Kel Ali’ye niçin Katil veya Cellat derler!

19.06.2008 04:20

Hasan Karakaya

Merhum Nasreddin Hoca; “kapısını kilitlemediği”, “pencereyi açık bıraktığı” ve “derin uykuya daldığı” için, evine “hırsız” girmesinden dolayı kendisini “tedbirsiz” davranmakla suçlayan komşularına; “İyi, hoş da, hırsızın hiç mi suçu yok?” diye cevap vermiş ya; aynısını Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Ali Osman Paksüt’e demenin, tam sırasıdır...

Malûm, kendisi “takip edildiklerini” iddia edip, “polis”leri suçladı!.. “AK Parti muhalifi” biriyle yemek yedi; bu “skandal” üzerine yazı yazan “gazeteleri” suçladı!.. Kara Kuvvetleri Komutanı Org. İlker Başbuğ ile “gizlice görüştüğü” ortaya çıkınca önce “yalan” dedi, sonra “hık-mık” etse de, “3 defa görüştüğünü” kabul etmek zorunda kaldı... Ama, bu görüşme üzerine yapılan haber ve yorumları “Anayasa Mahkemesi’ni yıpratma amaçlı” olmakla suçladı... Yani, “polis” suçlu, “gazeteciler” suçlu, “yorumcu”lar suçlu, “herkes suçlu” ama Ali Osman Paksüt yargıcımız, “sütten çıkmış ak kaşık!”

Yani, hiç suçu yok!..

“Ak-pak bir süt!..”

DİĞERLERİNE NİYE SUÇLAMA YOK?

Oysa küçücük bir beyni, azıcık bir düşünce melekesi bulunan bir insan bile şunu sorar: Neden “diğer mahkeme üyeleri” değil de, sırf Ali Osman Paksüt geliyor gündeme?.. Niye onlar “skandal”larla anılmıyor da, yargıcımız Paksüt bütün “skandal”ların tam göbeğinde yer alıyor?..

Ne hikmettir bilinmez;

“Dinleniyoruz” diye çığlıklar basan kendisi!.. “AK Parti’den ihraç edilmiş bir milletvekili” ile, evet Turhan Çömez ile buluşup, “baş başa yemek yiyen” kendisi!.. Turhan Çömez’in, “Paksüt’ten aldığı işaretler”le ertesi günü de CHP Genel Başkanı Baykal’ı ziyaret etmesi de cabası!.. Hani “kadayıf üstü kaymak” denir ya, bu da öyle bir şey: “Skandal üstü skandal!”

Dedim ya; niye “diğer mahkeme üyeleri”nin başına bir şey gelmiyor da, bu “aksilik”(!)ler, bu “sakatlık”(!)lar ve bu “kepazelik”ler neden hep Paksüt’ü buluyor?..

Kısa ve öz ifadesiyle;

Bu ülkede herkes “suçlu”dur da, Ali Osman Paksüt, “pak bir süt” veya “sütten çıkmış ak kaşık” mıdır?!?..

KEL ALİ’YE NİYE KATİL DENİLİYOR?

Ne yalan söyleyeyim, bunları söyledim de, rahatladım... Eğer söylemeseydim, içimde bir “ukde” olarak kalacaktı..

Ehh, bunları söylediğime göre, artık “asıl mevzu”ya geçebiliriz!..

Efendim, 16 Haziran 2008 Pazartesi günkü Vakit’in sürmanşetinde “Dedesi Kel Ali” başlığını kullanıp; Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Ali Osman Paksüt’ün dedesinin, “Kel Ali” veya “Katil Ali” olarak bilinen Ali Çetinkaya olduğunu gözler önüne serdik ya; o günden beri, birçok okuyucum arayıp, şu soruyu sordu:

“İstiklal Mahkemeleri”nde;

“Sanığın idamına, şahitlerin bilâhare dinlenmesine” şeklinde kararlar verildiğini biliyoruz... Bu mahkemelere başkanlık yapmış olan Ali Çetinkaya’nın bir “hukukçu olmadığını” da biliyoruz... İşbu Ali Çetinkaya’ya “Kel Ali” denildiğini de biliyoruz... Bilmediğimiz şudur ki; bu “Katil” veya “Cellat Ali” nereden çıktı?..

Evet, okurlarım 3-4 gündür “Katil” veya “Cellat Ali”nin kaynağını soruyor...

Ne yalan söyleyeyim;

Benim bilgim de “yüzeysel”di... Pek fazla bilgi sahibi değildim... Sorular çoğalınca, ben de “Google avcısı Yargıtay Başsavcısı”nın taktiğine başvurup, internete girdim.

Girdim ve “Kel Ali”nin aynı zamanda niye “katil” veya “cellat” olarak anıldığını öğrendim...

HEM DELİ, HEM DE ÇOK AKILLI

Ancak, “Kel Ali”ye geçmeden önce, “Deli Halit Paşa”dan söz edelim... Çünkü Deli Halit Paşa’yı bilmeden, “Kel Ali’nin hunharlıkları”nı ve “sadistlik”lerini anlamak ve anlatmak mümkün değil!..

Efendim, M.Ertuğrul Yavuz, 1 Şubat 2001 tarihli yazısında “Deli Halit Paşa”yı ve başına gelenleri şöyle anlatmış:

“Deli Halit Paşa, merhum, Eyüp’te, Turgutlar Mezarlığı’nda medfundur.

Eyüplü’dür de...

Sinirli, delifişek, sözünü sakınmaz, son sözü başta söyleyip ipleri koparan; iplerin kopmasını da tabiri amiyane ile pek “kazımayan” bir asker.

Babacan ve müşfik aynı zamanda.

Malûm süreçte “kebapçı-lahmacuncu” listeleri hazırlayıp BÇG’ye iş ihale eden, ya da gözüne kestirdiği medya patronunu telefonla arayıp “Laik cumhuriyete bağlılığınızın tam olduğuna inanmak istiyoruz” diye “dolaylı ikna” metoduyla gazeteci kovduran hemcinslerine benzemiyor.

Azıcık da gelgit akıllı tabii...

Derler ki, Resneli Niyazi’nin izinde, Bulgarya’da çete kovalarken kafasına yediği bir kurşunla, ya da serseri bir şarapnel parçasıyla muvazeneyi yitirmiş; “aşırı sinirli” ve hemen parlayan bir tabiata sahip oluşu bundan...

Tarih kitapları onun başarılarından pek söz etmez. Millî mücadelede, Kars ve Ardahan bölgesinde giriştiği “kora kor” savaşla adını duyurmuş, en nihayetinde Ardahan mebusu olarak Meclis’e girmişti. Dindar, hamiyetperver ve sapına kadar asker, sapına kadar namuslu bir adam...

“Deli” diye adı çıkmıştı ama, Ankara’ya çöreklenmiş yiyici ve sırtlan takımı ile Nafıa Vekaleti’nden beslenen “kadro”yu ele verecek kadar da akıllı...

Kel Ali’yle yıldızı bir türlü barışmadı.

Ali’yi, “Bir kamu kuruluşundan para sızdırmak, bu paraları Halk Fırkası’na muhalefet edenleri sindirmede kullanmakla” suçluyordu.

Ali’yle pek çok kez yaka yakaya tutuşmuş, pek çok kez ağız dalaşına girmişti.

Cemal Kutay’a göre; Kel Ali, Mustafa Kemal sevgisini öyle “aşırı” boyutlara vardırmıştı ki, Kazım Karabekir’i, Refet Bele’yi, Rauf Orbay’ı ve Ali Fuat Cebesoy’u Mustafa Kemal’e karşı hareket başlatmakla suçluyor, bu paşaların kurduğu “Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası”nı da, “Generaller hükümet kurmak istiyor” diyerek her fırsatta aşağılıyordu.

Halit Paşa’nın Kel Ali’nin üzerine yürümesine sebep, işte bu “Generaller hükümeti” sözüydü.

Halit, “Neden generallere hakaret ediyorsun ulan!” diye bağırınca, Ali şaşırmış, bozulmuş, biraz da korkmuş, “Bunu nasıl yaparım, ben de bir askerim!” diye yalvarmaya başlamış.

Kel Ali de bir “asker”di elbette.

Ayvalık havalisinde “Albay Ali Bey” namıyla ünlenmiş, sonra kapağı Ankara’ya atarak önce İstiklal Mahkemeleri reisliğine, ardından Nafıa Vekaleti’ne atanmıştı.

İskilipli Atıf Hoca’yı, Cavit Bey’i, Halis Turgut’u, Ziya Hurşit’i, Ankara Valisi Abdülkadir’i asan işte bu Ali’dir...

Evet, Kel Ali!.. Nam-ı diğer Cellat Ali!..

KEL ALİ-DELİ HALİT KAPIŞMASI

Rıza Nur, hatıratında, Ali’nin, adı yolsuzluk ve suistimallerle ayyuka çıkmış, geçimsiz, mızmız, içten pazarlıklı, korkak ve arızalı bir adam olduğunu yazar.

