Katledilmeyi bekleyerek yaşamak...

25.04.2009 14:21

Rasim Ozan Kütahyalı

Bu ülkede toplu bir robotlaşma yaşıyoruz... Bu robotlaşmanın kendini en çok gösterdiği yer de Türk medyası... En temel insani hislerden bile arınıyoruz yavaş yavaş... Vicdan duygusu, edep duygusu, adalet duygusu kalmıyor adım adım... Yaşanılan her şey “Anything goes” duyarsızlığıyla yaşanıyor artık... “Robocop” adlı bilimkurgu filminin karakterleri gibiyiz... O filmin distopik dünyasında kişiler insani ve vicdani özelliklerinden arınmış varlıklar olarak yaşıyordu... Filmin bir sahnesinde güvenlik amacıyla üretilen bir robot deneme sırasında yanlışlıkla bir insanı hedef alıyordu... O insan kaçmaya çalışırken, herkes o öldürülecek kişiyi, katil robotun önüne doğru itekliyordu... Katil robot kurtulmaya çalışan kişiyi kurşun yağmuruna tutarken de kimse istifini bozmuyordu. Sonrasında da o robotu üreten firmanın patronu sadece “Acil servisi çağırın da gereken yapılsın” diyordu... Sonra kaldıkları yerden toplantıya devam ediyorlardı... Bir çalışma arkadaşları da o sırada salonda kanlar içinde yerde yatıyordu...

Türkiye’nin medyası da Paul Verhoeven’in bir sanatçı olarak yarattığı bu distopik ve karanlık dünya gibi mi acaba? Bir yazara saldırıldığı zaman, saldıranı ödüllendiren davranışlara girer mi bir ülkenin merkez medyası? Saldırana “Aferin bak saldırınca PR değerin arttı” mesajını verebilir mi? Bu mesaj yeni saldırgan adaylarına cesaret vermez mi? Saldırgan adaylarını cinayete teşvik etmez mi? Ahlak ve vicdan sahibi bir insanın bunları düşünmesi gerekmez mi? Türkiye’nin medya düzeni bu kadar mı robotlaşmış, bu kadar mı insansızlaşmış bir düzen?

Ahmet Altan’ın yazdığı gibi “Bu işler böyle başlar. Önce televizyon basarlar. Döverler. Ses çıkmazsa öldürürler. Peki, biz ne yapacağız? Devlet işleri ağırdan alırsa bu ülkenin yazarları canlarını nasıl koruyacak?”...

Devlet işleri ağırdan alacak... Medya saldırganı ödüllendirecek, saldırıyı meşrulaştıracak ve adeta cinayeti teşvik edecek... Saldırgan adayları cesaret bulup yazarları katledince de arkasından hüzünlü melodiler eşliğinde “ah, vah” programları yapılacak. Önce cinayeti teşvik edecekler, sonra da o cinayet üzerinden reyting hesaplarına girişecekler... Sahte üzülmeler, timsah gözyaşları... Bu ülkenin kendini özgürce ifade eden yazarları ve sanatçıları da katledilmeyi bekleyecek... Tıpkı Hrant gibi, tıpkı Ahmet Kaya gibi...

Şu an aklımda iki şey var... Birincisi Hrant’ın son yazısı... İkincisi de Ahmet Kaya’nın “Beni Tarihle Yargıla” şarkısının sözleri... Katledilmeyi bekleyen bir mahkûmun duygularını yansıttığı o şarkının ruh haliyle mi yaşamak zorundayız bu ülkede? Bu duyarsızlıkla, bu vicdansızlıkla mı yaşamak zorundayız? Bu ülkede kendini özgürce ifade eden yazarların ruh hali hep güvercin tedirginliğinde mi olmak zorunda?

Evet, kendimi bir güvercinin ruh tedirginliği içinde görebilirim, ama biliyorum ki bu ülkede insanlar güvercinlere dokunmaz. Güvercinler kentin ta içlerinde, insan kalabalıklarında dahi yaşamlarını sürdürürler. Evet, biraz ürkekçe ama bir o kadar da özgürce... diyen o koca yürekli adam katledildi bu ülkede... O güvercine, Hrant Dink’e kıydılar...

Arka cebimde kefenimle geziyorum...” diyen o koca yürekli adama da kıydılar... Bu ülkeyi dar ettiler ona, ağır çekim bir cinayetle öldürüldü Ahmet Kaya... Her iki katledilme öyküsünde de merkez medya ne yaptı bu ülkede? Bunu Rakel Dink’e ve Gülten Kaya’ya sorun... Size uzun uzun anlatacaklardır katledilme sürecinin nasıl işletildiğini...

Hrant Dink de, Ahmet Kaya da bir idam mahkûmu gibi yaşatıldı bu ülkede... Kendini özgürce ifade eden her yazara, her sanatçıya da aynısını yaşatıyorlar hâlâ... Sosyalist ya da liberal, Kürt ya da Türk, Alevi ya da Sünni, laik ya da dindar fark etmiyor bu katledilme ortamını hazırlayanların nezdinde... Farklı söz söyleyen, farklı fikirleri savunan, inandığı hakikatleri eyyam yapmadan ifade eden her insan bu ülkede Ahmet Kaya’nın yirmi yıl evvel söylediği şarkıdaki sözleri cebinde taşıyor... O ruh haliyle katledilmeyi bekliyor...

Biraz sonra dalımdan koparıp öldürecekler beni
Hoşçakalın sevdiklerim

Dört mevsim, yedi kıta, mavi gök, bütün doğa hoşçakalın
Hoşçakalın sevdalılar
Çocuklar, üniversiteliler, genç kızlar
Sonsuz uzay, gezegenler ve yıldızlar, hoşçakalın

Hoşçakalın ağız tatları, sıcak çorbam, çayım, sigaram
Parkamı, kazağımı, eldivenlerimi, ayakkabılarımı
Ve kalemimi, ve saatimi
Ve kavgamı bıraktığım sevgili dostlar
Hoşçakalın, hoşçakalın

Hoşçakalın anılarımı bıraktığım insanlar

Yedi bölge, dört deniz, yedi iklim, altmış yedi şehir

Okullar, mahalleler, köprüler, tren yolları
Deniz kıyıları, balıkçı motorları, takalar
Asfalt yolları boyu dizilmiş fabrikalar
Ve işçiler ve köylüler.... hoşçakal ülkem

Hoşçakal anne, hoşçakal baba, kardeşim
Hoşçakal sevgilim, hoşçakal dünya
Hoşçakalın dünyanın bütün halkları

Sınırlı olmayan mekâna

TARAF

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim