1. YAZARLAR

  2. İbrahim Sediyani

  3. Kardeşlik mi Eşitliği Sağlar, Yoksa Eşitlik mi Kardeşliği?
İbrahim Sediyani

İbrahim Sediyani

Yazarın Tüm Yazıları >

Kardeşlik mi Eşitliği Sağlar, Yoksa Eşitlik mi Kardeşliği?

A+A-

İsviçre hakkında kaleme aldığımız, İsviçre üzerinden Türkiye’ye bakmaya çalıştığımız daha önceki “Camiyi Yık Ama Adaleti Yıkma”, “İsviçre Üzerine Sosyolojik Anekdotlar”, “İsviçre Modeli” ve “Matterhorn” adlı makalelerimizde, İsviçre’de hiçbir kavmin diğer bir kavme, hiçbir dilin diğer bir dile, hiçbir mezhebin diğer bir mezhebe, hiçbir topluluğun diğer bir topluluğa herhangi bir üstünlüğünün olmadığını, bütün dîn, dil, düşünce ve yaşam tarzlarının özgür bir şekilde yaşama alanı bulduğunu, herkesin inancında, fikrinde ve yaşam tarzında, kılık kıyafetinde özgür olduğunu, en önemlisi de, bütün bireysel ve toplumsal hakların devletin anayasal güvencesi altında olduğunu, bu özgürlükçü durumun da, ülkeyi, insanların yüzyıllardır üzerinde barış içinde kardeşçe yaşadığı bir coğrafya yaptığını ibret ve gıpta ile müşahade etmiştik.

Çünkü bir ülkede barış ve kardeşliğin sağlanması, huzur ve emniyetin tesisi için, sosyal adaletin hâkim olması gerekmektedir; birey ve toplulukların her türlü hak ve özgürlüğü sağlanmalı, güvence altına alınmalıdır.

Nisan 1992’de ABD’de bir siyâhî sürücünün “aşırı hız yaptı diye” trafik beyaz polisleri tarafından aracı durdurulup vâhşîce ve gaddarca dövülmesi üzerine başlayan ve tüm ülkeye yayılan, ABD’deki büyük şehirleri yangın yerine çeviren siyâhî başkaldırının sembolleşen sloganı, “Adalet yoksa barış da yok” sloganı olmuştu.

Zira bir coğrafyada adalet ve eşitlik varsa, o topraklarda barış ve kardeşlik de olur. Ülkemizde, “barış” ve “kardeşlik” gibi yüce değerler, egemen güçler tarafından tam tersi bir amaçla, insanların ve toplulukların hak ve özgürlüklerinin bastırılması, adalet ve eşitlik uğruna verilen mücadelenin direncinin kırılması amacıyla seslendirilmektedir. Bu ise hiç de etik olmayan bir tutumdur.

Oysa barış ve kardeşlik, sebep değil sonuçtur ki, sosyal bilimlerde buna “bağımlı değişken” denir.

Dolayısıyla, “Hepimiz kardeşiz, o halde...”, “Bin yıldır barış içinde yaşamışız, öyleyse...” diye başlayan söylemler, hem dilbilgisi açısından, hem de sosyal bilimler açısından yanlış kullanımlardır. Doğru olan, konuştuğumuz cümleleri “..., o halde kardeşiz”, “..., öyleyse kardeşiz” şeklinde kurmak, kurabilmektir. Türkiye’de bu anlamda “kardeşlik” kavramı, bilinçli olarak yanlış yerde kullanılmaktadır. Doğru olan, “kardeşlik” kavramını cümlenin birinci tümcesinde kullanıp ikinci tümcedeki noktalı yerleri doldurmak değil, doğru olan, “kardeşlik” kavramını cümlenin ikinci tümcesinde kullanıp birinci tümcedeki noktalı yerleri doldurmak, doldurabilmektir.

Çünkü kardeşlik bir sebep (bağımsız değişken) değil, bir sonuçtur (bağımlı değişkendir). Kardeşlik eşitliği sağlamaz, fakat eşitlik kardeşliği sağlar. Bu en basit hayat kuralını gözden kaçırmayan herkes, “İslam kardeşliği” gibi bir bağa sahip olduğu halde Türkiye’deki halklar arasında neden adalet ve eşitliğin sağlanmamış olduğunu, öte yandan, böyle bir “kardeşlik” bağına hiç sahip olmadığı halde, İsviçre’deki adalet ve eşitliğin ülkeye nasıl olur da  şimdiki barış ve kardeşliği getirdiğini rahatlıkla anlayabilecektir. Bunun sebebi, görüldüğü gibi gayet basittir: Türkiye’de “kardeşlik” kullanılarak bazı adımlar atılmaya çalışılmaktadır, “kardeşlik” bazı şeylerin “sebebi” yapılmaya çalışılmaktadır. Oysa yapılması gereken, tam tersine, bazı adımların atılarak “kardeşliğin” sağlanmaya çalışılması olmalıdır.

Bunu küçük bir çocuğun bile anlayabileceği bir dille söylemek gerekirse: “Kardeşlik” var diye bazı şeyler otomatikmen sağlanmış olmuyor; bilâkis, bazı şeyler var olduğu zaman “kardeşlik” otomatikmen sağlanmış oluyor.  Nedir bu “bazı şeyler”? En başta adalet ve eşitliktir, tabiî ki. Ülkede yaşayan bireylerin ve toplulukların “kardeş” olması ülkeye otomatikmen eşitlik ve adaleti getirmiyor; fakat ülkeye eşitlik ve adaletin hâkim olması ülkede yaşayan birey ve toplumları otomatikmen “kardeş” yapar.

Bu konuda ne yazık ki “sebep” (bağımsız değişken) ile “sonuç” (bağımlı değişken) biribirine karıştırılmaktadır. Siz anne veya baba olduğunuz için çocuk sahibi değilsiniz; bilâkis çocuk sahibi olduğunuz için anne veya baba olmuşsunuzdur. Türkler ile Kürtler’in kardeş olması aradaki adaletsizlik ve eşitsizliği buharlaştırıp ortadan kaldırmıyor; fakat Türkler ile Kürtler arasında gerçek adaletin ve tam eşitliğin sağlanması iki halkı biribirine kardeş yapar.

Kardeşlik tesis edilerek ülkeye adalet ve eşitlik getirilmez, yanlıştır. Peki ne yapılmalıdır? Tam tersi yapılmalıdır: Adalet ve eşitlik tesis edilerek kardeşlik sağlanmalıdır. Adalet ve eşitliğin hâkim olduğu bir coğrafyada, toplumlar arasında barış ve kardeşlik zaten kendiliğinden sağlanır.

Türkiye’de aynı çarpık davranış şekli, ne yazık ki İslamcı kesimin Kürt sorununa yaklaşımda da kendini göstermektedir. İslamcılar “İslam kardeşliği” argümanını kullanarak Kürt sorununu “çözmeye” kalkışmaktadır. Oysa yapılması gereken, tam tersi olmalıdır, Kürt sorunu çözülerek (yani Kürtler’in Türkler’le, Kürtçe’nin de Türkçe’yle tam eşitliği sağlanarak) İslam kardeşliğinin tesis edilmesidir. Böyle yapılmadığı için, “İslam kardeşliği” gibi yüce bir bağ, hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bu güçlü bağ, çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Çünkü dediğimiz gibi, kardeşlik sebep değil sonuçtur. Birinci yol zaten yanlış ve tersinden bir yaklaşım olduğu için, bu da ister istemez İslamcı kesimi bu konuda “teorik söylemlerin” ötesine taşıyamamaktadır. Oysa ikinci yolu, yani doğru olan yaklaşım tarzını seçmiş olsalardı, işe ilk olarak “adım atmakla” başlamak zorunda kalacaklardı. Doğru olan da budur.

Qûr’ân âyetlerini okuduğumuzda da, yüce kitabımızda “kardeşlik” kavramının sebep değil sonuç olarak kullanıldığını görürüz:

“Allâh’ın ipine hepiniz sımsıkı sarılın. Dağılıp ayrılmayın ve Allâh’ın sizin üzerinizdeki nimetini hatırlayın. Hani siz düşmanlar idiniz. O kalplerinizin arasını uzlaştırıp ısındırdı ve siz O’nun nimetiyle kardeşler olarak sabahladınız. Yine siz tam ateş çukurunun kıyısındayken oradan sizi kurtardı. Umulur ki hidayete erersiniz diye Allâh size âyetlerini böyle açıklar.” (Âl-i İmrân, 103)

Dolayısıyla, Türkiye’deki belli başlı sorunlar karşısında nasıl bir tutum belirleneceği kararlaştırılırken, sanki bu ülkede İslamî bir yönetim varmış, sanki İslam’ın adaleti ve kardeşliği yurdun her tarafını kuşatmış gibi “Kardeşiz, o halde...” refleksiyle ortaya konan tutumlar çözüme değil, bilâkis çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Yapılması gereken, “Ne yapmalıyız ki aramızda gerçek kardeşliği sağlayabilelim?” refleks ve endişesiyle tutum belirlemek olmalıdır. Zira şu anda ülkemizde İslam’ın adaleti hakim değildir; İslamî bir yönetim altında da yaşamıyoruz. Bilâkis egemen olan, laik ve şovenist bir rejimdir. Bu ırkçı rejim, İslamî ve insanî olan her şeye de savaş açmıştır. Böyle olduğu halde, İslamcı kesimin, sanki bu ülkede İslamî bir devlet varmış gibi “Kardeşiz, o halde...” refleksiyle sorunlara yaklaşmaya çalışmasını anlamak hakikaten mümkün değildir. Bu tutum çözüme değil, çözümsüzlüğe hizmet etmektedir. Çünkü ülke şu anda “İslam kardeşliği” ile yönetilmiyor.

Olmayan bir “kardeşlik” ile sorunları çözmeye kalkmak yerine, sorunları çözmeye çalışarak “kardeşlik” bağını yeniden tesis etmek, daha gerçekçi ve daha ciddî bir mücadele stratejisi olur kanaatindeyim.

“Kardeşlik” bizi biribirimizle “eşit” yapmıyor; içinde bulunduğumuz ülke gerçeği bunun apaçık kanıtıdır. Fakat “eşitlik” bizi biribirimizle “kardeş” yapar; buna en güzel kanıt İsviçre’dir.

Her iki ülkeye de dikkatle bakıp kıyaslayınız, lütfen: Bir tarafta, “kardeşliği” kullanarak sorunlarını çözmeye çalışan Türkiye; diğer tarafta ise, sorunlarını çözerek “kardeşliği” sağlamış olan İsviçre.

Sonuç ortada değil mi?

sediyani@gmail.com

YAZIYA YORUM KAT

5 Yorum