Düşmanın Ayvalık’tan sökülüp atılması da, Ali’nin değil, Bekir Sami Bey’in başarısıdır Rıza Nur’a göre.

Halit Paşa, merhum, Kemalettin Sami Paşa’ya yazdığı mektupta, “Mücadele yıllarında nerelerde olduğunu bilmediğim adamların dilinden kurtuluş, memleket, mücadele lafları eksik olmuyor” derken, Ayvalık kahramanı(!) Ali’yi işaret etmektedir.

Mustafa Kemal ise, Halit’i sever, sayar, her fırsatta kollardı.

Mizacı, sert tabiatı, gelgit akıllı oluşu Kel Ali ve “serseri takımı”nı iterken, Mustafa Kemal’i de tuhaf bir biçimde Halit’e bağlıyordu.

1925 bütçesi tartışılırken Halit, ezeli ve ebedi düşmanı Kel Ali’yi Meclis bahçesinde “düello”ya davet etmiş, Salih (Omurtak) Bey vakitlice araya girip olayı yatıştırmıştı da, taraflar postu deldirmekten kurtulmuştu.

Öyle ki, merhumun kulağına eğilip “Paşam, Berlin’e gidip bir ruh doktoruna görünseniz!” diyenler bile çıkmıştı. Mustafa Kemal de, “Hadi bana söz ver Halit” demişti, “Berlin’e gidip bir güzel dinleneceksin...”

Halit, 8 Şubat 1925’te öldürüldü.

Halit Paşa’yı vuranlar, hemen oracıkta bir masaya yatırıp beş gün boyunca can çekişmesini beklediler. Aradan 75 yıl geçti. Ama cinayetin failleri bir türlü bulunamadı.

Tetiği Kel Ali mi çekti, yoksa Rize mebusu Rauf mu?

Bu bilinmiyor.

DELİ HALİT’İ KİM VURDU?

“Müdafayı nefs zımnında ben vurdum” deyip cinayeti üstlenen Kel Ali’nin neden “yargı”dan muaf tutulduğunu, Rauf Bey’in cinayetteki rolünü, hadise vuku bulduğunda elinde tabanca sürünerek cinayet mahalline yaklaşan Kılıç Ali’nin ne halt karıştırmaya orada bulunduğunu soran da olmadı, Halit Paşa’nın ısrarla gündeme getirdiği “Nafıa Vekaleti yolsuzluğu”nu araştıran da!..

Pardon, var...

Engin Ardıç, Tempo dergisinde yayımlanan bir yazısında, Halit Paşa’nın öldürülmesini Meclis’teki “Fethiciler-İsmetçiler” çekişmesiyle açıklıyordu.

Resmî tarih yazıcılarına göre, cinayet, “Meclis’e silahla girilip girilmeyeceği” tartışmalarının yapıldığı gün işlenir.

Tartışmanın en hararetli bölümünde Halit, Kel Ali’yi dışarı çağırır. Arkadaşları araya girip “muhtemel bir kavga”yı önlerler. Halit bir ara, Kel Ali, Kılıç Ali, Rauf ve Avni Bey’in kafa kafaya vermiş, fısır fısır konuştuklarını görür, onlara dik dik bakınca, birden sustuklarını farkeder. Çılgına dönen Halit birden ayağa fırlayıp bağırıp çağırmaya başlar.

Hep birlikte dışarı çıkarlar.

Halit önde yürümektedir. Aniden döner, rastgele ateş etmeye başlar. Ali korkar, elindeki çay bardağını fırlatıp kaçmaya çalışırken ayağı merdivene takılır ve Halit Paşa’nın üzerine kapaklanır.

Boğuşmaya başlarlar.

Halit tabancasını ateşler, kurşun Ali’nin şakağını sıyırıp geçer. O sırada Avni Bey yetişip Halit’i iter. Fırsattan istifade Ali de tabancıasını çekip kurşunları Halit’in karnına boşaltır.

Resmî tarih böyle diyor.

Cemal Kutay’a sorarsanız, Halit’i temizlemek için Ali’ler Meclis’te “dörtlü kumpas” kurmuş, tetiği de Rize mebusu Rauf’a çektirmişlerdir.

Halit yerde kıvranırken, Rauf ve Kılıç Ali, ellerinde tabanca, “yaralı”nın başında beklemektedirler.

Kılıç Ali, “İstiklal Mahkemeleri Hatıraları” adını verdiği kitabında, Kel Ali’yle Halit boğuşurken, tabancasını çekip sürünerek olay mahalline yaklaştığını itiraf ediyordu.

Peki, Rauf’un elinde tabanca ne arıyordu?..

Bu tabancaların balistik muayenesi yapılmış mıydı?

Yatırıldığı masada beş gün boyunca can çekişen Halit Paşa neden hastaneye kaldırılmamıştı?

Neden şuurunun açık olduğu ilk dört gün içinde, polis ifadesini almaya yanaşmamıştı?

Engin Ardıç, “Halit, ateşinin otuzdokuzdan kırk ikiye çıktığı beş gün boyunca, ‘Keli altıma aldım, i... Rauf arkadan vurdu beni’ deyip durdu!” diye yazıyordu.

Ali, “Müdafayı nefs zımnında ben vurdum” diye cinayeti üstlenince, hem Kılıç Ali’yi, hem Rauf’u, hem Cebelibereket mebusu Avni Bey’i, hem de kendisini kurtarır. Bir de, ayaküstü uyduruk bir rapor hazırlatıveririler Dr. Reşit Galip’e.

Halit’in ardından yeniden faaliyete sokulan İstiklal Mahkemeleri’nin üyelerinden biri de, işbu “uyduruk rapor”un sahibi Dr. Reşit Galip’tir...

DEDE DE, TORUN DA HUKUKÇU DEĞİL!

Herhalde bu kadar bilgi yeter... “Anayasa Mahkemesi Başkanvekili Ali Osman Paksüt’ün dedesi Ali Çetinkaya” işte böyle biridir efendim!..

Herhalde verdiği “idam” kararlarından dolayı “cellat” demişler kendisine...

“Deli Halit’i vurduğu” için de “katil” diyor olmalılar!..

Bu bilgilerden sonra; “Desene, o da dedesinin izinde” dediğinizi duyar gibiyim!..

Hani, yanlış da sayılmaz!..

Ali Osman Bey, gerçekten de dedesi “Kel Ali”nin izinde gibi!..

Çünkü efendim;

Kel Ali de “hukukçu değil”di, torunu Ali Osman Bey de!..

“Sanığın idamına, şahitlerin bilâhare dinlenmesine” şeklinde kararlar veren İstiklal Mahkemeleri’nin kararları da “tartışılmaz”dı, Anayasa Mahkemesi’nin kararı da!..

Yalnız, küçük bir fark var:

İstiklal Mahkemeleri döneminde “hafiyelik, ispiyonculuk, gammazcılık” almış başını yürümüştü...

Kazım Karabekir Paşa gibi vatansever paşaların bile yıllarca peşine “polis” takılmıştı!.. Bugün ise, torun Ali Osman Paksüt “takip edilmekten” yakınıyor!..

Nedense, hep onu “takip”(!) ediyorlar!..

Her neyse... Biz gelelim, son söyleyeceğimize...

Efendim;

“Dede” Kel Ali, gördüğünüz gibi “astığı astık, kestiği kestik” bir adamdı!.. “Torun Ali Osman Bey” de, o kadar değilse bile, “16 milyon oy almış bir parti” hakkında, “idam” kararı verecek konumda bir adam!..

Gelin görün ki;

“Dede” de “hukukçu” değil, “torun” da!..

“Hukukçu değiller” ama;

Kararlarının başına “Türk Milleti Adına” yazıp, basıyorlar “idam” cezasını!..

Sonuç olarak, “Burası Türkiye” efendim!..

 

 

İhtiyarlık!

Uzun zamandır birbirleriyle görüşmeyen Temel ile İdris, kahvede karşılaşmış... Temel, başlamış anlatmaya:

"Ula İdris, iyice yaşlanduk... Belimin ağrısından, ayaklarımın sızısından, kafamun zonklamasından duramayrum!.. Bu yaşlılık, ne kötü birşeydur!"

Sonra da İdris'e sorar:

"Eee anlat bakalum, sen nasılsun?"

"Eyiyum, eyiyum" der İdris;

"Anamdan doğduğum ilk günkü gibiyum...

Anamdan doğduğumda saçum yoktu, yine yok!..

Ağzımda dişum yoktu, yine yok!..

Altuma edeyrum, haberim yok!"

"Orasını sorma" demiş Temel;

"Bu ihtiyarlık başa dert!..

Ben de senin gibiyum!.. Biriyle konuştuğumda telefonu açık bırakayrum, haberim yok!!!"

Vakit gazetesi

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim