Katliamlar, Acılar ve Gözyaşları!

14.01.2009 12:36

Fatma Gülbahar Mağat

Yıllar yılı, güçlünün zayıfı ezmesi, kapitalizm, emperyalizm, Siyonizm ve sömürü döngüsünde devam edegelmiş ve milyonlarca halk katledilmiş, işkencelere tabi tutulmuş ve soykırım uygulanarak kökleri kazınmaya çalışılmıştır. Kan emici sistemler ve ideologlar doymak bilmemiş, günümüze kadar zalimliklerini ve katliamlarını devam ettirmiş ve hala da devam ettirmektedir.

Topraklarına toprak katmak, kendinden olmayanı yok etmek, gücüne güç eklemek, dünya otoritesi olmak gibi zalimane düşünce ve planlar çerçevesinde sayısız savaşlar ve katliamlar işlenmiştir.

Sindirme, ezme, yıldırma ve gerektiğinde yok etme mantığı insanlığın her döneminde yaşanmıştır. Takvimler hep farklı sayfaları gösterse de, küfür ve zalimler tek milletti. İsimler ve yerler değişse de, eylemler ve zihniyetler değişmemiştir. Zalimler, birbirlerinin sırtlarını sıvayarak, birbirlerinin ayıplarını görmezden gelerek yahut saldırganlıklarına, cinayetlerine, işkencelerine sudan bahaneler bularak, aynı yalaktan su içmişler ve içmeye devam etmektedirler.

Aynı zihniyet Resule, âlemlere rahmet olarak gönderilen nebiye ve sevgili ashabına, çocuklarına ve akrabalarına ilk boykotu uygulamış, insanların açlıktan, susuzluktan ve bitkinlikten ölmelerine göz yumulmuştu. Türlü işkenceler uygulanmış, menfaatler uğruna kardeş, anne-baba ve arkadaş kanları dökülmüştü.

Ve dünya hırsı tüm iliklerine kadar işleyen zalim mel’unlar, peygamberin ölümünün üzerinden çok geçmeden, tarihin en kara sayfalarında yerini alacak, söndürmek istedikleri nurun olanca parlaklığıyla parlamasına, yapılan katliamın asla unutulmamasına neden olacak eylemini koyar ortaya. Hüseyn’i, peygamberin biricik torununu katleder Kerbela’nın ve meleklerin şahitliğinde…

Abluka altına alınır Hüseyn ve 71 yareni! Susuzluktan kırılıyor kadınlar, çocuklar ve bebekler. Kimsenin su almasına izin vermiyor zalimler. Mazlumların su haykırışlarına karşın, kan!... kan! diye inletiyorlar gökyüzünü hayasızca. Ve birer birer düşüyor Müslümanlar toprağa. Tekrar tekrar kılıçtan geçiriliyor cansız bedenler. Kan bürümüş gözler, taşlaşmış vicdanlar alamıyorlar hırslarını… Üstüne, uzuvlarını da kesiyorlar şehidlerin, yiğitlerin, Allah dostlarının…

Kadınlarını, kızlarını esir alıyorlar, utanmazca sokaklarda sürükleyip, günler süren yolculuğun eziyetini yaşatıyorlar. Kendi kadınları perde arkasında huzur içinde, rahat koltuklarında keyif çatarken, peygamberin kızları cariye olarak peşkeş çekiliyor Allah düşmanlarına.

Yok öyle!... Durur mu Zeynep gayri. Bırakır mı mel’un Yezit’in yaptıklarını yanına. Hüseyn’in, dedesinin, babasının ve tüm şehitlerin sesi olup çağlıyor çağların ötesine. Bıkmadan, usanmadan anlatıyor yaşadıkları, yaşattıkları zulmü… Ve tarih, Yezit’in amaçlarına inat, bir avuç deyip küçümsediği mazlumların soyunu kesmek bir tarafa, nesil boyu hatırlayarak zamanı şahit tutuyor, adeta zalimlerin yüzüne tükürürcesine!..

Doyar mı zalimler, geçer mi susuzlukları mazlum kanı içmekle. Atalarının izinden gitmekte beis görmüyor, bel’amlar, nemrutlar ve firavunlar olarak devam ettiriyorlar zulümlerini. Dünden günümüze, arttırarak sürdürüyorlar vahşiliklerini, hayvanlıklarını, gaddarlıklarını.

Hollanda Güney Afrika’da, İngiltere İskoçya, İrlanda, Çin, Hindistan, Avustralya, Hicaz, Afrika ve Afganistan’da, Ermenistan Karabağ’da, Fransa Ruanda ve Cezayir’de, Japonya Çin’de, Rusya (30 bin muhalif ve Sibirya göçü sırasında 500bin ölüm), Almanya (21 milyon ölüm), ABD ve destek verdikleri diktatörya rejimleri, Irak (655 bin ölüm), Kuveyt, Vietnamç(70 bin ölüm), Lübnan, Bosna-Hersek, Felluce (1500 ölüm) gibi ülke halklarına sayısız katliamlar uygulamış, uygulatmış ve bu işkence ve katliamları devam ettirmektedir.

Bunlar arasında öyleleri var ki, yakın tarih olması, ambargo ve işkence bakımından katlanılabilir olmaması, toplu ölümlerin yaşanması, insanlık dışı silahların kullanılması, sömürü ve zalimliğin hat safhada olması, rengin, dilin veya dinin ölçüt kabul edilerek saldırıların yapılmış olması nedeniyle daha bir yürek sızlatmış, akıllardan yıllar yılı silinmesi mümkün olmamıştır.

Dünyanın sancaktarlığını yaptığını iddia eden, ‘ben sizin babanızım’ mantığıyla meydanlarda boy gösterip her taşın altından çıkmayı marifet bilen, havadan nem kaparak her fırsatta saldırıyı, ezmeyi, kan akıtmayı, anaları, bebekleri, yaşlıları, erkekleri ve kadınları katledip gözyaşlarını sel ettirerek, kendi bebeklerinin, kadınlarının, erkeklerinin veya çocuklarının kanlarını, diğerlerin kanlarından üstün sayan ABD’nin zalimlikleri ve şeytanlıkları ise tarih sayfalarına sığmamaktadır…

Sonradan gelip öz yurdunda Kızılderililere yaptıkları hala hafızalarda tazeliğini korumaktadır. ‘Deri soyucu ve vahşi olarak adlandırarak soykırıma tabi tuttukları Kızılderililer, kendilerini acımasızca katleden Amerikalılardan çok daha medenî ve insancıldırlar. Kızılderililere atfedilen 'kafa derisi yüzme' alışkanlığı, bilakis Amerikalılar tarafından Kızılderililere uygulanmış bir işkencedir. ABD başkanlarından Andrew Jackson, At Nalı Dirseği Savaşı sonrasında öldürülen Kızılderililerin derilerinin yüzülmesine bizzat nezaret etmiştir.’ (Sunay Akın).

‘Sonradan adı nükleer başlıklı füzelere verilen John J. Pershing 'En iyi Kızılderili, ölü Kızılderilidir' demiştir. Bu söz, 1869'da General Sheridon tarafından da tekrarlanmış ve bir Amerikan vezicesi(!) haline gelmiştir.

Kızılderili Soykırımı, Nazi Almanyası'nda Yahudilere karşı uygulanan soykırımdan çok daha korkunçtur. Bu soykırım neticesinde bir ırk tamamen ortadan kaldırılmış ve 20 milyon civarında Kızılderili çeşitli işkencelere, tecavüzlere, hastalığa, açlığa ve sürgüne maruz bırakılarak hunharca katledilmiştir. Sadece Creekler, Seminoller ve Çerokiler'den öldürülenlerin sayısı, 2. Dünya Savaşı'nda öldürülen Yahudilerin sayısından fazladır.

Kızılderili Soykırımı, ABD'nin resmî devlet politikası olmuştur. ABD arşivlerini inceleyenler, bunun çok sayıda belgesine kolaylıkla ulaşabilirler. Amerikan resmî makamları Kızılderili kellesi başına 5 dolar ödemişlerdir. Devlete ait binaların bodrumları, Kızılderili kafataslarıyla dolmuş taşmıştır.

İlk biyolojik silah, Amerikalılar tarafından Kızılderililer üzerinde uygulandı. Amerikalı Lord Amherst, gönderdiği bir direktifte “Kızılderililer aşağılık bir ırktır. Bunları topyekûn imha etmek için bütün metotlar gibi battaniye ile mikrop bulaştırmak iyi bir denemedir” demişti. Böylece, sürgüne gönderilen Kızılderililere güya yardım olarak dağıtılan battaniyelere çiçek mikrobu bulaştırılarak çok sayıda Kızılderili’nin kalleşçe öldürülmesi sağlanmıştır. Kızılderililerin açlıktan ölmesi için başlıca yiyecekleri olan bizonların toptan öldürülmesi de, Kızılderili Soykırımı yöntemlerinden ilgi çekici bir örnektir.

19. yüzyıl boyunca devam eden bu insan avı, 1886'da son özgür Kızılderili Apaçi reisi Geronimo'nun esir düşmesi ve 1890'daki Yaralı Diz Katliamı ile tamamlanmıştır. Halen ABD'de 600 bin civarında asimile edilmiş Kızılderili, son derece kötü şartlar altında yaşamaktadır.’(H.C.Güzel-21.10.2007)

Renklerinden dolayı 20.yüzyılın ortalarına kadar zenci halka karşı uyguladıkları baskı, zulüm, işkence, ambargo ve katliamlar, hem Afrikalıların, hem de dünya insanının havsalasından silinmemiştir. Milyonlarca insanın ölümüne neden oldu İngiltere, ABD ve diğerleri. ABD, Hiroşima ve Nagazaki bombalamalarında ise 135 bin insanın kanıyla yıkadı ellerini. Amerika kınanmak bir yana, üstüne alkışlanmıştır.

***

2 Şubat 1982’den 28 Şubat sabahına kadar tam 26 gün  çok kanlı bir sıcak savaş!

Hama!.. Göz gözü görmüyor, yükselen çığlıklar, korkunç sessizliğin koynunda kayboluyor. Ve yalnızlığa gömülüyor Hama!.. 30.000’den fazla Müslüman katlediliyor. Merdiven basamaklarında, anasının kucağında, sokakta, yatağında veya bir bardak suyunu içerken susturuluyor binlerce insan. Geriye dönüp bakmadan, vicdanlar sızlamadan…

‘Çöken damlar, sarkan balkonlar, yerlere yıkılan elektrik direkleri. Muz kabuğu gibi ezilmiş ağaçlar, patlayan borulardan akan sulardan oluşan çamur deryaları, bataklıklar… Kubbeleri yerde yatan camiler, yıkılmış minareler. Asfaltlar gözükmüyor, çünkü ters yüz olmuşlar.’ (Orta Doğu Çıkmazı-Cengiz Çandar) Yıkık binalardan, sokaklardan taşan cesetler. Kuşları ötmeyen, maviyi unutmuş gökyüzü. Kıyamet sahnesinden bir sahne!..

Hama cinayeti; Suriye içinde rejimin koruduğu statükoya baş kaldıracak bütün diğer kentlere bir ders vermektir. Hatta dünyadaki tüm İslâm ülkelerinde yeşerecek İslâmi uyanışlara, evrensel ve çağlar üstü İslâmi hareketin boğulacağına emsal göstererek ders verme isteğinin adıdır. Baas rejiminin; Amerika’ya ve İsrail’e uşaklığının ve güvenirliğinin kanlı bir mesajıdır. Suçlulara hiçbir şey yapılmamıştır.

***

İsrail işgal devleti, Amerika'dan aldıkları güç ve destekle, Lübnan'a yönelik çeşitli saldırılar düzenlemeye başlamıştır. 1982'de de başkent Beyrut dahil olmak üzere Lübnan'ın önemli bir kısmını işgal ederek FKÖ'ye bağlı gerillaların tümünü Lübnan'dan çıkmaya zorlamıştır.

Ünlü Sabra ve Şatilla katliamı da bu işgal esnasında gerçekleştirilmiştir. Bu katliamda Beyrut'un hemen güneyinde bulunan ve Filistinli mültecilerin kaldığı, Sabra, Şatilla ve Burc el-Beracine kamplarında çoğunluğu kadın ve çocuk 991 kişi öldürülmüştür.

