KCK davası: Onlar diyalog kurulabilecek son kuşak

22.10.2010 12:25

Cengiz Çandar

Diyarbakır’da KCK davasının duruşma salonunda 78 yaşındaki İngiliz insan hakları savunucusu Margaret Owen, tutuklu sanık, Diyarbakır İnsan Hakları Derneği Başkanı Muharrem Erbey’i görünce gözyaşlarını tutamamış. 30 yıldır Türkiye, Irak ve Afganistan’daki insan hakları ihlalleriyle yakından ilgilenen yaşlı İngiliz insan hakları savunucusu, “Bu sahne bir tiyatro sahnesi... Bu bir insan hakları ihlalidir” demiş.
Bu duyguyu gayet iyi tanıyorum. Benim de başıma geldi. Duruşma salonunda tutuklu sanıklardan Fırat Anlı’yı gördüğüm anda boğazıma bir şey saplandığını hissettim. Biri o anda bana bir şey sorsa, cevaplayamazdım. 

‘Bizi aradan çıkarırlarsa’
Duruşma salonuna girmeden az önce adliye koridorunda Fırat Anlı’nın eşiyle tanıştırıldım. Salona birlikte gireceğimizi sanıyordum, “Siz de Fırat gibi avukat mısınız?” soruma “Hayır, ben doktorum” cevabını verince, onun mahrum kalacağı bir imtiyazı kullanacağımı anladım. Ama, ardından Fırat Anlı’yı dört duvardan çıkıp tahta parmaklıklar arasında gördüğümde boğazıma saplanan yumrunun sebebi bu değil.
Fırat Anlı, geçen yıl bu zamanlar, Hasan Cemal ile birlikte yaptığımız ‘Tecrübe Konuşuyor’ adlı televizyon programımızın ikincisinde ilk konuğumuzdu. Diyarbakır Cezaevi’nin önünde onunla konuşurken, çok kişinin belleğinde kalan şu sözleri ekranda söylemişti: “Biz, diyalog kurulabilecek son kuşağız. Bizi de aradan çıkarırlarsa, diyalog kuracak pek kimse bulunmaz.” 

Çürük iddianame
Diyarbakır’da ve tüm bölgede çok sevilen 37 yaşındaki ve şiddet ile arasında hiçbir bağ kurulamayacak bu genç adamı, bir yıl önce önünde konuştuğumuz cezaevinin içinde tahayyül etmek ve tahta perdelerin arasında görmek, onu tanıyan herhangi bir insanın yüreğini dağlardı.
Avukat Meral Danış Beştaş, duruşma salonunda iddianamenin çürüklüğünü anlatırken, “Bir gün önce meslektaşım Fırat Anlı ile birlikte adliyedeydik. Eğer tutuklanmasını gerektirecek bir durum varsa, o gün niye yapılmadı da, gece yarısı evi basılarak tutuklandı?” diyerek amacın ‘adalet uygulaması’ndan ziyade Kürtleri sindirme ‘operasyonu’ olduğunu vurgulamak istedi. 

Mağdur çocuklar
Operasyon ve tutuklama ‘delilleri yok etme’ ve ‘kaçma kuşkusu’ üzerine başvurulan bir önlem. Fırat Anlı ve birçokları için geçerli değil. Aynı şekilde, Suruç Belediye Başkanı Ethem Şahin ile KESK’e bağlı Urfa Şube Başkanı Aynur Özak Şahin de tutuklandı ve üç yaşındaki çocukları da ortada kalacağı için, annesiyle birlikte cezaevini boyladı. Tümbelsen’e bağlı Siirt şube yöneticisi Ferit Epözdemir’in üç çocuğu da, anne-babasız duruma düştükleri için cezaevinde kaldıklarını, ‘KESK’li tutuklular ve mağdur çocukları’nın durumunu, SES Başkanı Bedriye Yorgun, “Bu durumun hiçbir şekilde ne vicdanen, ne ruhen ne de aklen kabul edilebilir bir yanı bulunmadığını ve bu çocukların yaşadıkları travmatik sürecin onlarda bırakacağı kalıcı tahribatı özellikle vurgulamak istiyorum” sözcükleriyle bana aktardı.
KCK davası, bir ‘insan hakları ihlali’ ve en az bunun kadar önemli bir ‘adil yargılama ihlali’ olarak yol almaya başladı. Duruşmanın ikinci ve üçüncü günlerinde, avukatların sanıklarla teması ‘güvenlik’ gerekçesiyle önlendi. Özet iddianame okunuyor ve avukatlar müvekkilleriyle temas edemiyor. Şayet bazı sanıkların tahliyesine hükmedilecek ise bunun için ‘ara karar’ın verileceği 5 Kasım’a dek beklemek gerekiyor. O da verilecek ise... 

‘Kürtlerle dayanışma gerek’
KCK davası, Türkiye’de önümüzdeki dönemde barış iklimi mi olacak yoksa başka bir şey mi; bunu belirleyecek önemde bir dava. O nedenle, davanın gidişatını çok yakından izlemek gerekiyor. Bu dava, Kürt vatandaşlarımızın çok önemli bir bölümü tarafından ‘Kürt halkının toplu yargılanması’ gibi algılandığından, bizlere de ‘Kürtlerle dayanışma göstermek’ gerekiyor.
Nabi Yağcı pazartesi günü “Eğer baskıya uğrayan taraf Kürtler ise ki kuşkusuz öyle, Kürtlerin mağdur oldukları her olayda dayanışma göstermek de Türklere düşer. Bu nedenle KCK davasını yanlızca izlemek değil, yargılananlarla dayanışma göstermek gerek” diye yazmıştı. 

‘Beyaz Türk’ değilim
Diyarbakır’da, ben, pazartesi günü ‘dayanışma amacı’ ile bulundum, gördüklerimi, duyduklarımı ‘gazeteci’ olarak yazdım. Ama, orada bulunma amacım, esas olarak, ‘dayanışma’ idi. Bunu kayda geçirelim.
O nedenle, Eyüp Can’ın Altan Öymen ile benden ‘İki ‘Beyaz Türk’ün gözüyle Kürt sokağı’ başlıklı yazısında benim için de kullandığı sıfatı düzeltmek durumundayım. Günlük terminolojide kullanıldığı anlamıyla, benim ‘Beyaz Türk’lük ile hiçbir ilişkim yok, olmadı. Gazeteci olarak da olmadı, gazeteci olmadan önce de olmadı.
Kısacası, ben bir Türk’üm ama ‘Beyaz Türk’ değilim. Olmadım ve olmayacağım. ‘Kürtlerle dayanışma içindeki Türk’ sıfatına itiraz etmem. 

‘Yol haritası’nın tersi
Son olarak, dünkü Radikal’de Cemil Çiçek’in ağzından sıralanan ‘hükümetin üç maddelik yol haritası’na gelelim. Sıralama şöyle:
Terör ve teröristle mücadeleyi ayırmak;
Demokrasiyi genişletmek;
İç mutabakatı sağlamak.
KCK davasının yol açtığı sonuçlar ise şöyle:
Terör ve teröristle mücadeleyi birbirine karıştırmak;
Demokrasiyi olabildiğince daraltmak;
İç mutabakatı tarumar ederek, iç barış ihtimaline ağır bir darbe indirmek.

RADİKAL

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim