu sebeplerdir ki, onu Kemalizm dininin hiç şaşmayan, şaşırmayan orunçlu ve coşkun tapkanı yapmak, onu bu kutsal, ulusal ve kurtarıcı dini olanca derinliği ve inceliği ile oydamlamak ister. Ta ki, Kemalizm dinine inanı artsın. İşte disiplin altında gençlik böyle olacaktır..”

Yine aynı kitabın laiklik ile ilgili bölümü o günlerde sık kullanılan bir vecizeye atıfta bulunarak başlıyor. “Ak günleri yaşarken kara günleri unutma”. Bu sözün ardından yazar, Türk milletinin kara günlerinin uzunca ve korkulu bir rüya gibi 1337 yıl sürdüğüne işaret eder. Bu tarihi neye göre belirlediği anlaşılamasa da, hemen hemen İslam’ın ortaya çıkış tarihine denk gelmesi işaret edilenin doğrudan İslam dini olduğu konusunda bir şüpheye yer bırakmıyor.

Kitapta Türklerin İslamiyet’ten önce mensup oldukları dinlere değinilerek, bu dinlerin Türkleri köklerinden koparmadığı, İslamlaşma sonrasında ise Türklerin sadece din işlerine yönelerek bir anlamda maddi dünyadan ve onun gerçeklerinden koptukları dile getiriliyor. Kitapta yapmacık olarak tanımlanan Osmanlı milletinin içinde devleti her şeye rağmen ayakta tutan unsurun Türk olduğuna vurgu yapılarak, Türklerin enerji ve kudretinin din adına istismar edilerek kötüye kullanıldığı saptaması da yapılıyor.

Yeni bir ahlak anlayışı

Cumhuriyetin kuruluş günlerinde içinde bulunulan toplumsal, sosyal, siyasal koşullar sebebiyle devletin din ile olan ilişkisini nasıl tanzim edeceği konusu zamana bırakılmıştı. Zaman içerisinde gerçekleşecek olan şey de önce yapılacak devrimler ile tüm siyasal ve sosyal sistemin değiştirilmesi ardından da zihinsel bir dönüşümün sağlanmasıydı.

Modernleşmeci tasavvur, bilimin ve aklın önderliğinde başlatılacak bu sürecin beklenen dönüşümü sağlayacağını ve zaman içerisinde toplumun geri kalmasına neden olduğu varsayılan din olgusu da dahil olmak üzere geçmiş dönemin kurumsallaşmış yapılarının tasfiye olacağını varsayıyordu.

Bu arada dinin oluşturacağı bu boşluğun nasıl ve ne şekilde doldurulacağı da üzerinde düşünülen konulardan biri olmuştu. Dinin etkisini ve önemini kaybetmesi halinde oluşan boşluğun, dinselliği içermeyen tamamen laik anlayışla oluşturulmuş bir ahlakla ikame edilebileceği düşünülmekteydi. Biraz önce alıntı yapmış olduğumuz kitaptaki anlatıya dönersek bu konu orada da ele alınmış ve özellikle gençliğin hem geçmiş dönemin hurafelerle dolu anlayışından hem de yurt dışında başka uluslar arasında yayılan bozuk düşüncelerden korunması istenmişti. Bunun yolunun da ülkü ve kültür başta olmak üzere bilgiden geçtiği belirtilmişti..

Sadece somut bilginin rehberliğine dayanan bu yeni inanç sisteminin gençliği tehlikelerden koruyacağı varsayılmıştı. Bu sistem onu kurgulayan ve ona inanan çevreler tarafından dinin geçmiş dönemlerde üstlendiği işlevi de yerine getireceği anlayışından hareketle bir din gibi algılanmıştı.

Çok partili hayat ve ilginç manzaralar

Cumhuriyetin din ile olan ilişkisindeki tek yanlı bu belirleyiciliğin, çok partili demokratik sürece geçilmesiyle birlikte yürümemesi, hatta sosyal ve ekonomik nedenlere bağlı olarak beklenenin aksine sonuçlar vermesi, zamanla ortaya ilginç manzaraların çıkmasına yol açacaktı.

Bu ilginç manzaraların başında da Kemalizm’in İslam’ın alternatifiymiş gibi algılanması sebebiyle çok gereksiz ve yanlış sonuçlara yol açacak şekilde din ile doğrudan bir rekabete girişmesi gelmekteydi. Aklı ve bilimselliği esas aldığı iddiasındaki bir ideoloji, durağanlaştırılarak bir müddet sonra kendisi de dogmaya dönüştürülecekti. Halbuki, ister geçmiş yıllarda olduğu gibi doğrudan din vurgusuyla kitaplara konu olsun, isterse şimdilerdeki gibi siyasal sorunlara çözüm olması amacıyla din muamelesine tabi tutulsun Kemalizm’in en nihayetinde bu dünyaya ait bir kuram olması, onun din karşısında bir noktadan sonra yetersizleşmesine yol açmakta ve gerilimlerin büyümesine sebep oluyor.

Yapılacak olan şey ise basit ancak zordur. O da "Türkiye’ye özgü" denilerek farklılaştırılan laiklik anlayışının, sorgulanarak güncellenmesinden geçiyor. Onun ardından da Kemalizm’in bu rekabetçi anlayışa paralel olarak dinin alternatifi, hatta karşıtıymış gibi algılanmasına yol açacak davranışlardan vazgeçmek geliyor.

Böylesi bir durum kimileri kabullenmekte zorlansa da, din ile bu ülkenin rejimi arasındaki bunalımlı ilişkiyi normalleştirmenin ilk ve en önemli adımı olacaktır. Hem din rahat edecektir, hem de Kemalizm...

Radikal gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim