Kavram Kirliliği ve Demokrasi

30.06.2009 20:34

Mustafa Atav

Geçmişten bir hatırlatma ve seksenli yıllar…

Komşuda İslam inkılâbı/devrimi gerçekleşmiş…

Türkiye’de ise İslam düşüncesinin inadına darbe vuku bulmuş…

Ve darbe şartlarının henüz tamamen silinmediği bir vasat…

Hafızamız bizi yanıltmıyorsa şayet; İran devriminin İslam düşüncesine etkisi, ilginçtir darbecilerin kamuoyunu memnun etmek için oluşturdukları görece rehavet ve bu ara bir furya şeklinde piyasaya sürülen hem ideolojik ve hem de İslami/inkılabı söylem içeren ve tabii ki bizim kuşak tarafından hararetle okunan dergi/kitaplar…

Bu süreçte demokrasi vb. kavramların İslam düşüncesine ve pratiğine aykırı olduğu, ilahi öğretiyi yok sayan kabulleri dayattığı ve bu dayatmayı içselleştirmiş toplumların hepi topu bir avuç olan siyasal erke mahkûm edildiği gerçeği öğretildi ve öğrenildi.

Bunun yanında, aksine, demokrasinin ve paralelinde laiklik ve liberalizmin İslam ümmetine faydalı olduğu tavsiye ve telkin edilen tartışmalara da şahit olundu ve haliyle bu doğrultuda birdolu kitap/dergi/makale okundu.

O günlerden bu yana,anlaşılacağı üzre ters okumaların sonunda ve dayatılan yerel siyasetin vaat ettiği göreceli özgürlüğün cazibesinin ön plana çıkarılmasının akabinde rüzgâr, demokrasi ve ondan mülhem gelişmiş kavramların lehine esmiş ve bir hayli Müslüman da bu rüzgârın esintisine kapılmıştır..

Uzun yıllardır demokrasi aleyhine düşünce irad eden bu Müslüman kesimin çoğunluğu, herhalde söylemlerinden dolayı yorulmuş veya karşılık görmeyince ümitsizliğe kapılmış olmalı ki, sonunda tepeden inmeci öğretinin baskısına kendini kaptırmış ve sistem ne zaman isterse demokratik (güya)tercihini yapmak üzere sandığa kendini adamıştır. Seçim/sandık aralarında ise adeta bir oyuncak kabilinden ellerine tutuşturulan, aslında resmi ideolojiye bağlı ama sivil olduğu söylenen toplum örgütleri, sendikalar vb. kuruluşlarla da bir şeyler yaptığı sanısı ile hayatını idame ettirmeyi marifet bilmiştir.

Gelinen nokta itibari ile Müslümanların, kendi bağırlarından çıkmamış ve vahyi gelenekten beslenmemiş bir kavramı, yani vahiy ekseninden sapmış ve zaten vahyi inkâr eden profan bilincin mahsulü demokrasiyi bu denli tartışarak sahiplenmeleri düşünülmesi gereken bir durumdur.

Ayrıca, maalesef dayatılmış ve elan da dayatılan gayr-i İslami yerel siyasetin ve o siyasete adını koyan demokrasinin, üstelik aydın/mütefekkir/âlim diye bilinen insanlar tarafından meşrulaştırılması ve alenen vazgeçilmeze getirilmesi de işin vahametini gösteren bir başka boyuttur.

Bundan sonra da öyle anlaşılıyor ki; arkasında binlerce insanı çekip çeviren ve her geçen gün cazibe merkezi olma gücünü artıran cemaatlerin liderlerinin ve fikir adamlarının; müntesiplerine, tabilerine demokrasinin neredeyse vazgeçilmez bir sistem, yönetim biçimi olduğunu öğretmeleri ve öğrenilmesinin akabinde kabulü cihetine gidilmesi herhalde önü alınamayacak bir süreçtir.

Bu durumun, bizim açımızdan söylersek, İslam’a yönelmiş bireylerin anlam dünyalarında anarşizme, kaosa yol açacağı ve hatta açtığı muhakkaktır. Bazıları bunun farkındadırlar…

O yüzden Kur’an ayetlerinin bir kısmı, bu insanlar tarafından, kaosun biraz da olsa önünü almak için ve demokrasi, laiklik ve hatta liberalizmi meşrulaştırmak adına seferber edilmişlerdir.

Bu suistimalin, istismarın karşılığı herhalde Allah’ın rahmeti değildir!

Şimdi,biz,Müslümanlar olarak,ilk insandan bu yana vahyin/ilahi iradenin yaratılmış aklı kendi başına bırakmadığını ve resul/nebi/peygamber nevinden örnek/önderlerle istikameti tarif ettiğini ve kalıcı olması hasebiyle de bu durumu teyiden kitaplar gönderdiğini biliyor ve inanıyoruz..

Fakat bu özgün bilme sürecinin hiçbir yerinde; ölümden sonrasını hesaba katmayan, salt bu dünyaya yönelik öğreti geliştirmeye çalışan ve aslında bunu; denildiği gibi iktidar olan/olmaya taliplerin hizmetine veren ideolojilerin ve tabii ki bu ideolojilerin yönetim hiyerarşisinin meşrulaştırıldığını görmedik ve okumadık.

Uzayda değil, buradaydık elbette ve çevre toplumların içinde gelişen ve İslami diye bilinen hareketlerin aydın/âlimlerinin, yaşadıkları coğrafyanın kültürel dokularından bağımsız şekillendiremedikleri din telakkilerinin, genel kabule göre ehl-i sünnetleştirilerek Türkçeye çevrilmelerine; aslında, Türk dili ve Türk aklına adapte edilerek elan içinde bulunduğumuz vasatın insanına “hizmet” niyetiyle sunulmalarına da yabancı değiliz.

İslam inkılâbını dile getirenler istisna, “hizmet” amacıyla tercüme edilen ve onlardan beslenerek içimizden birileri tarafından “telif” edilen eserlerin genelinde demokrasi ve diğer kavramların inkârı, yok sayılması değil; bilakis aslında nasıl tanımlanması gerektiğinin ve nasıl uygulanabilir olacağının öğretilmesine çalışılmıştır.

İslam ve demokrasi; İslam ve Laisizm; İslam ve liberalizm; İslama göre şöyle, İslama göre böyle vb. gibi başlıklar bu anlayışın göstergesi, tezahürleridir. Buna paralel İslam literatürü ve kültüründen elimine edilerek gündeme getirilen Medine vesikası/sözleşmesi türü metin/rivayetler de neredeyse demokrasiye (Mekke’den değil!) Medine’den zemin bulma girişimlerinde biridir.

Nitekim o çabaların sonunda Fukuyama’nın tarihin sonu tezine rahmet okuttururcasına kavram-lar meşrulaştırılmış ve nihayet demokraside karar kılınmıştır. Bu karar kılmadan sonra, o sözleşmeyi gündeme taşıyan yazar/aydın/sosyolog nev’inden kimler varsa artık; yazılarını/kitaplarını okuduğumuzda teamülün, demokrasi kavramını uygulayıcıların elinden alıp ıslah etmek ve sonra İslam toplumunun kullanımına vermek doğrultusunda geliştiğini söyleyebiliriz.

Nesnel okumalar yapmamız halinde bugün bütün İslami söylemlerde demokrasinin aslına uygun olarak sistemleştirilmediğine, özgürlükler noktasında liberalizme özgü davranılmadığına, Laiklik konusunda da din ve vicdan özgürlüğünün egemen gücün, iktidarın ideolojik yapısına göre sınırlandırıldığına işaret edildiğini görmemiz kaçınılmazdır.

Anladığımıza göre denilmek istenen şudur: “Demokrasi, laiklik ve liberalizm insanın kendi mutluluğunu arama sadedinde geliştirdiği batı aydınlanmasının ürünüdür; ama Türkiye’de ve diğer halkı Müslüman olan coğrafyalarda aslına uygun şekilde icra edil-e-memektedirler. O yüzden kavramlar aslı üzre mubahtırlar, sorun uygulayıcı zihniyettedir. Şayet kavram açılımlarının hakkı teslim edilirse Müslümanların anılan kavramlara karşı çıkması söz konusu olmayacaktır”

Kendi içinde tutarlı gibi görünen bu söylem, aslında İslam düşüncesini sahiplenenlerin kendi kültürlerinden yeterli okuma yapamamalarının acziyete dönüşmüş halidir.

Başta da ihsas ettirmeye çalıştığımız gibi vahyi arkaplana itmiş, yok saymış; ilahi iradeyi dünya işlerine karıştırmama kararı almış profan zihniyetli insanların aydınlanma çabalarının mahsulü olsa bile-ki onların iddialarıdır- türettikleri kavramlar İslam toplumlarının sahiplenmesi gereken kavramlar değillerdir.

İslam toplulukları ve o toplumun içinde var olan aydın/âlim/münevver/entelektüel denilen insanlar, eğer bindörtyüzyıl gibi süre içinde, son Peygamberin vahiyden beslenerek geliştirdiği sahih örnekliğinden yola çıkarak kendi yönetim sistematiklerini keşfedip adını koyamayacaklarsa ümmet-i Muhammed olma iddiasından derhal vazgeçmelidirler.

Bunun karşılığı, içi doldurulmamış sloganik şeriat söylemlerini dile getirmek değildir.

Isırıcı melikler, Osmanlı yönetim hiyerarşisi ve hatta birbirleriyle kavgalı olmuş, yine birbirlerini katletmiş insanların hükümferma olduğu halifeler dönemini gündeme taşımak da değildir.

Bunun karşılığı bizatihi, Hz. Peygamberin yönetim tarzının, Kur’an merkezli sahih verilerden yola çıkarak okunması ve örnekliğinin günümüze taşınmasıdır.

Bunu yapacak olanlar da batı aydınlanmasının ve batılı insanın kendi profan mutluluğu için keşfettikleri kavramların anlam dünyalarından kendilerini soyutlayabilmiş ve sadece vahiy geleneğini merkeze koymuş âlimler, aydınlardır vs.dir.

Kur’an’ın Şura/36 -39 vb. ayetlerinde bu işin nasıl olması gerektiğinin ipuçları, karinesini verilmektedir.

“İşte, verilen herhangi bir şey basit hayatın kazanımıdır. Sadece dünya hayatının geçici bir menfaatidir. Allah katında bulunanlar ise; iman etmiş ve sadece Rablerine tevekkül eden kimseler, günahın büyüklerinden ve hayâsızlıktan kaçınan ve öfkelendikleri zaman bağışlayan kimseler, Rablerinin çağrısına cevap veren,  salâtı ikame eden, işleri de kendi aralarında Şura [görüşme, danışma] olan,  kendilerini rızıklandırdığımız şeylerden infak eden kimseler ve kendilerine bağy [bir zulüm ve saldırı] isabet ettiği zaman birbirleriyle yardımlaşan/ intikam alan kimseler için daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”

Anlaşılacağı üzere kendi anlam dünyamızı ve toplumsal yapımızı oluşturmak için gerekli ilkeler bizatihi Kur’an’da belirlenmiştir

Öyle ki; yaşadığı çağa tanık olarak iman etmiş, tevekkül sahibi; günah ve hayâsızlıktan sakınan, namaz kılan ve infak eden; birbirleriyle kendilerine yapılan zulme karşı yardımlaşan insanlarla kendi kültürümüzün derinliklerine inilmesi ve ümmetin hayrına olabilecek Kur’an merkezli kavramların inşa edilmesi gerekmektedir. Yani İslam düşüncesini gericiliğin, çağdışılığın, yobazlığın merkezi olarak görenlerin ve tabii ki aydınlanmanın karşıtı kabul edenlerin düşün dünyalarından türemiş kavramlarla İslami bilincin rabıta kurması, onlarla uzlaşma zemini oluşturması düşünülebilecek bir şey değildir.

Gerekçe bellidir: Biz onların dinine girmedikçe ne Yahudiler ne de Hıristiyanlar ve ne de içinde birlikte yaşadığımız fasıklar güruhu bizden asla razı olmayacaklardır. (Bakara 120)

Bizden razı olmayacak olan toplumların kavramları da, onlara yükledikleri anlamları da onlara kalsın, işin özü budur.

***

Biliyoruz ki; baştan beri âcizane ne’liğini tartışmaya çalıştığımız kavram-ların ayrıca eli silahlı bekçileri/müdafileri vardır. Ve kabul edelim ki; yaşadığımız vasat bizi kendi değerlerimizden uzaklaştırmak adına bu güce yaslanarak gündem-ler dayatmaktadır. Bunlardan biri de artık içselleştirdiğimiz demokrasinin vazgeçilmez (güya) koruyucusu askeri cenahın sık aralıklarla diş göstermesinin meşruluğunun tartışılmasıdır.

Bu tartışmalara yakın mercek baktığımızda, yukarıda değinmeye çalıştığımız ıslah çalışmalarının yine ayyuka çıktığını görmemiz kaçınılmazdır.

“Asker kışlada işine baksın, siyasete müdahale etmesin, böyle demokrasi olmaz!” vb. gibi iddialar, oturulup konuşulduğunda karşı çıkıldığı söylenen demokrasiyi yeniden tarif ve ıslah etme çabasından başka bir şey değildir.

