1. HABERLER

  2. KİTAP KRİTİK

  3. Karşılaştırmalı Devrim Sosyolojisi -Kitap-
Karşılaştırmalı Devrim Sosyolojisi -Kitap-

Karşılaştırmalı Devrim Sosyolojisi -Kitap-

Asım Öz, bu haftaki kitap kritiğini İletişim Yayınları'ndan çıkan bir kitapla sürdürüyor: "Devlet, İdeoloji ve Devrim: İran, Nikaragua ve Filipinler Devrimlerinin Karşılaştırmalı Analizi"

A+A-

Misagh Parsa üç ülkede meydana gelen devrimler üzerine yapılan ilk karşılaştırmalı çalışma olan Devlet, İdeoloji ve Devrim’de Nikaragua ve İran’da devrimci toplumsal dönüşümün, Filipinlerde ise siyasal altüst oluşun kodlarını deşifre ederken, devrimci sürecin öznelerine yani öğrenciler, din adamları, işçiler, kapitalistler ve muhalif yapılara onların katılım biçimlerine, ittifaklara, çatışmalara, uluslararası politikanın gücüne odaklanıyor ve karşılaştırmalı bir analiz sunuyor.

Asım Öz / Haksöz Haber

devrim_sosyolojisib.jpg“Kalkınmakta” olan ülkeler, otoriter-totaliter rejimler, dengesiz büyüme, ekonomik kriz ve tüm bunların karşısında toplumsal hareketler, devrimler Ortadoğu’da yaşanan gelişmelerden sonra tekrar dünyanın ve doğal olarak da Müslümanların gündemine geldi. Bunun akabinde farklı ve çelişkili bakışların süreğinde devrim değerlendirmeleri yapıldı, halen de yapılıyor. Karmaşık, az rastlan ve aslında öngörülmeleri son derece güç olan toplumsal devrimlerin mahiyetini anlamak için yapısal koşullardan ideolojiye, toplumsal çelişkilerden devletin yönetim biçimine uzanan bir dizi etkeni dikkate almaksızın bir değerlendirme yapmak mümkün değil. Dünyada ileri düzeyde merkezileşmiş ve müdahalece devletlerin ve aynı zamanda bu devletlerin dışladığı toplumsal kesimler olmasına rağmen, bunlardan sadece birkaçında toplumsal devrimin yaşanmış olması toplumsal devrimlerin karmaşıklığını ve sadece yapısal koşullara dayalı olarak açıklanamayacağını ortaya koymaktadır.

Benzer yapısal süreçler farklı sonuçlara yol açtığından dolayı, imkanların, örgütlenmelerin, harekete geçirme yahut eylem seçeneklerinin, koalisyon oluşturma olasılığının ve toplumsal yapıdaki aksamaların rolünü analiz ederek devrimci çatışmaların var olan dinamiklerini çözümlemek önemlidir.

Şubat 1979 ile Şubat 1986 yılları arasında uzun süre varlığını sürdüren üç yönetim halk hareketleri ve kolektif eylem tarafından birbiri ardınca yıkılmıştı. İran’da meydana gelen İslam devrimi uzun yıllara dayanan monarşiye son vererek Pehlevi hanedanını çözdü ve yerine İslam’ın Şii/Caferi yorumuna dayalı bir yönetim kurdu. Nikaragua’da devrim, 1930’ların başlarından beri ülkeyi idare eden Somoza hanedanını yerinden ederek sosyalist Sandinistaların iktidarı ele geçirmelerini sağladı. Filipinlerdeki halk hareketlenmesi ise ülkeyi yirmi yıl yöneten Ferdinand E.Marcos’un ülkeden kovulmasını sağladı. Üç farklı ülkede meydana gelen bu siyasi hareketlilik çatışmalarda aktif rol oynayan ABD’nin dolayısıyla Batının sonuçları açık biçimde belirleyememesi gibi bir durumu da ortaya çıkardı. İran’da hafif ABD baskısı mevcut iktidarda denetimin azalmasıyla sonuçlandı ve muhalefetin harekete geçmesi lehinde fırsatlar sağladı. Buna karşın nihai sonuç liberallerin saf dışı kalışını beraberinde getirdi. Nikaragua’da da Sandinistaların iktidarın tamamı üzerinde hak iddia etmesini engelleyemeyen ABD, Filipinlerde sürecin başında yer almadı seçimlerin yapılması için Marcos’a baskı yaptı, bu da ılımlı güçlerin çatışmaların sonucunu etkileyebilmelerini sağladı.

Yapısal Koşullarının Etkisinin Sınırı

Misagh Parsa üç ülkede meydana gelen devrimler üzerine yapılan ilk karşılaştırmalı çalışma olan Devlet, İdeoloji ve Devrim’de Nikaragua ve İran’da devrimci toplumsal dönüşümün, Filipinlerde ise siyasal altüst oluşun kodlarını deşifre ederken, devrimci sürecin öznelerine yani öğrenciler, din adamları, işçiler, kapitalistler ve muhalif yapılara onların katılım biçimlerine, ittifaklara, çatışmalara, uluslararası politikanın gücüne odaklanıyor ve karşılaştırmalı bir analiz sunuyor. Toplumsal devrimleri yüzeysel genellemelerle açıklamaya çalışmanın yersizliğine dikkat kesilerek devrim süreçlerinin çeperlerine bakmayı deneyerek –bugünler için de anlamını fazlasıyla koruyan- farklı bir devrim süreci resmetmeye çalışıyor.

Peki, niçin bu üç ülke üzerinden devrimci sürecin yükselişini analiz ediyor Parsa? Benzer belli başlı deneyimleri ve yapısal özellikleri paylaşan üç ülkeyi karşılaştırılabilir kılan hususlar şunlar: “Ekonomik olarak, her üç ülke de uluslar arası standartlar açısından oldukça başarılı bulunan kapitalist kalkınma stratejileri izlemiştir. Yıllar boyunca tüm ölçütler bakımından etkileyici olan yüksek büyüme, kalkınma ve sanayileşme düzeyleri yaratmayı başarmışlardır. Bu rejimlerin her biri siyasi açıdan muhalefeti ve hoşnutsuzluğu kontrol etmekte ya da bastırmakta yıllarca başarılı olan otoriter mekanizmaları ve zor aygıtını kullanarak sürdürmüştür.(…) Ayrıca rejimlerin hiçbiri herhangi bir dış savaşta zayıf düşmemiş ya da yenilmemiş ya da başkaldırıların öncesinde devletin yıkılması söz konusu olmamıştı. Son olarak, her üç yönetim de uzun süreden beri ABD’nin ekonomik, siyasi ve askeri desteğine sahipti. Bu nedenle, çatışmaların bu üç ülkede ortaya çıkmasının bizzat kendisi şaşırtıcıdır.” Buna karşın her üç ülkede de başarı şansı az görülen muhalifler iktidarı ele geçirmişlerdir. Yapısal koşullar çatışmalar için uygun koşulları hazırlamış olsalar da devrim sürecini ve sonucunu belirleyemediklerinden toplumsal devrimlerin karmaşıklığını izaha etmede başarılı olamaz ya da bir takım ek değişkenleri de gerekli kılar.

İran bu noktada ilginç bir örnektir. Hem alt sınıftan hem de fazla takipçisi olmayan Ayetullah Humeyni Pehlevi hanedanına karşı olan devrimci bir koalisyonun başına geçmiştir. Yani başından kestirilemeyen bir süreçtir devrim süreci. Sınıf çelişkisi ne kadar etkili olursa olsun toplumsal devrimleri tek başına sınıf çelişkisinin üretmediğinin de göstergesidir bu sonuç. Nikaragua’da ise geniş halk kesimlerinin desteğini alan ılımlı muhalefet devrim sürecinde hegemonyasını korumayı başaramaz. Devrimci mücadelenin sn safhasında küçük bir muhalif Marksist grup, Sandinista Kurtuluş Cephesi koalisyona önderlik ederek iktidarı ele geçirir. Filipinlerde ise iktidarın en güçlü alternatifi hükümete karşı yıllarca mücadele veren Filipinler Komünist Partisi’ydi. Komünistler oldukça uzun süren bir mücadele vermelerine rağmen iktidarı ele geçirmeyi başaramadılar. Tersine zaferi seçkinler kazandı. Biçimsel demokratik reformları canlandıran üst sınıf bir aileden gelen Corazon Aquino yeni devlet başkanı oldu. Filipinlerde iktidarın seçkinci elitlerce restore edilmiş olması devrimci süreçte başarı ya da başarısızlığın aynı kategoriye ait olabileceğini göstermesi bakımından önemli. Devrimci hareketlerin başarılarını açıklamak kadar başarısızlıklarını da açıklamak bu yüzden önemlidir: “Eğer bir kuram bize bir toplumun isyana ne zaman ve neden hazır olduğunu söylemek iddiasındaysa, bize toplumun hangi kesimlerinin ve neden isyana direneceklerini de söylemek durumundadır. İstisnalar kaideyi bozmaz. Karşı devrimler devrimlere ilişkin açıklamalarımızı test ederler.”

Devrimin Genel Süreci

 Nikaragua ve Filipinler belki devrim meselesini anlamak bakımından hem isimler de toplumsal yapılar bakımından uzak iki örnek. Daha çok farkında olduğumuz İran’da, farklı çıkarlara ve ideolojilere sahip çeşitli toplumsal grup ve sınıflardan meydana gelen koalisyonun monarşiyi devirmeyi başarma süreci şöyle özetlenir: “ 1950 ve 1960’larda art arda gelen çatışma dönemleri esnasında İran’da Şah, muhalifleri bertaraf etti ve dışlayıcı bir devlet yönetimi kurdu. Hükümet, ılımlı muhalefetin hiçbir örgütlenmesine izin vermeyerek onu sıkı bir biçimde baskı altında aldı ve yasakladı. Aynı zamanda artan kaynaklarıyla devlet, sermaye bölüşüm ve birikimine olan müdahalesini genişletti ve piyasa mekanizmasının kapsamını sınırladı. Ekonomik kalkınmayı ilerletmede ve sermaye birikiminde, devlet gücü etkili bir biçimde kullanıldı. Artan petrol gelirlerinin de yardımıyla devlet müdahalesi göz alıcı bir ekonomik kalkınma yaratmayı başardı. Fakat hükümet politikaları toplumsal ve ekonomik eşitsizlikleri de arttırdı. Siyasi hareketlenme ve çatışmalar 1977’de, hükümet hafif dış baskılar ve ülkedeki baskının sınırlı oranda azaltılması dolayısıyla saldırıya açık hale geldiğinde başladı. Farklı toplumsal grup ve sınıflar harekete geçtiler ve farklı zamanlarda kolektif eylemler başlatarak farklı taleplerde bulundular. Süreç kendini göstermeye başladıkça, muhalefet camiler aracılığıyla hareketlenmek zorunda kaldı, çünkü hükümet baskısı diğer tüm seferberlik ve seçeneklerini ortadan kaldırmıştı. Sonuç olarak apayrı çıkarlara ve ideolojilere sahip çeşitli toplumsal grup ve sınıflardan oluşan bir koalisyon monarşiyi devirmeyi başardı. Sonunda mücadelelerin başlangıç safhalarında pek az örgütlü olan din adamlarının ufak bir bölümü iktidarı ele geçirdi, koalisyon ortaklarını baskı altına aldı ve teokratik bir devlet kurdu.” Humeyni’nin başarılı olmasının ve kurulan koalisyonun doğal ve meşru lideri olmasının bir sebebi de laik isyancıların bu noktadaki zayıflığıydı. Yazar burada devrimci çatışmalar sırasında Humeyni’ye yönelen muazzam siyasal desteğin, bir tür İslamcılık ve İslami devlet siyasetine verilmediğini belirterek devrim sürecinin İslamcı niteliğinin abartıldığını belirtmektedir. İran halkının büyük çoğunluğunun Humeyni’yi dini ideolojisi veya hakkında pek bir şey bilmedikleri dini yönetim kurma hedefi nedeniyle değil, siyasal nedenlerle desteklediğine ilişkin aktarmış olduğu ampirik verilerle de bunu desteklemektedir. Siyasallık ve dinilik ayrımının ne kadar yerli yerinde olduğunu sorunsallaştırmaması atlanmaması gereken temel bir meseledir.

Çalışma ayrıca sınıfların devrim sürecindeki rolünü sorgulamak yanında öğrencilerin devrimci ideolojileri benimsemede açık farkla en yüksek eğilimi göstermekte ve muhalif aydınları yakından takip ettiklerini ortaya koymaktadır. Yazarın öğrenci siyasetini analiz etme gerekçesi devrimci mücadelelerin devrimci amaçlarla başlamadığını öne süren teorilerin yetersiz olduğunu düşünmesidir. Bu yetersizlik devrimleri ideolojik değişim yoluyla açıklamaya çalışanlarda bile görülür. Öğrenci muhalefeti dışlayıcı bir devlet iktidarına karşı bir cevap olarak muhalif entelektüellerle birlikte örgütlenmeyi de beraberinde getirmiştir. İran dışında her üç ülkede de öğrenciler arasındaki hâkim ideolojik eğilim sosyalizm yahut Marksizm’in bir türüdür. Öğrencilerin sık hareketlenmeleri ve isyanları, mevcut rejime karşı çıkmanın önemli bir bileşeni olarak farklı toplumsal grupları da cesaretlendirmiştir. İran’da Humeyni ve onun yakınında bulunan din adamları defalarca öğrencileri övmüşler ve üniversiteleri Şah’ın diktatörlüğüne ve emperyalizme karşı direnişin kaleleri olarak adlandırmışlardır. Üniversiteliler ile din adamları arasında kurulacak olan bir ittifakın önemine dikkat çeken Humeyni 1977’nin sonunda aydınlardan ve üniversite öğrencilerinden siyasi eğitimleri yok diye din adamlarını yok saymamalarını istedi. Eğer din adamları siyasi eğitimden geçmemişlerse aydınların onları eğitmesini bile istedi. Bununla birlikte şu gerçeği de vurgulamak lazım: Devrim sürecinde üniversite öğrencilerinin çoğunluğu sosyalist bir idealle hareket ediyordu. İran devriminin liderliğine olan bu öğrenci desteği ideolojik uzlaşmadan daha çok taktiksel koalisyonlara ve siyasi fırsatlara dayanıyordu.

Kurtuluş Teolojisi ve İslami Hükümet

Öğrenci muhalefetinde olduğu gibi dini kurumların ve onların temsilcilerinin sosyolojik bakış açılarının çoğunluğu tarafından durağan ve var olan düzen yeniden üretimiyle özdeşleştirilmiş olmasının da bir yanılgı olduğunu belirten yazar, din adamlarının ideolojik kayması üzerinde özellikle durmaktadır. Nikaragua ve Filipinlerde, bu ülkelerin dışında gelişen olaylar kurtuluş teolojisinin yükselişini sağlamıştır. Bu türden değişimler yahut ideolojik kaymalar dini söylemleri de etkilemiştir. Din toplumsal barış ve uyuma vurgu yapan bir araç olmaktan çıkarılarak bazı toplumsal grupların mücadelesini sahiplenen bir anlayışla yorumlanmıştır. Bu ise artan toplumsal eşitsizlikler ve yoksul toplumsal gruplara uygulanan baskılar karşısında din adamlarının bir kısmının statüko karşısında politikleşmelerini sağlamıştır. Din adamlarının geneli devrimci bir siyasetten çok, ılımlı ya da reformcu bir siyaseti tercih etmişlerdir. İran’daki din adamlarının merkezi bir hiyerarşiden yoksun olması bölünmelere sebep olmuştur. Buna karşın din adamlarının çok azı Humeyni’yi desteklemiştir. Yine sadece küçük bir azınlık monarşiyi açıktan desteklemişti. Kum ve Meşhed’de bulunan din adamlarının çoğunluğu ılımlıydı ve bir devrimi tercih etmiyorlardı ama devrimci çatışmaların başlangıcında halk hareketlenmesi için önemli bir rol oynadılar. Kolayca görülebileceği gibi, İranlı din adamları, devrimci süreçte tek bir tavır içinde olmadılar. Bu sürece varmadan önce gerek seküler gerekçe bazı İslamcı yazar ve aydınlar da din adamlarını eleştirdiler. Ali Şeriati din adamlarını eleştiren İslamcı aydınlardan biriydi mesela. O Şii din adamlarını gerçek İslam’ı temsil etmemekle itham etti. Yüzyıllardır din adamlarının yönetenlerin ve üst sınıfların iktidarları yanında saf tutarak İslami ideallere ihanet içinde olmuşlardı. Din adamlarının bu statükoyu koruyup kollayan tavrı, Şeriati’ye göre okuyan gençliğin seküler Batı ideolojilerine yönelmesine sebep olmuştu. Filipinlerde Katolik Kilisesi’nin merkeziyetçi yapısına din adamlarının muhafazakâr yapısı eklenmiş bu ise onların harekete geçme yeteneklerini engellemiştir. Nikaragua’da ise Katolik Kilisesinin hükümete muhalif oluşu onları muhalefette öncü bir konuma yerleştirmiş ama bu durum onları sonucu belirleme noktasında etkili kılmamıştır. Misagh Parsa, her üç ülkede de toplumsal devrim sürecine katılan din adamları azınlıkta olmuş olmaları üzerinden şu yorumları yapar “Nikaragua ve Filipinlerde radikal din adamları azınlığı sola doğru kayıp, kurtuluş teolojisini savunurken, İran’daki radikal din adamları azınlığı bir İslami hükümetin kurulmasını destekledi. Latin Amerika ve Filipinlerde solcu bir hareketin yükselişi, kurtuluş teolojisinin büyümesine katkıda bulunmuş olabilir, fakat İran’da, bunun aksine, İslami Mücahitlerin, militan din adamları azınlığının ideolojik kaymasında, dinci solun zayıflığı bir faktör olmuş olabilir. Her üç örnekte de, din adamlarının siyasi hareketlenmelerinin zamanlamasını ideolojik kaymalardan daha çok, daha genel siyasi sorunlar etkiledi.”

İşçiler ve Kapitalistler

İşçilerin her üç devrimdeki etkilerini irdeleyen yazar Marks’ın tasavvur ettiği düzeyde işçi sınıfına bel bağlamanın doğru olmadığını belirtir. İşçi hareketleri ve onların toplumsal eylem becerileri devletin merkezi yapısından dolayı her ülkede farklı olmuştur. Onların harekete geçmeleri ideolojik bilinçlenmelerinden ziyade baskı ortamının zayıflamasıyla açıklanır. Üç ülkede devrim sürecinde işçilerin durumu şu şekildedir: “ İran’da bağımsız eskiden beri var olan işçi örgütlerinin fiili yokluğu ve dış müttefiklerin zayıflığı, işçileri devrimci çatışmanın son safhasına kadar hareketlenmekten alıkoydu. İran’daki çatışmaların son safhasında önemli bir rol oynayan petrol işçileri dışında, diğer işçiler çok boy göstermedi. Diğer yandan daha iyi örgütlenmiş Nikaragualı işçiler, hükümete karşı hareketlenmek için,1970’lerdeki fırsatlardan bol bol istifade ettiler. Nikaragualı işçilerin daha iyi örgütlenmeleri ve hareketlenmeleri, ayrıca ulusal siyasette daha önemli rol oynadıkları anlamına geliyordu. Filipinlerde, daha fazla örgütsel kaynak işçilerin, sıkıyönetimden daha önce ve 1980’ler boyunca çok sayıda kolektif eyleme girişmelerini sağladı. Nikaragua ve Filipinlerdeki işçi örgütleri, ulus çapında boy gösteren ve ulusal siyasette rol oynayan liderler ortaya çıkartı.”

Kapitalistlerle devlet arasındaki ayrılma ve bölünmeler devrimci süreçleri doğrudan etkileyen bir başka gelişmedir. Kapitalistlerin devletin karşı tarafına geçmeleri önemli olsa da devrimlerin gerçekleşmesi için yeterli değildir. Kapitalist sınıf risk aldığında, yıkıcı taktikler geliştirdiğinde ve en nihayetinde mevcut rejimi devirmek için diğer sınıflara ve koalisyonlara katıldığında devrim sürecinde etki sahibi olabilir. Varlıklı olmalarından dolayı kapitalistler, mevcut rejimin üretim sürecini bozma ve böylece ekonomik kriz ya da düşüşleri oluşturarak süreci derinleştirme potansiyelini taşıdıkları gibi hükümetin toplumsal destek tabanlarını azaltarak devlerin savunmasızlığını arttırabilir. Üç ülkedeki muhalefete katılan kapitalistler farklı sonuçları olan çatışmalarda değişik roller üstlendiler. Devletlerin toplumsal hareketlerce devrildi İran ve Nikaragua’da mevcut yönetimin konumunu zayıflattılar ama devrim sonrasındaki devletin doğasını belirleyemediler. Sözgelimi İran’da çarşı esnafının katılımı olmadan, din adamları ve diğer toplumsal sınıf ve grupların devrimci mücadelelerini yürütmeleri düşünülemezdi. O nedenle devlete karşı kapitalist muhalefet, devrimci isyanların başarısı açısından hayati önem taşımaktadır. Filipinlerde ise toplumsalın parçalanması, artan işçi militanlığı ve solcuların tehdidi kapitalistleri kolektif hareketlerde yer almaktan uzaklaştırdı. Filipinlerin bir toplumsal devrim yaşamaması nedeniyle, çatışmaların sonucundan doğrudan etkilendiler ve kârlı çıktılar.

 Bütün bu süreçler gösteriyor ki devrim bir süreç ama aynı zamanda geniş koalisyonların oluşumu ve devrimci durumu denetim altına almak üzere birbiriyle çekişen, dışlayıcı istemler öne süren yeni müsabıkların yükselişine bağlıdır. Dolayısıyla bu süreci anlamak yapısal teorilerin tek başına yeterli olmadığının farkında olmayı gerekli kılar. Geniş koalisyonlar şu sebeplerden dolayı iktidarın el değiştirmesinde yahut bir devrimin gerçekleşme ihtimalini arttırır: “Birinci olarak, geniş koalisyonlar yönetimin yalıtılmasına ve rejimin toplumsal dayanaklarının güçsüzleştirilmesine veya ortadan kaldırmasına doğru bir eğilim yaratır. İkinci olarak, bu tür koalisyonlar hizipçiliğin, ayrılıkçılığın ya da bir felç durumunun silahlı kuvvetleri kuşatması olasılığını arttırır. Üçüncüsü geniş koalisyonlar, genel grevler gibi, iktidar sahiplerini yerinden etmek üzere geniş ölçekli yıkıcı faaliyetlerin başlatılmasında hayati bir rol oynar. Son olarak da, yönetim uyuşmazlığı durumunda geniş koalisyonlar silahlı mücadelenin, son kertede silahlı kuvvetlerin bozguna uğratılmasının, daha büyük bir toplumsal destek bulmasını teşvik eder.” Üç ülkede 1960’larda ve 1970’lerde meydana gelen karşı çıkışların ekonomik ve siyasi gelişmelerde yaşanan krizlere rağmen bu ülkelerdeki rejimlerin iktidarını devirememesi koalisyonların yokluğundan kaynaklanır. Devrimler yahut isyanlardaki koalisyonlara ilişkin olarak öne sürülen bu teorik çerçeve sanırım bugün Ortadoğu’da meydana gelmekte olan siyasal çatışma ve devrimlerin çözümlenmesine de uygulanabilir. Çelişkili güçlerin nasıl bir arada bulunduğunu anlamak için süreç teorisi yapısalcı yaklaşımlara göre daha işlevsel. Kitabın geleceğe dönük yansımalar bölümü bugünü analiz edenlerin mutlaka dikkate alması gereken çözümlemelerle dolu: “Yoksulla zenginler arasındaki uçurum, tehlike sinyalleri veren bir hızla büyüyor. Artan toplumsal ve ekonomik eşitsizlikler, toplumsal çatışmalar için kaçınılmaz nedenler oluşturuyorlar. Bu eşitsizlikler öğrencileri ve işçileri kolektif eylem ve toplumsal değişim için harekete geçirmeye itiyor. Son olarak artan eşitsizlikler etnik çatışmaları olduğu gibi,bölgesel çatışmaları da yoğunlaştırıyor.(…) Gelecekteki doğrultu ne olursa olsun, geniş ölçekli toplumsal çatışmalara ve şiddete neden olan pek çok toplumsal neden var olmaya devam etmektedir.”

Sonuç olarak yapısal ve süreçsel yaklaşımları birleştiren Devlet, İdeoloji ve Devrim, Batı dışı toplumlarda meydana gelen toplumsal devrimleri anlamaya ve açıklamaya ilişkin kapsamlı bir teorik çerçeveye katkı yapmak için yola çıkan çalışma devrimlerin karmaşık sosyolojik boyutunu, devlet yapılarını, toplumsal sınıfların ve ideolojilerin büyük ölçekli toplumsal çatışmalardaki rollerine ilişkin kavrayışımızı aydınlatmaktadır. Tek başına hiçbir teorinin yahut modelin devrimlerle sonuçlanan süreçleri açıklayamayacağının farkında olarak.

 Misagh Parsa, Devlet, İdeoloji ve Devrim: İran, Nikaragua ve Filipinler Devrimlerinin Karşılaştırmalı Analizi, Çeviren: Alper Birdal, Nahide Özkan, Derya Göçer, İletişim Yayınları, 2004, 423 sayfa.

HABERE YORUM KAT

3 Yorum