'Karikatür krizi' ve Rasmussen meselesine devam

08.04.2009 06:42

Kürşat Bumin

Rasmussen'in NATO Genel Sekreterliği'ne atanmasını sağlayan “inat”, üzerinde düşünülmesi gereken bir husus.

Konuya ilişkin iki yazı önemli değerlendirmeler içeriyordu.

Gazetemizden İbrahim Karagül, Obama'nın dünkü gazetelerin birçoğunun birinci sayfaya çıkardığı “İslam'la savaşmayız” açıklamasından hareketle şu haklı yorumu yapıyordu:

“Obama bu süreci tersine çevirebilir mi? Buna gücü yeter mi? Bu öyle birkaç konuşmayla önlenebilir mi? (…) Çünkü bugüne kadar güvenlik stratejilerini bu tehdide göre belirleyenler aynı tutumlarında ısrarlı görünüyor. Mesela NATO Genel Sekreterliği tartışması… Bu coğrafyanın öfkesi ABD üzerinden alınıp NATO'ya yöneltiliyor sanki. NATO bugün ve bundan sonra bütün operasyonlarını Müslümanların yaşadığı bölgelerde, bu bölgelerin çevresinde, Avrasya hattında yapıyor, yapacak. (…) Hal böyle iken; NATO'nun pozisyonu belliyken, Rasmussen'in kimliği belliyken Avrupa'nın özellikle bu kişiyi aday göstermesi rastlantı değil.”

Yazarımız haklı görünüyor; gerçekten de, hal böyle iken Rasmussen üzerindeki ısrarın rastlantı olduğuna inanmak zor.

Zaman'dan Şahin Alpay'ın konuya ilişkin yazısı da önemli tespitler içeriyor. Merkel ve Sarkozy'nin “ısrarı”ndan bahisle “Bu ikilinin, Rasmussen'in İslam ülkelerinde olumsuz karşılanacak birinin aday olmasını ve Türkiye'nin itirazlarını hiç hesaba katmadıkları açıkça görüldü” diyen Alpay, tartışmaya ilişkin şu hoş yorumu da aktarıyor:

“Rasmussen'in NATO'nun başına getirilmesini Alman meslektaşım, Die Zeit'ın İstanbul temsilcisi Michael Thumann'ın deyişiyle 'Geoge W. Bush'un intikamı' olarak görmek de mümkün. Zira Rasmussen, Bush'un o zamanki Britanya Başbakanı Tony Blair'den sonra gelen, iki numaralı yardakçısı idi.”

Çok yerinde değerlendirmeler bunlar. NATO'nun varlık nedenini bundan böyle “Müslümanların yaşadığı bölgelerle, bu bölgelerin çevresinde” gerçekleştirilecek operasyonlarla kanıtlayacağı apaçık iken, Rasmussen'i bu örgütün başına yerleştiren aklın sorgulanmaya kuvvetle ihtiyacı olduğu da apaçık. NATO üyesi ülkelerde bu göreve getirilecek başka kimse kalmadı mı?

Bu çerçevede Rasmussen'in atanmasında Türkiye'nin veto tehdidini kaldıran şartlar içinde yer alan “özür dileme” meselesini ciddiye almamak gerekir. Bu kadar zamandır “karikatür krizi”ne ilişkin aklı başında bir açıklama yapmamış bir başbakan dersini bu dar zamanda mı çalışıp gönül alacak? Oysa hatırlıyorsunuzdur, olay henüz tazeyken diğer Avrupa ülkelerinin devlet adamları ve siyasetçileri (Chirac örneğinde olduğu gibi) “Bu bir provokasyondur” şeklinde açıklamalar yapmaktan geri durmamışlardır. Benzer açıklamaların yapıldığı İngiltere'yi dışarıda bırakacak olursak, söz konusu karikatürlerin Avrupa ülkelerinin hemen tamamında yayımlanmış olması başka bir mesele. Bu ülkelerde karikatürleri yayımladıkları için ceza alan bir yayın kuruluşuyla da karşılaşmadık. Ama bu da başka bir mesele. Çünkü burada önemli olan, toplumun bir kesimi söz konusu karikatürlerde olduğu gibi “ifade özgürlüğünü” edepsizlik derecesinde kullanmayı tercih etmiş olsa da, devlet ve siyaset adamlarının –hiç değilse ülkelerinde yaşayan yüzbinlerce-milyonlarca göçmenin hakkını-hukukunu hatırlayarak- söz konusu özgürlüğü ve onun bu ürünlerini daha farklı bir açıdan değerlendirmeleri gerekmez mi?

Ama gördük ki, Rasmussen'in konuya ilişkin ezberi bozulmamış. Hâlâ “ifade özgürlüğü”nün ne derece önemli olduğundan söz ediyor. Oysa biz kendisinden, hiç değilse, “ifade özgürlüğü çerçevesinde çizilip-yayımlanmış bu karikatürler milyonlarca insanı yaraladığı gibi, Danimarka'da yükseliş halinde olan aşırı sağcı oluşumların da ekmeğine yağ sürmüştür. İfade özgürlüğünün önemli olması bu karikatürlerin her cihetten süflî şeyler olmasına mani teşkil etmiyor” demesini beklerdik.

Dünkü yazımda duyurmuştum ama sıra gelmedi. “Karikatür krizi”ne ilişkin –zamanında- yayımladığım yazılardan bölümler aktaracaktım bugün de. Yerimiz son derece daraldı ama hiç değilse –yine zamanında- bir Fransız TV kanalında “karikatürler”in “ifade özgürlüğü” açısından tartışıldığı bir programda Kanadalı bir gazetecinin getirdiği yorum üzerine yayımladığım yazıdan bir bölümü aktaracağım:

“…bir başka tartışma da yine -'ifade özgürlüğü'açısından- Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında Avrupa'da ortaya çıkan 'Dadaizm' etrafında oldu. Biliyorsunuz, bu akımın içinde yer alan sanatçılar başta 'Vatan-Ordu-Savaş' gibi, arkada bıraktıkları savaşın 'tanımlarını' gerçekten mükemmel yaptığı (!) bir takım 'değerler' olmak üzere gelenek ve din gibi kurumlara da saldırıyor, onlarla da 'dalga geçiyor'lardı. Dadaistlerin 'ifade özgürlüklerini' bu derece cesur kullanmaları masadaki gazeteciler tarafından biraz da 'nostalji' ile hatırlatıldı. Kanadalı gazeteci bu bahse ilişkin olarak da nefis bir 'nokta koydu'. Şöyle diyordu: Haklısınız, ama unutmayın ki, Dadaizm savaş çıkaranlar başta olmak üzere 'güçlüler' ya da 'güç' karşısındaydı. Oysa 'karikatürler' meselesinde durum böyle mi? Danimarkalı karikatüristler söz konusu çizgileriyle hangi 'güç'ün karşısında dikiliyor; bırakın ülkelerinde yaşayanları, karşı alınanlar artık Avrupalı olmuş 15 milyon Müslüman değil mi?”

Yani diyeceğim, diğer özgürlükler gibi “ifade özgürlüğü” meselesi de kolay bir konu değildir.

YENİ ŞAFAK

  • Yorumlar 0
    Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
PANO
KARİKATÜR
Tüm Hakları Saklıdır © 2001 Haksöz Haber | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 212 635 43 75 | Faks : 0 212 631 55 27 | Haber Yazılımı: CM Bilişim