Bu tartışmalar, varlık sebeplerini İslam dinine karşı olmaya ve Allah’ın iradesini yeryüzünden kazımaya adamış insanların işine gelmektedir. Sonunda onların kendi laboratuarlarında ürettikleri kavramlara, üstelik İslam topluluklarında meşruluk verilmektedir ve zaten istenen de budur.

Lafı uzatmanın anlamı yoktur; Demokrasi varsa, darbede vardır ve olması kaçınılmazdır.

Demokrasi varsa, asker vesayeti de vardır. Çünkü iddia edilen kuvvetler ayrılığı prensibi bunu gerektirmektedir(!)

Demokrasi varsa, laiklik vardır, liberalizm vardır ama ilahi irade yoktur, vicdanlara sıkıştırılmıştır ve asker, baskılanmış vicdanların başında nöbet tutmak için vardır.

Demokrasi varsa bilelim ki özgün/sahih İslam düşüncesinin kökü kurutulmak istenmiştir. İnanmayanlar, isterlerse bahsi geçen kavramın inşa edildiği coğrafyaların tarihlerine bir baksınlar.

Demokrasi varsa; yolsuzluk, arsızlık, adaletsizlik, ahlaksızlık ayyuka çıkmıştır; çünkü özgürlük onlaradır.

Demokrasi varsa onunla atbaşı giden kapitalizm ve onun neferi olmuş birey/bireyselleşme vardır…

Demokrasi varsa İslam düşüncesinin en olası gerçeklikle seslendirilmesi ve düşüncelere hayat verilmesi imkânı yoktur. Ve dediğimiz gibi askerler bunlar için vardır…

Demokrasi varsa şeytani vesveseler ayyuka çıkarılmış ve bu vesveseler insanlara mutluluk reçetesi olarak sunulmuştur...

Demokrasi varsa dinsizlik vardır, dinsizliğin ikame edilme çabası vardır. Dinde zorlama yoktur denilirken bile ikiyüzlülük ortaya konulmaktadır: Çünkü demokrasi dinsizliği icbar etmektedir...

Demokrasi varsa zulüm vardır. Çünkü Kur'an'ın ve ondan sadır olan iman ve tezahürlerine savaş açılması zalimliktir, zulümdür...

Demokrasi varsa adaletsizlik vardır, hakkın yerini bulması gibi bir dert söz konusu değildir. Çünkü Müslümanları yargılayan kurumların ve oralarda görev yapan insanların verdikleri kararlar ortadadır...

Hülasa…

Okuyanlar bilirler… Ulema geleneğinde “ben derim ki..” diye başlayan fikir, fetva beyan etmenin akabinde şöyle bir “son söz” vardır:”En iyisini Allah bilir!”

Bu kadar laf/sözden sonra söylediklerimizin, ihsas ettirmeye çalıştığımız şeylerin arkasında olmakla beraber bizim de “en iyisini Rabb’miz bilir “demekten başka çaremiz yoktur.

Aslında, mümkün olabileceğine inanmasak da İstediğimiz şey şudur:

Cemaat önderleri, fikir adamları, âlimler, aydın/mütefekkirler, entelektüel akıllar Rabb’lerinin rızasını gözeterek bir araya gelsinler ve Ümmet-i Muhammed’i bu kavram kirliliğinden ve anarşisinden kurtarsınlar. Aksi halde büyük bir vebali üstlendikleri ortadadır.

Girişte atıf yaptığımız yıllarda, anılan kavramları gayr-i İslami görenlerin, sonunda çark edercesine aynı kavramların neredeyse İslami olduğunu iddia eder hale gelmeleri, açıkça söyleyelim, bizim de kafamızı karıştırmıştır(!).

Demem o ki: Bize dayatılan gündemleri, yine onların dayattığı kavramlarla tartışarak felah bulacağımızı ve İslami bilincimizi diri tutacağımızı zannediyorsak vay halimize!

Bir fıkrada işaret edildiği gibi “şuna değdi, buna değmedi” tartışmasının akabinde zihinlerin altüst olduğu gerçeğinin altını çizmektir bütün derdimiz.

Ölüm vaki olduğunda, hesaba durduğumuzda yalnız, mehcur, mahcup bırakılmak istemiyorsak ve azaba düçar olmak gibi tercihi ötelemek istemiyorsak bugünden tezi yok gayr-i İslami kavramlara, ideolojilere ve onlara bağlı gelişmiş düşüncelere mesafe koymalıyız.

Yoksa işimiz zor mu zor!

  • Yorumlar 8
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim