1. YAZARLAR

  2. Alper Görmüş

  3. Kaymakamlar, hamamcılar, rot-balansçılar ve generaller
Alper Görmüş

Alper Görmüş

Yazarın Tüm Yazıları >

Kaymakamlar, hamamcılar, rot-balansçılar ve generaller

A+A-

Sev Kardeşim isimli televizyon dizisinde kadın kaymakam Yüksel’i canlandıran Hande Ataizi, senaryo gereği makam odasında rol arkadaşı Davut Güloğlu ile sevişince, gerçek kadın kaymakamları kızdırdı. Anadolu’da görev yapan 22 kadın kaymakam bu yüzden, Sev Kardeşim’i izlememe kararı aldı. Kaymakam Yüksel’in davranışlarının gerçekle bağdaşamayacağını söyleyen ‘gerçek’ kadın kaymakamlar, rahatsızlıklarını dizinin yapımcısı Osman Yağmurdereli’ye e-mail ile anlattıklarını belirtti...”

Gazetelerde genellikle “isyan ettiler” kalıbıyla yer alan bu türden meslek alınganlığı haberlerini bilirsiniz: Hamamcılar isyan etmiştir, çünkü bir dizide hamam sahibi işletmesini randevuevi gibi kullanmaktadır; ya da filmin kahramanı olan bakkal geliştirdiği özel bir teraziyle her 950 gramı 1 kilo diye yutturmaktadır, falan...

Bakın, şu da, arşivde bulduğum, başlığı “Bu kez sıra kebapçılarda” olan gerçek bir haber:

“Yayın yoluyla kötülendikleri gerekçesiyle daha önce kapıcılar, hamamcılar ve hemşireler ayaklanmıştı. Şimdi ise Levent Kazak’ın yazdığı, Abdullah Oğuz’un yönettiği O Şimdi Mahkûm filminin bir bölümünde ‘kötülendiklerini’ iddia eden kebapçılar ayaklandı! Filmde kebap, mafya babası Numan Kolsuz’un sertleşme probleminin gerekçesi olarak gösteriliyor. İstanbul’un ünlü kebapçıları, bu yargının işlerini olumsuz yönde etkileyeceğini iddia ederken, senarist Levent Kazak ise bu konuda yorum yapmadı.”

312 çarpı 2 bin, eşittir 624 bin

Memleket böyle... Bu türden alınganlıkların dava konusu olduğunu bile gördük; fakat tahmin edebileceğiniz gibi, şikâyet sahiplerinin mahkemelerden “haklısınız” hükmünü aldığı bir dava görmedik henüz.

Peki, herhangi bir meslek erbabından birine, onun mesleğini de telaffuz ederek bir kem söz edilse, o kişi de bu sözde bir hakaret algılasa ve davacı olsa, ne olur? Ne olacak, “kem söz” gerçekten hakaret içeriği taşıyorsa, mahkeme sözün sahibini mahkûm eder, mesele kapanır. Yok, mahkeme “bunda bir hakaret yok” derse, mesele yine kapanır.

Peki, kendisine hakaret edildiğini düşünen kişinin yanı sıra, “ben de aynı meslektenim, öyleyse bana da hakaret edilmiştir” diye yüzlerce kişi davacı olsa?

“Olmaz öyle şey” mi diyorsunuz? Demeyin. Öyle bir şey oldu. 312 general, “Bir gazetede yer alan bir yazıyla iki general arkadaşımıza, mesleğimiz telaffuz edilerek hakaret edilmiştir, böylece bize de hakaret edilmiştir” iddiasıyla açtıkları tazminat davasını kazandılar ve gazete, her birine 2 bin TL olmak üzere toplam 624 bin TL tazminat ödemeye mahkûm edildi.

Aytaç Yalman ve Çetin Doğan

Vakit gazetesinin başına gelen bu olmayacak iş, Ağustos 2003’te bu gazetede yayımlanan “Onbaşı bile olamayacakların General olduğu ülke” başlıklı bir yazıyla başladı. Yazıda, “Kuzey Irak dağlarında Mussogorski’yi damarlarımda hissederim” şeklindeki açıklaması nedeniyle Kara Kuvvetleri Komutanı Orgeneral Aytaç Yalman; “Mehmetçiğin kanını Yemen’de niçin akıttık? Hâlâ soruyoruz” şeklindeki açıklaması nedeniyle de 1. Ordu Komutanı Orgeneral Çetin Doğan eleştiriliyor ve kınanıyordu. (Makalenin yazarı Asım Yenihaber’e göre, Aytaç Yalman, “Rusların Kars’ı işgalini bir besteyle selamlayan Rus milliyetçisi bir müzisyeni övdüğü” için; Çetin Doğan da “Yemen’in ülke sınırları içinde olduğunu bilmediği için” bu kınamayı hak etmişlerdi.)

312 generali önce infiale, ardından da dava açmaya sevk eden satırlar ise yazının son bölümündeydi ve şöyleydi:

“Bir ülkede, asıl general olacaklar, YAŞ yerlere yatırılıyor. ‘Onbaşı’ bile olamayacaklar ‘general’ yapılıyor. General olunca da emekliliği hazmedemiyor böyleleri...”

O sırada Türk ordusunda 357 general bulunuyordu, bunların 45’i (ki aralarında Genelkurmay Başkanı Hilmi Özkök de vardı) dava açmayı kabul etmedi, 312’si ise “hakarete uğradık” diye topluca mahkemeye başvurdu. (Darbe Günlükleri’nin 15 Kasım 2003 tarihli bölümünde bu olay Aytaç Yalman’la Hilmi Özkök arasındaki bir diyalog üzerinden şöyle anlatılır: Yalman: “312 kişi ‘Onbaşı bile olamayacakları general yapıyorlar’ diye bir gazetede haber yayınlandığında mahkemeye veriyor ve siz buna katılmıyorsunuz. Herkes bize acaba Genelkurmay Başkanı AKP partisinden mi yoksa TSK’den değil mi diye soruyor. Cevap vermekte güçlük çekiyoruz. Neden bizimle beraber siz de mahkemeye vermediniz?” Özkök: “Genelkurmay Başkanı’nın o kadar bir gizemi olsun. Ben sizlerin de, yani kuvvet komutanlarının da vermesini tasvip etmedim. Bir gazetede küçücük bir köşede yer alan bir haber şimdi büyüdü.”

“2”ye eyvallah da “310”a ne oluyor?

Gazete avukatları, yıllardır süren davada savunmalarını esas olarak, “diyelim bu sözlerde bir hakaret var, bu durumda davayı yalnızca iki orgeneral açmalıydı, öbürlerine ne oluyor” sorusunun etrafında ördüler.

Doğrusunu isterseniz, ben iki orgeneralin yerinde olsaydım Hilmi Özkök gibi davranırdım. Bugün biri kalkıp bana “arzuhalci olamayacak adamı köşe yazarı yapmışlar” dese, yemin ederim ki güler geçerim. (İnşallah arzuhalciler alınganlık göstermez!)

Neyse... Asıl meseleyi gözden kaçırmayalım... Asıl mesele 312’nin 2’sinde değil, 310’unda.

Gazetenin avukatları, gayet yerinde örneklerle mahkemeden, Yalman ve Doğan dışında kalan generallerin tazminat taleplerinin reddine karar vermesini istemişler. Buraya bu örneklerden ikisini alacağım...

Önce, Vakit’i “toplu tazminat”a mahkûm eden Ankara 20 Asliye Hukuk Mahkemesi’nin 2001 yılında aldığı karar... Mahkeme, “Beş genel başkanın seçtiği, yalakalık yapan insanlar meclise geldi” sözü nedeniyle bir milletvekilinin açtığı davada, “yalaka sözcüğüyle tüm milletvekilleri hedef alındığı açıktır... ancak yansıma suretiyle davacının bundan alındığını ileri sürüp manevi ödence dilemesi yerinde bulunmamıştır” diyerek davayı reddetmişti. (20 Asl. H. 2001/490 E. 2001/794 K.)

Bir de, davanın temyiz duruşmalarının yapılacağı Yargıtay 4. Hukuk Dairesi’nin kararı var, o da ilginç... Davayı, partisine hakaret edildiği gerekçesiyle bir milletvekili açıyor. 4. Hukuk Dairesi, “partiye hakaret”i sabit bulmakla birlikte, milletvekilinin tazminat talebini reddediyor. Gerekçesi ise şöyle: “Davacının manevi üzüntüsü (zararı) ile davaya konu haksız eylem arasında, hukuk düzeni açısından değil, mantık bakımından bir bağlantı sözkonusu olabilir. Aksinin kabulü halinde ise, saldırıya uğrayan siyasi partiye (tüzel kişiye) mensup her gerçek kişiye manevi tazminat davası açma hakkını tanıma gibi bir sonuç hasıl olur ki, bu durumda haksız eylem faili altından kalkamayacağı çok ağır bir tazminat borcu altına girer ve bu da hukuken kabul edilebilecek bir sonuç olamaz...” (4. Hukuk Dairesi 1994/6307 E.-1995/5051 K. sayılı.)

Demokles’in kılıcı gibi...

Ben aslında bugün size, yargının benzer davalardaki “apaçık hakaretleri ‘ifade özgürlüğü’nden sayma” tavrıyla, bu davadaki tavrını karşılaştırmalı olarak ele almayı vaat etmiştim. Fakat işin içine girince, ilk elde avukatların savunmalarını üzerine oturttukları “2 orgeneral tamam da kalan 310’a ne oluyor” argümanlarını ele almanın daha doğru olacağını anladım. Çünkü bu karar, Demokles’in kılıcı gibi hepimizin üzerinde duruyor. Vakit gazetesi sahibi Nuri Aykon’un vekili avukat Hacı Ali Özhan’ın dediği gibi:

“Yansıma yoluyla dolaylı olarak mantıki ilgi kurularak dava açma hakkı tanındığında fahiş bir tazminat yükü de ortaya çıkmaktadır. 312 General davasında olduğu gibi 2.000 TL tazminatın toplamı 624.000 TL gibi aşırı, orantısız bir miktar ortaya çıkarmıştır. Bir yazı için bu miktar bir tazminatın, katlanılamaz mağduriyete neden olacağı, basın özgürlüğünü zedeleyeceği, ticari hayatı yok edici olacağı açıktır. Bu nedenle 312 General davası, Vakit gazetesine karşı olmakla, kızmakla geçiştirilecek bir sorun değildir. Sorunu Vakit gazetesinin değil, bütün basının sorunu olarak görmek, ifade hakkını Asım Yenihaber’in değil bütün köşe yazarlarının, basın mensuplarının sorunu olarak görmek gerekir.”

Sözünü ettiğim “karşılaştırma”yı salı günkü yazımda yapacağım.

alpergormus@gmail.com

TARAF

YAZIYA YORUM KAT