1. YAZARLAR

  2. Sibel Eraslan

  3. Katil, Sadece kerpiç mi?
Sibel Eraslan

Sibel Eraslan

Yazarın Tüm Yazıları >

Katil, Sadece kerpiç mi?

A+A-

Depremle sarsıldı Türkiye yine...

Ağıtlar, gözyaşları ile yıkandı yıkık köy odalarından çıkartılan cenazeler... Gece ve kış olunca zamanın bedeni, duvarların ve toprağın içinden sağ salim çıkabilmişlere keder kadar şaşkınlıktı eşlik eden. Bir uğultuyla yıkılıp geçtiler...
Allah tüm kaybettiğimiz kardeşlerimize rahmet eylesin. Geride kalanlara sabır ve selamet versin. Bizlere, hepimize, akıl, sağduyu, ibret alma ahlakı, vicdan versin...
Akıl, sağduyu, ibret ve vicdan hislerinin elbette “nasip”le alakası vardır. Bizler güzel ahlaka dair her türlü hallerimizi Allah’ın güzel bir nimeti, nasibi, ikramı biliriz. Ama bir de cüz’i irade dediğimiz kısmı var işin. Yani vicdan dediğimiz şey, sadece göklerden yağacak bir mevzu değil, hatta belki vicdan, yeryüzünden göğe yükselecek bir bilinçtir, karar alma, niyet etmektir... Vicdana dair, insanoğlunun geçtiği bir sınav vardır.
Ajanslardan akan haber, görüntü ve fotoğraflar karşısında, insanın içi eziliyor. Sadece üzüntü değil, vicdana dair bir şeylerin harekete geçmesi de gerekiyor. On-on iki yaşlarında, yıkıntıların arasından güçlükle kurtarılmış bir kız çocuğu, yüzünün tozunu silmeden, hırkasını sırtına giyeceği yerde, kendisi gibi depremden sağ salim çıkabilmiş küçük buzağıya sarabiliyorsa... Bu resmin arkasındaki hikayeyi, kitaptan değil, hayattan saymak gerekiyor... “Ekmek paramızdır bu bizim” diyor. İki titrek buzağıdan başka bir şeyi kalmamış dünyada. Üşümeyi bile unutmuş, anası babası yitik ve nerdeyse tüm akrabalarını toprağın altında cansız bırakmış bu küçük kız... Kendisi gibi küçük ve çaresiz buzağına giydiriyor hırkasını... Benim kalbim kevgire döndü bu resmin karşısında... Utandım, ezildim kendi kendimden...
Yaşamaktan utanılır mı? Yaşamak elbette en büyük nimet. Ama yaşamayı utanca çevirmemek ve onu bir onur gibi taşımak için, “biri yer, biri bakar, kıyamet ondan kopar” darbı meselini iyi hatmetmek gerekiyor... Sadece Kur’an hatmedilmez, hayatı ve insan olma sorumluluğunu da hatmetmek gerekiyor. Ki bu Kitap, bize insan olmanın yükünü, kulluğun anlamını öğretir. İşte beni sarsan, titreten de budur; bizler kendi insanlığımızın depremini yaşıyoruz, ekrandaki küçük depremi seyrederken... Ve büyük olanına depremin, yani insanlığımızın zelzelesine hiç bakmadan sadece haberlerdeki viranelere bakıyoruz... Hemen unutmak üzere, bizim başımıza gelmediği için ucuz atlattığımızı düşündüğümüz küçük depreme ve 50’yi aşan ölü sayısına, isim listesine, depremin haritadaki yerine bakarak, bize şimdilik uzaktır deyip... Geçip gidiyoruz...
Ve katili anında teşhis edip, haykırıyoruz: “Katil, Kerpiç” manşetleriyle... İkinci soruya ise, kimse adımını bile atmıyor: “Niçin Kerpiç?” diye soramıyoruz... Oysa aynı memlekette yaşıyoruz, katil kerpiçe mahkûm insanlarımızla... Yıkılmış okulların parçalanmış duvarlarında hâlâ asılı durmaya devam eden harita, bizim ülkemizin haritasıdır. Yere karışmış evlerden, yıkık duvarlardan dışarı fırlamış alfabeler, ders kitapları, bizim harflerimiz, bizim derslerimizdir... “Orada bir köy var uzakta, o köy bizim köyümüzdür” diyen okul şarkısı, Elazığ’da 50 kişiye mezar olmuş bu köyler için bestelenmişti? İşte bakınız, bu dağlar bizim dağlarımızdır ve orada yaşayan insanlar da bizim insanlarımız... Böyle mi?
Yani sadece yetkililerin dudak bükerek zikrettiği gibi, “cehalet” midir, kerpiç evlerin sebebi?
Betonarme veya çelik destekli konutlar inşa etme imkanları vardı da, onlar illa kerpiçten yapacağız evlerimizi diye, ısrar mı etmişlerdi? Sizler konaklarda, güvenlikli, son moda lüks evlerde oturun, biz bu kerpiç duvarları tercih ediyoruz mu demişlerdi? Bir küçük kız ile bir küçük buzağı aynı hırkayı paylaşıyorsa karın ve zemherinin ortasında... Biz buna gözlerimiz yaşararak, bir çocuğun örnek alınası hayvan sevgisi, aferin, deyip mi geçeceğiz?
Deprem; bilinçsiz yerleşim, kötü mimari, yanlış şehirleşme, bilgisizlik ve cehalet olarak özetlenemez... O yıkık köyler altında kalan asıl vicdanımızdır.
İnsanların mahkûm edildiği yoksulluğu; adaletsizlik ve vicdansızlık olarak kendi nefislerimizde hesaba çekmeden, bu depremin altından hiç birimiz sağ ve salim çıkamayız...
Deprem, toprağın altını üstüne getirdi. Ve oradan, içimizde pas tutmuş vicdanlarımıza baktık hepimiz... Katil, kerpiç değil. Birilerini yoksul ve fırsatsız bırakmak bahasına inşa ettiğimiz zenginliklerimiz... Şimdi ben hırkama, paltoma, ayağımdaki pabuca dikkatle bakmalıyım. Gün gelir, devran döner, hesap döner, bakarsınız, paylaşmak icap eder; paltoyu, hırkayı, ayakkabıyı... Hesabını vermeliyim, hesabını tutmalıyım: Giyemeyenlerin, yiyemeyenlerin, üşüyenlerin, açların, açıkların, yersizlerin, kimsesizlerin hesabını...
Paylaşmak... İnsanı insan kılan en zor soru gibi...
Paylaşmak... İnsanı insan kılan cevap burada gizli...

VAKİT

YAZIYA YORUM KAT