12 Temmuz 2006 da İsrail tekrar Lübnan’a saldırır. Binin üzerinde insan hayatını kaybederken, ölümlerin yaklaşık 300 kadarını, 12 yaşın altındaki minik yavrular oluşturmaktadır. Bu saldırıların kınanması ve İsrail’in suç işlemiş olacağı BM tarafından da söylenmesine karşın, ABD gölgesi altında bulunan İsrail’e, hiçbir yaptırım yapılmamıştır.

***

16 Mart 1988’de Halepçe de bir katliam… Yine yükseli sessiz çığlıklar gökyüzüne. Dünya kınadı yaşananları kendince.

Mazlum kanı hep tatlı geldi sömürgecilere, zalimlere, diktatörlere ve Siyonist zihniyetlere… Onlar kan içtikçe susuzlukları arttı, zulümleri tükenmek bilmedi. Küçücük yavruların, kadınların, yaşlıların ve gençlerin canlarının hiçbir değeri olmadı yanlarında. Kendi ırklarının, kendi inançlarının ve kendi menfaatdaşlarının (daha doğrusu Müslüman düşmanlarının) dışında kimseyi görmedi gözleri, görmüyor ve görmeyecek de…

Beş binden fazla Kürt halkı katledilmişti üç dört saat içinde. On binden fazla yaralı, acılı ve binlerce kör halk bırakmıştı Halepçe Katliamının ardından Saddam. İran’la savaşının sekizinci yılında, kininden, insansızlığından, zalimliğinden ödün vermeden kan kusturmuş, genç, yaşlı, kadın, çocuk demeden binlerce insanı katletmişti Halepçe’de. Yine, sessizlik sağır etmiştir kulakları.

***

Ve Filistin. Ve Gazze. Ve İslam. Ve Müslümanlar! Yıllar yılı kanayan yara. Tohumları taa 1492’lerde atılan bir vahşet, bir ölüm, bir yok edilme destanı! Şeytanla meleğin, zalimle mazlumun, müstekbirle mustaz’afın, zenginle fakirin, korkakla mücahidin, namertle merdin, İslam ile ötekilerin mücadelesi, muhasebesi ve savaşı!

‘1492’de İspanya’nın, ülkedeki Yahudilerin sınır dışı edilmesi kararını almasıyla başlar bu dava. Bu sürgünde, çalınan tüm Avrupa kapısı yüzlerine kapanır Yahudilerin. Osmanlı dışında kabul görmez hiçbir ülkede. Ancak ne manidardır ki, deniz veya kara yoluyla İstanbul ve Selanik’e gelen Yahudiler, tüm mal varlıklarını kaybetmelerinin dışında, tek bir kayıp dahi vermezler. Usul usul içlerine kadar siniverirler Osmanlı’nın. Avrupa, ağız birliği ederek, sayıları her geçen gün artan, fitne, bozgunculuk, kene gibi yapışma, bulundukları yerde toplumları kırdırma gibi özelliklerini bildikleri bu milleti, kendi başlarından atma ve her bir yana kol salan Osmanlı’yı bitirme adına, onların başına musallat etmeyi planlamıştır. Kendilerine kol-kanat geren Osmanlı’da saraya (Yasef Nassi) kadar girmeyi başarmış, Osmanlı’nın çöküşünün başlangıcı olan Tanzimat Fermanı’nın ilan edilmesinde önemli rol sahibi olmuşlardır. İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin ortaya çıkmasında katkılarını esirgememişlerdir. Emanuel Karaso ise özel gayretler sarf ederek, teşekkürünü(!) göstermekten geri kalmamıştır.

Öyle ki, Abdülhamit’in sert bir dille Filistin’de tarım yapmalarına dahi izin vermemesi üzerine, hayallerine engel olan bu şahsın, ortadan kaldırılmasında canla başla çalışmışlardır. Tüm idari yönetimi ele geçiren Yahudiler, Abdülhamit’in tahttan indirileceğini bildirmek üzere oluşturulan ekipte de, intikamlarını alırcasına kendilerine yer bulabilmişlerdir.’(vahdet.com)

‘Heyetin içinde bir tek Türk’ün olmaması karşında Abdülhamit, “Bir Türk padişahına, 33 sene bu makamda bulunmuş İslam halifesine hal kararını bildirmek için bir Yahudi (Emamuel Karaso), bir Ermeni (Aram Efendi), bir Arnavut (Es’ad Toptani) ve bir nankörden (Arif Hikmet Paşa) başkasını bulamadılar mı?” demekten kendini alamamıştır.’(M.Armağan)

Abdülhamit gitmiş, Siyonistlerin ağızlarına bal çalacak, arzularına hayır demeyecek satılmışlar sayesinde, peyder pey Filistin’e taşınmaya başlamıştı vatansızlar. ABD’yi, İngiltere’yi ve bazı Arap ülkelerini de arkalarına alarak, Siyonist İsrail girişmişti katliamlarına.

Kan kokusu yayılmaya başlamıştı Filistin semalarında. Yüreklerin yanık kokusu siniyordu dünyanın üstüne. Tek tek toprağa düşüyordu bedenler. Taş üstünde taş bırakmaz oldu İsrail. Bebekler hayata tebessüm edemeden söndürülüyordu gözlerindeki ferler. Uçurtmalar yerine bombalar havalanıyordu Filistin göklerinde.

Durdu, vurdu; sustu, vurdu İsrail dünyanın gözünün içine bakarak! Ve 27 Aralık 2008. Bir vahşet, bir katliam, aylardır sürdürülen ablukanın üstüne kan seli salınıverdi Gazze sokaklarına…

Kolay olur, yalnız kaldı Gazzeli sandı İsrail. Şeytanlarına, dostlarına ve korkak yandaşlarına rağmen yalnız değildi Gazze. Allah’ı vardı Gazzeli’nin. Sarsılmaz imanı, uzakta olsalar da Müslüman kardeşleri vardı sınırların öteki ucunda. Duaları, gözyaşları ve yakarışları vardı Allah’a…

Gazze yar olmamalı İsrail’e. Hükümetlerine inat ayaklanmalı Mısır’ın, Ürdün’ün, Suriye’nin ve diğer ülkelerin halkları. Ayaklandırmalı ayaklanan Müslümanlar onları. Sınır kapılarına yüklenmeli, yüklenmeleri sağlanmalı, tek yürek olup siper olmaları istenmeli Gazze’ye.

Fosfor bombalarına, füzelerine, karadan, denizden ve havadan saldırılarına karşın, Hamas’ın saldırılarını tehdit kabul edip soydaşlarını, halkını, bebeklerini, çocuklarını, kadınlarını ve erkeklerini korumayı savunurken, Gazze’nin yavrularını, bebeklerini, kadınlarını yok etmeyi haklı görüyorsa Siyonist İsrail ve yandaşları, ya Rabbi kahret onları! Kendi planlarıyla, kendi bombalarıyla yak canlarını. Kendi tuzağınla boz tuzaklarını!

Neydi bu sivilleri katletmenin, toptan yok etmenin açıklaması?.. Yahudi Aşad Haam veriyor bu sorunun cevabını:

“Yahudiler sürgünde iken köleydiler, şimdi ise kendilerini sonsuz bir özgürlük içinde buldular. Bu büyük değişiklik, onların bir kölenin kral olması örneğinde görüleceği gibi, baskı ve zorbalığa meyletmelerine neden oldu. Araplara büyük bir gaddarlık ve düşmanlıkla davranıyorlar, haksızlıkla topraklarına tecavüz ediyor, onları hiçbir neden olmaksızın dövüyorlar. Hiç kimse de çıkıp bu tehlikeli ve rezil gidişe son vermelerini istemiyor.”

“Onlar sizinle toplu halde ancak müstahkem şehirlerde veya surların arkasından çarpışabilirler. Kendi aralarındaki çekişmeleri ise pek şiddetlidir. Sen onları toplu halde sanırsın, oysa kalpleri dağınıktır. Bu onların akıl etmeyen bir topluluk olmalarından dolayıdır.” (Haşr, 59/14)

Rabbim Filistinli kardeşlerimizin ve tüm dünya Müslümanlarının yardımcısı olsun.

Selam ve dua ile.

  • Yorumlar 6
    Yazarın Diğer Yazıları
    PANO
    KARİKATÜR
    Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
    Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim