'Kelepçe olmazsa çıkmam'

27.01.2010 06:35

M. Naci Bostancı

Özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik sloganlarının yanına 'Dün Halepçe bugün Kelepçe' yazılırsa, bu kafiye düşürmekten öte akla ziyan orantısızlık, zorlama muhakeme başka bir özel çabayı teşhir eder.

Iğdır'ın gözaltına alınan belediye başkanı, güvenlik güçlerine "kelepçe takmazsanız çıkmam," demiş. Kelepçe, KCK soruşturması çerçevesinde gerçekleştirilen toplu tutuklamalarda kullanılmıştı. BDP'li belediye başkanları, Meclis üyeleri, KCK'nın farklı yapılanmalarında görev üstlenenler plastik kelepçe ile mahkemeye götürülürken fotoğraflanmış ve bu durum kınanmıştı. Adı sanı yeri yurdu belli, toplumsal statüsü ve prestiji olan insanlar "kaçma şüphesine karşı bir tedbir olarak kullanılan" kelepçeye niçin vurulurlar? O dönemde bunun sorgulamasını farklı kesimlerden insanlar yapmış, yazmış, çizmişti. Kimileri bunu bir provokasyon olarak dile getirmiş, demokratik açılım sürecini gölgeleyecek bir uygulama olarak eleştirmişti.

Malum, propagandada bir de tersine çevirme vardır. BDP'liler de öyle anlaşılıyor ki kelepçeyi şimdi bir şeref nişanesi kılma peşindeler. Elbette bunu kelepçenin ikili anlamına vurgu yaparak gerçekleştiriyorlar. Mantık şu: "Onlar" kelepçeyi "bizi" aşağılamak için kullanıyorlar, "biz" ise kelepçeyi uğradığımız zulmün gözle görülür bir sembolü olarak öne çıkartıyor, onu haklılığımızın, meşruluğumuzun bir şeref levhasına çeviriyoruz. Kelepçe bu durumda sadece "zulmün" değil aynı zamanda "biz ve onlar" arasındaki derin mesafenin ve nihayet acılar üzerinden "biz"i yeniden anlamlandırmanın göstereni olarak sürekli hatırlatılması, yeniden üretilmesi gereken bir sembole dönüşmektedir.

Buradaki "hatırlatma" çelişkili şekilde, hem uygun görülmeyen kelepçelemeyi reddetmeye, hem de onun sembol değeri dolayısıyla onu çağırmaya ve sürekliliğini sağlamaya yönelik olarak yapılmaktadır. İşte tam da böyle bir yere oturduğu için belediye başkanı "hayır, kelepçeyi reddediyorum," demiyor, aksine kelepçeyle görünür olmak istiyor. Böylelikle kelepçe yeniden güncellenecek, üzerine konuşulacak, ikili anlam yeniden çağrılacak, adeta Iğdır belediye başkanının şahsında manevi olarak tüm BDP'lilerin kelepçelendiği duygusu tecrübe edilecek. Politik ortaklıkların zaman zaman zengin çağrışımlarla yüklü semboller üzerinden bir özdeşleşme duygusu yaşaması, onu, aklın belirliliğinden aşkınlığın belirsizliğine taşıyarak daha mukavim hale getirir. Dolayısıyla sembollere yönelik bu ihtiyacın karşılanma talebi, olup bitenleri "işe yararlılığı" bakımından ayrıntılı bir şekilde okumayı, "araçsallaştırmayı" beraberinde getirir.

Geçtiğimiz haftalarda Diyarbakır'a gittiğimde neredeyse tüm duvar afişlerinde "siyah" bir şekilde yazılmış şu sloganları gördüm: Kelepçe değil, özgürlük; kelepçe değil, adalet; kelepçe değil, eşitlik; kelepçe değil, kardeşlik; Kürt sorunu kelepçe ile çözülmez... Dün Halepçe bugün Kelepçe... Özgürlük, eşitlik, kardeşlik Fransız İhtilali'nin temellendiği üç kelime. Modern dünya yeniden şekillenirken üzerinde yükseleceği üç sütun. Bu sloganlar okunduğunda, BDP siyasetinin özgürlük, eşitlik, kardeşlik temelinde modern bir toplum talep ettiği anlayışına ulaşmak mümkün. Bu düşünce, bu talep Kürt etnik kimliğinden ve BDP siyasetinden bağımsız olarak Kürt sorunu üzerine düşünen, modern dünyanın temel değerleri esasında bir çözüm talep eden çevreler için de saygıdeğer ve meşru ifadeler olarak görülebilir. Çünkü farklılık ya da imtiyaz değil, özgürlük, eşitlik, kardeşlik talep edilmektedir. Ancak hemen bunun yanında ikinci bir okumayı mümkün kılan ifadeler, tavırlar, bu sloganların, odağında "propaganda"nın yer aldığı bir siyasetin "araçsal" unsurları olduğuna dikkat çeker. Kasıt, özgürlük, eşitlik, kardeşlik değildir, aksine farklılaşma, mesafeyi derinleştirme, uzlaşmazlığı barizleştirme, nihayet bütün bunların üzerinden ayrı bir siyasi varlık olarak ortaya çıkmaktır. Çünkü özgürlük, eşitlik, adalet, kardeşlik sloganlarının yanına 'Dün Halepçe bugün Kelepçe' yazılırsa, bu kafiye düşürmekten öte akla ziyan orantısızlık, zorlama muhakeme başka bir özel çabayı teşhir eder.

Hatırlayalım, Halepçe katliamı 16 Mart 1988'de Irak ordusuna ait sekiz Mig uçağının attığı kimyasal bombalarla gerçekleşmiş, herhangi bir hedef gözetilmeyen bu saldırıda resmi rakamlara göre beş bin kişi ölmüş, yedi bin kişi yaralanmıştı. Halepçe katliamına ait fotoğrafları görenler, dehşetin ve vahşetin boyutunu o sessiz tanıklıklardan en çarpıcı şekilde çıkartmışlardır. Şimdi belediye başkanları dâhil kelepçelenmiş o insanların mahkemeye götürülürken çekilmiş resimleriyle Halepçe katliamının o can alıcı resmini yan yana koyalım ve altına da "Dün Halepçe bugün kelepçe" yazalım. Herhalde böyle bir afiş, sadece kendisini bu şekilde asanların "aklını" afişe eder. Her türlü siyasi angajmanı bir kenara bırakalım, hiç kimse hiçbir vicdan bunların birbirini çağırdığını söyleyemez. Keza kelepçe olayını sürekli gündemde tutma çabasıyla birlikte Iğdır belediye başkanının "kelepçesiz çıkmam" ifadesini yan yana koyduğumuzda uğranılan bir muamelenin "politik değerini" hak ettiğinden öte bir "abartıyla" "kullanmaya" çalışma girişimiyle yüzleşiriz.

Siyasi hareketlerin kendilerine fayda sağlayacak stratejiler geliştirmeleri, tabanlarının duyarlılıklarını keskinleştirmeye ve böylelikle safları sıklaştırmaya yönelik bir aklı esas almaları şaşırtıcı değildir. Esasen bunlar yapılırken, hayat buldukları bir sahih durumu temsilden de bağımsız değildirler. "Hissedilen, düşünülen, öyle anlaşılan" üstüne bir parça mühendislik eklenerek gün yüzüne çıkar. Ancak "dile getirilen"in ötekilerin nezdinde de bir acabayı, öyle olabilir mi, sorgulamasını, gerçeklik hissini çağırmasını beklemek gerekmez mi? Fransız İhtilali'nin üçlemesiyle bu yapılırken, Halepçe-kelepçe benzetmesiyle de tekzip edilmektedir. Kelepçe uygulaması özgürlüğe, kardeşliğe, eşitliğe aykırı bir uygulama olarak seslendirilip ortak bir vicdani duruş talep edilirken, "kelepçesiz çıkmam" denilerek "işe yarar" olduğu düşünülen bu uygulama talep edilmektedir. Bunlar birbirine zıt, çelişkili, ilgili siyasetin arafta yürüdüğüne dair verilerdir ve esasen geçmişten bugüne yapılan bir okuma, bunun yeni olmadığını, yolculuğun hep arafta sürdüğünü ortaya koyacaktır.

Kürt sorununun çözümünde "ateşin bir şekilde ilgili kamuya gömülen aklın" siyasal iletişimi işe yaramaz. O akıl "sorunları" "lokal duyarlılıklarla çelişen" evrensel ve insani bağlama taşımakta zorlanır. O aklın, kelepçe anlatımında da görüldüğü gibi, çelişkili dili bir yerde haklı olanı bir başka yerde haksızlığa taşır. Oysa haklılığın ve haksızlığın bu ülkenin farklı mekânlarında aynı olmasa da birbirine yakın anlamlara sahip olmasını sağlamak gerekir. Acaba BDP siyaseti arafta yürüyüşü devam mı ettirecek, yoksa kendisine kesin bir yol mu çizecek? Arafta yürümek "ikinci bir emre kadar" politikası sürdürmektir, asıl tutumun hazırlığıdır. Ümit edilir ki sorunun çözümü için bağlam tüm Türkiye olur, siyasal iletişimin aklını da farklı duyarlılıkları hesap eden, temsil eden bir yaklaşım oluşturur. Bunu sağlayacak olan elbette mütekabil adımlardır. Bugünkü Türkiye'nin o adımlar için elverişli olan iklimini ıskalamamak hem çok önemlidir hem de o iklim, "kasıtların" daha iyi okunmasını sağlayacak bir arka plan olması hasebiyle herkes için öğreticidir.

ZAMAN

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim