1. YAZARLAR

  2. Sümeyye Demir

  3. Kardeşimi Tanımak
Sümeyye Demir

Sümeyye Demir

Yazarın Tüm Yazıları >

Kardeşimi Tanımak

A+A-

Smydmr@hotmail.com

Kendimi tanımaya, yaşama ve yaratılma gayemi anlamaya başladığımda, önce Müslüman olduğumu keşfettim. Rabbim beni, kendisine kul olabilecek bir insan, hakkıyla teslim olmayı bilecek bir Müslüman olarak yaratmıştı.

“Andolsun, cinleri ve insanları yalnızca bana kulluk etsinler diye yarattım” (52/56)

Mü’minlerin kardeş olduklarını (49/10), dünyanın neresinde olurlarsa olsunlar, birinin acısının ve derdinin, kendi acımız ve derdimiz olduğunu, birbirimizi tanımamız, birliğimizi kuvvetlendirebilmemiz adına kabile kabile yaratıldığımızı, Allah’a en yakın olanımızın, takvaca en üstün olanımız (49/13) olduğunu öğrendim. Dilimin, rengimin, memleketimin veya kökenimin bir ayrıcalık olmadığını, zaten bunları seçme tercihinin bana ait olmaması nedeniyle, karşımdakini aşağılama, dışlama ve yok etme hakkımın bulunmadığını idrak ettim.

Taassubun gözleri kör ettiğini, Kureyş’in bu yüzden Rabbin öfkesine maruz kaldığını, Rasûlüllahın sıkça bu konuya parmak bastığını, cahiller gibi ırkçılık ve milliyetçilik yapılmaması gerektiğini okudum. Taassubun, bir görüş ve düşünceye, bir kişi ve topluluğa körü körüne bağlanmak, taraf olmak, akraba ve kavminin fertlerine aşırı ölçüde sevgi gösterip yardımcı olmak ve onları kayırmak anlamlarına geldiğini, yaratıcının ise bunu şiddetle reddettiğini gördüm.

Namazım, hayatım ve ibadetlerim yalnız Allah içindi. Artık çizmiştim yolumu. Sonraları bir şey daha öğrendim. Allah’ın bir kuluydum ama aynı zamanda bir Kürt’tüm de. Kendimize özgü dilimiz, adetlerimiz, kültürümüz, müziğimiz vardı bizim. Fakat biz bunları hiç gündemimize alamıyorduk günlük yaşamımızda. Ailelerimiz bizlerle Kürtçe konuşmuyordu. Üstelik birbirleriyle konuşurken de gizlice yahut kimsenin olmadığı zamanlarda konuşuyorlardı.

Fark ettim ki korkuyorlardı, ürküyorlardı. Dışlanmak, aşağılanmak, dilleriyle alay edilmek, üstelik de yasaklanmış bir dili (aslında Kürtçe özel olarak yasaklanmış bir dil olmamakla beraber Türkçe dışında tüm dillerin resmi olarak konuşulması yasaklandığından, dolaylı olarak yasaklı sayılıyor dilimiz) konuşarak suç işlemiş olmak(!) çekindiriyordu onları. Türkçeyi düzgün konuşamayınca, yaşanan şamatayı ve gülüşmeleri de siz düşünün artık.

Kürttüm ama neden Kürtçe bilmiyordum? Şairlerimizi, ozanlarımızı, aydınlarımızı, âlimlerimizi niçin tanımıyordum? Aynı ülkede yaşayan vatandaş olarak, tarihimizden neden kimse bahsetmiyordu. Neredeyse tek bilgilerimiz, Kurtuluş Savaşı sırasında omuz omuza verdiğimiz ve Türk-Kürt kardeşliğiydi. Fakat pastanın en güzel ve büyük payından hep diğer kardeş nasibini alırken, bizler kırıntılara şükretmeyi öğrenmiştik/öğretmişlerdi. Sonra anladım ki, hastalıklı Kürtlerdik bizler. Öyle değil tabi ki de, topluma öyle lanse edilmiştik. Bu fark, özellikle de milliyetçilik ve Türkçülük akımlarının belirgin olduğu şehir ve beldelerde daha çok gösteriyordu kendini.

Araştırmalı, sorgulamalı ve yanlış olanı değiştirmeli ve düzeltmeliydik. Bir Müslüman olarak, bu uğurda sıvadım kolları. Lakin adaleti ve hakkı elden bırakmadan, Allah’ın hoşnutluğunu göz ardı etmeden ve İslam’dan uzaklaşmadan. Dedim ya, ben Kürt olmadan önce Müslüman’dım. Bir yerlerde bir boşluk, eksiklik vardı İşte o, kardeşlik duygusuydu.

Rabbin istediği kardeşlik, kan ve nesep bağıyla olan kardeşlik değildir. O, kulları arasında İslam kardeşliğini takdir etmiş ve buyurmuştur. ‘Müminler ancak kardeştir’ O’nun sözü değil midir? Nice peygamberlerin evlatlarını, eşlerini helak etmemiş midir?

“Nuh Rabbine dua edip dedi ki: "Ey Rabbim! Şüphesiz oğlum da ailemdendir. Senin vadin ise elbette haktır. Sen hâkimler hâkimisin./ Allah buyurdu ki: Ey Nuh! O asla senin ailenden değildir. Çünkü onun yaptığı kötü bir iştir. O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme! Ben sana cahillerden olmamanı tavsiye ederim.” (52/45-46)

“Dediler ki: "Biz, suçlu bir topluma (onları helak etmeye) gönderildik./ Lut ailesi hariç. Onların hepsini kurtaracağız./ (Fakat Lut'un) karısı müstesna; biz onun geri kalanlardan olmasını takdir ettik.” (15/58-60)

O, gidilecek yolu ve hedefi bildirmiştir. Sadece, kendi ipine sımsıkı sarılmamızı, birlik olmamızı, birbirimizin açığını aramamamızı, cahiliye devrinde olduğu gibi sınıf farkı yaratmamamızı, yoksulu, kimsesizi ve bizden olmayanı aşağılamamamızı, tüm kullarına ortak takdir ettiği, hak ve özgürlükleri gasp etmememizi ve zulmün her türünden sakınmamızı emretmiştir. Çünkü O biliyordu ki, insanlar pek çok milletti ve onların ancak tek bir ortak payda da toplanmasıyla birlik oluşturulabilecekti. O payda da, dindir, teslimiyet ve samimiyettir.

Peygamberi Hz. Muhammed nezdinde, örnek toplumu, birlik ve beraberliği, kardeşlik sınırlarını koymuştur önümüze. Habeşlisi, Mekkelisi, Medinelisi, İranlısı, Mısırlısı ve Şamlısı gibi el ele, gönül gönüle vermemizi istemiştir. İslam’ın ilk yıllarında, beyazı siyahını, zengini fakirini, aşiret sahiplisi yalnızı, güçlüsü güçsüzünü savunup kollamamış mıydı?

Yerlerinde yurtlarında barınamaz olduklarında, başka memleketin insanları onlara evlerini, işlerini, kucaklarını açmamış mıydı? Ölümüne, Allah adına biat etmemişler miydi Resule? Hep birlikte taş bağlamamışlar mıydı karınlarına, ta yürekten birlikte söylememişler miydi ‘Lebbeyk’ diye? Düşmana ortak tavır almamışlar mıydı?

Öyleyse nedir bizim derdimiz, birbirimize olan kinimiz? Neden aynı tastan, İslam tasından içtiğimiz su bizi bir arada tutmaya yetmiyor? Neden birileri, diğerlerine potansiyel suçlu muamelesi yapıyor, aşağılıyor, kınıyor, zulmediyor? Niçin zincirler kırılıp sen-ben bitirilip ‘Biz’ olamıyoruz? Ön yargıları kırmak, kötü zandan kaçınmak, şeytani duygulardan uzaklaşmak ve kimsenin kimseye üstün olmadığını haykırmak ve birbirimizi arkadan bıçaklamamak çok mu zor? Yoksa çabucak unuttuk mu ‘üstünlüğün ancak takva ile’ olabileceğini!

Birilerinin, millet adına konuşmaya, karar vermeye hakkı olduğunu sanması, kendi ideolojileri ve menfaatleri doğrultusunda tavır sergilemesi, milletler arasında bölücülük yapmaya, devlet içinde devlet kurmaya çalışması; samimi, hak ve adalet sahibi Müslümanları etkilememeli, kafalarında acabaların oluşmasına izin vermemelidir. Milliyetçiliği ve sadece kendinden olanı sevmeyi terk etmeli, azınlıkta da olsalar, diğer kardeşlerinin de kendileri gibi, insani özgürlüklere sahip olma haklarının olduğunu unutmamalıdırlar.

Yıllar yılı yaşanmış ve uygulanmış olan yanlışlıklar, karşılıklı olarak telafi edilmeye çalışılmalı, ‘zararın neresinden dönülse kardır’ denilerek, aynı yanlışlıklara düşmemenin çabası içinde olunmalıdır. Bireyler toplumları oluştururlar. Kürdü, Türkü, Çerkezi her birey kendi adına kini, nefreti, hırsı, saldırganlığı ve egoyu bir tarafa bırakırsa, doğal olarak toplum pozitif yönlenmiş olacaktır.

Elbette sorunun kökü tepede odaklanmaktadır. Lakin halkı kardeşce birbirine kenetlenmiş olan devlet, bir noktadan sonra politikasını değiştirmek zorunda kalacaktır. Bugün açıkça bu mesele konuşulabiliyor, sorunlar dile getiriliyor ve talepler sıralanabiliyorsa, bunda toplumdaki birlikteliğin önemi büyüktür diye düşünüyorum. Hepimiz birbirimizle evlenmiş, ortak işler kurmuş, birbirimizle içli dışlı olmamış mıyız? Hepimizin ailesinde bir Kürt veya Türk halkından fertler yok mu? Bıçakları bileyip karılarımızın, kocalarımızın, damatlarımızın veya gelinlerimizin karşısına mı dikileceğiz. Onları kendimizden koparıp, kendimizi yalnızlaştıracak mıyız?

Tek insan, tek millet, tek fikir düşüncesi ne kazandırdı bugüne kadar bize? Sonuç hep kan, gözyaşı ve yıkımlar olmadı mı? Değişen şartlar ve dünya karşısında, 1925’lerde kalan köhne zihniyetlerin bizi yönetmesine daha ne kadar izin vereceğiz? Türk kardeşlerimizin bölüneceğiz, parçalanacağız, yok edileceğiz korkularını üzerlerinden atmalarını, kendileri gibi bu topraklar üzerinde var olmaya çalışan, diğer milletten kardeşlerini kabullenmelerini istemek,  çok ütopik bir beklenti mi?

Kılıçların kınlarına konma vakti gelmedi mi hala? Aydınların, âlimlerin ve pek çok kesimden söz sahiplerinin, geçmişle yüzleşilmesini talep etmeleri, taş atan çocukların, terörle mücadele yerine, onların özelinde ‘18 yaşından küçüklerin çocuk mahkemesinde yargılanmaları’ konusunda çalışmaların başlatılması, Özgür-der’in başını çektiği, halk kitlelerinin okullarda ‘andımız’ denilen metnin okunmaması konusundaki eylemlerinin ses getirmesi, milletvekillerinin ve bakanların dahi bu konuyu dillendirmeleri, bir nevi bazı tabuların yıkılmaya başladığının, hataların telafisi için, arpa boyu da olsa, yolların alınmaya çalışıldığının emaresi değil midir?

Her gidilen hayırlı yollar üzerine, dikenli teller ve çakıl taşları döşeyenler olacaktır, bu meselede olduğu gibi. Öyle olmasaydı, birileri bu zulmün devamından rant ve menfaat sağlıyor, dökülen kanlardan karlı çıkıyor olmasaydı, çok güçlü olduğuyla övünülen ordu, 25 yılda defalarca bitirirdi bu terörü. Öldürülenlerin sadece Türk çocukları olmadığını herkes bilmektedir. Terör, aynı zamanda Kürt evlatlarının da canlarını almaktadır. Öldürenler de sadece Kürtler değildir. Onların arasında Türkü, Arabı, Ermenisi de vardır. Terörü, ırksal bir yapı olarak değil, bir zihniyet olarak görmek ve öyle davranmak gerekmektedir.

Sıkıntıları çeken Kürt kardeşlerimiz olduğu için, onların ‘Kürde Kürtten başka dost yoktur’ yerine, ‘Müslüman’a Müslüman’dan başka dost yoktur’ fikrini benimsemeleri gerekmektedir. Kimileri, özellikle PKK ve DTP’nin Kürtlerin haklarını savunduğuna inanmaktadır. Kürk halkının özgürlüğü için, ille de ‘İslamcılara’ ihtiyaç olmadığını savunmaktadır. Oysa biz İslam paydasını öncelliyor ve Müslüman Kürt halkının haklı taleplerini kazanmaları mücadelesini veriyoruz.

Oysa pek çok kişi bilmektedir ki, DTP yöneticileri ve çevresindekiler ile, PKK zihniyeti, özünde İslam’a savaş açmış ve bu kinle beslenmektedir. İslam’ı ve Müslümanları düşman olarak lanse etmiş ve tehlike olarak gördüğünü defalarca dillendirmiştir. A. Öcalan’ın, habervaktim.comda yayınlanan, AİHM’de savunmasından birkaç örnek:

“…Namazın kendisi de genel anlamda bir tiyatrodur. Tekrarlıyorum; orucun, namazın, kurbanın, bayramların kaynağı araştırılsın. O zaman görülecektir ki, kökenleri halkların önemli mevsimsel zamanlarda yaptıkları gösterilerdir. İbadetler bu gösterilerin, tiyatronun ilk biçimlerinin daha sonra ihtiyaçlara göre dönüşmüş biçimleridir… Hatice olmadan Muhammed’in peygamberleşmesi mümkün görünmemektedir. Yaşça Muhammed’den büyük ve ticaret kervanına sahip olacak kadar zengin ve güçlüdür. Bu durumun, kadını hor gören ve kız çocuklarını diri diri ölüme terk edecek kadar erkek egemenlikli Mekke toplumunda, Hatice’nin ciddi bir çelişki teşkil edeceği açıktır. Kendi başına bu azgın toplumla baş edemeyeceğine göre, Muhammed’le ilişkileri ve evliliği çok anlamlı olmaktadır… Şüphesiz tarihin doğru yorumlanmasında Marks ve Hegel’in yöntem anlayışları büyük önem taşır, bunlar geçerliliklerini de yitirmiş olmaktan hâlâ uzaktır… İslam dini ve milliyetçilik; Araplar, Farslar ve Türkleri millilik ve ulus olarak güçlendirip devletleştirirken, Kürtlerin asimilasyonunda ve ezilmelerinde temel rol oynamıştır…”

Çözüm İslam’da ve İslam kardeşliğindedir. Türk kardeşlerimizin doğru empati yapmaları gerekmektedir. Kendileri yerine Kürtler çoğunlukta olup, yıllarca onların yaşadıklarını kendileri yaşamış olsalardı, nasıl bir ruh hali içinde olurlardı. Memleketlerini soranlara ‘İzmir, İstanbul, Tokat vs’ cevabını verdiklerinde, ‘hıım,Türk müsün’ diyerek dudak bükmeyle karşılık bulup, bir adım geri kaçılsaydı, nedir benim günahım diye hayıflanmaz ve kırılmaz mıydı? Lütfen birbirimizi horlamaktan vazgeçip, aramıza ayrılık sokmaya çalışan çığırtkanların sözlerine kulak tıkayalım. Kimsenin ülkeyi bölmeye veya ayrılık çıkarmaya niyeti yok.

Emperyalizme, siyonizme, kapitalizme ve bizlere avlanacak bir kurban gözüyle bakan ülke içi ve dışı tüm aç kurtlara karşı, birlik ve beraberliğimiz elden bırakmayalım. Gelişen dünya düzeninde, elimizdeki nimetlerin farkına varıp, kendi içimizde düşmanlaşarak, kötü emeller peşinde koşanlara fırsat tanımayalım. Zaman, birleşme, el ele verme zamanıdır. Engelleri, ölümleri, ayrılıkları birlikte aşma zamanıdır. İnsani hak olarak görülen tüm hakları, birbirimizden esirgeme mücadelesi içinde olmaktan imtina edelim. Bosna’da, Azerbeycan’da, Filistin’de, Irak’ta, Afrika’da yaşanan zulme, bir nefes olup karşı çıkarken, aynı topraklar üzerinde, hemen yanı başımızda yaşanan zulme alkış tutmayalım. Susmak da bir taraf tutmak olduğuna göre, kabuğumuza çekilip, olanları seyre de dalmayalım. Elimizle, dilimizle, imkânımız el verdikçe, güzel yarınlar için dostlarımızı seçelim ve kardeşliğin, candan öte can olduğunu unutmayalım. Engeller, tek başına değil, birlikte kolay aşılır.

Öyleyse bu engeller, inançlarımız ve temel haklarımız konusundaki azmimizi kırmamalı. Tümden bir kaosun içine sürüklenilmemesi için de, çift yönlü desteklerimizin sürmesi gerekir. Çünkü Kürtler, her daim haklarını istemekten vazgeçmeyeceklerdir. Fakat bu, sadece kendilerinin baş edebileceği bir sorun da olmayacaktır. Bu sorunun çözümü, özellikle de insaf sahibi Türk kardeşlerinin destek vermesi, olayları olduğu gibi değerlendirmesi ve kabul etmesiyle olacaktır. Tek taraflı olabilseydi eğer, bunca yıl kanlar akmaz, analar gözyaşlarıyla evlatlarının mezarlarını sulamazlardı. Çözüm adına bir takım insanlar, yıllar yılı silaha sarılıp dağları mesken tutmazlardı.

Son zamanlarda farklı sesleri ve yöntemleriyle, haksızlıkların karşısına dikilmeye çalışan bir gurup gencin (Genç Siviller) bu meseleye bakışını içeren bildiriyle sonlandırmak isterim cümlelerimi. Onlar da bizim istediklerimizden farklı bir şey istemiyorlar. “Kürtler nasıl ki, Türkçe konuşup düşünebiliyorlar, onları anlamak için gerekirse zorlanıyorlar, Türkçeyi öğrenebilmek için vaktinde dayaklar yiyorlarsa, farklı olarak, zorlama olmadan, biraz da onlar bizim gibi düşünmeye çalışsınlar, kültürümüzü anlamaya uğraşsınlar. Mademki bir arada yaşıyoruz, beklentiler hep bizden olmasın. Annemle anlaşmak için, nasıl ki annem Türkçe öğrenmeye çabalıyorsa, onlar da komşuluk ve kardeşlik hatırına, azıcık Kürtçe öğrenmeye gayret etsin. Fransızcaya, İngilizceye gösterdikleri ilginin binde birini, yıllardır bir arada yaşadıkları kardeşleri için göstersinler” diyorlar.  Sahi, çok şey mi istiyorlar? İşte bildirileri ve talepleri:

“Biz bu coğrafyanın Kürt gençleriyiz. Şiddetle tek ilgimiz onun mağdurları olmamız. Türk gençlerden tek farkımız, onlardan ayrı olarak sadece okuma- yazmayı değil, Türkçe konuşmayı da ilkokulda öğrenmemiz. Yoksa ne kadar yoksulluğu varsa bu memleketin, biz de çektik. Biz de Sezen Aksu’ya, Neşet Ertaş’a ağladık. Ama Şivan Perwer’e, Aynur Doğan’a da ağladık.

Biz buraların Kürt gençleriyiz. PKK köylerimizi yaktı, göç ettik. Çok zor koşullarda yaşadık, ama isyan etmedik. Devlete silah çekmedik. Bebeklere kurşun sıkmadık. Köy basmadık. Öğretmen, imam, çoban kaçırmadık. Okulları, camileri kurşunlamadık, yakmadık. Trenleri bombalamadık. Çocukları mayınla parçalamadık. Otobüsleri yakmadık. Çocukları taşıyan servis minibüslerini taramadık. Mağazalara bomba koymadık. Ailelerimizden ölenler oldu, ama intikam peşinde koşmadık. Çözümü, demokrasiden, hukuktan başka bir şeyde aramadık.

Biz buraların Genç Kürt Sivilleriyiz. Biz her türlü acıyı yaşadık. Bir taraftan, en büyük asker bizim asker tezahüratları ile havaya atılan gençlerin tabutları dönerken evlerine, bir taraftan da kandırılarak dağlara götürülen veya kaçırılan, birkaç yıl sonra bir gece yarısı sessiz sedasız gömülen gencecik insanların hayatları tükenirken, bizim geleceğimizi karartanlara, bölgeyi yeniden kana bulamak için silah bırakmayan, gençleri evlerine göndermemek için her yolu mubah gören, emperyalistlere, satılmış taşeron PKK yönetimine, bizim de söyleyecek bir çift lafımız var:

Bu tavırlarınız hangi akla, hangi mantığa, hangi vicdana ve de en önemlisi hangi ahlaka sığıyor. Bu ülkede yaşayan ve barış isteyenlerin elini zayıflatmaktan başka hiçbir anlamı olmayan mayınlı, bombalı saldırıları, bizim özgürlüğümüz için mi yaptığınızı düşünüyorsunuz? Kürtlerin geleceği için karanlık ilişkilere daldığınızı, emperyalistlere taşeronluk yaptığınızı görmüyor muyuz sanıyorsunuz?

Siyasetin havası esecekken bu ülkede, sorunlar demokrasi içerisinde çözülecekken, temsilcilerimiz Meclis’te düşüncelerimizi, sorunlarımızı özgürce dile getirecekleri bir süreçte, yeniden silahı öne çıkarmanın, bölgeyi kan gölüne çevirmenin, bombalar patlatarak masum insanları öldürmenin, Kürtlere nasıl bir yararı olacağını doğrusu biz Kürt gençleri ve bütün Kürtler merak ediyor? Öldürdüğünüz askerlerin ardından Kürtçe ve Türkçe ağıtlar yakan analarımızın göz pınarları kururken, nasıl hala “demokrasi, insan hakları, barış” diyerek, insanların size inanmasını bekliyorsunuz? Bir elde silah, diğer elde zeytin dalı… Bu hiç inandırıcı gelmiyor.

Mağdur insanlar zalimleşmeye başladığında, o zaman yeni mağdurlar yaratacaktır değil mi? Siz de biz Kürtlerden zalimleşmemizi mi istiyorsunuz? Ne Beytüşşebap’ta katlettiğiniz o sivilleri, ne Şırnak’ta ve Hakkari’de öldürdüğünüz o askerleri hiç unutmayacağız. Aynı Diyarbakır’da, Van’da öldürdüğünüz çocukları unutmadığımız gibi. Bizler sizin gibi asla zalimleşmeyeceğiz. Sağduyu ve demokrasiye inancımızı kaybetmeyeceğiz.

Yoksulluk yerine zenginleşmek istiyoruz. Onurlu ve insanca yaşayabilmek için, çocuklarımıza mutlu bir yaşam sunabilmek için zenginleşmek ve çocuklarımızın eğitim görmelerini engelleyecek, her türlü şiddetten uzak kalmak istiyoruz.
Tembel tembel oturup, sürekli olarak “birileri gelip, bizi kurtarsın” zihniyetini terk etmek istiyoruz artık. Çalışarak, üreterek, etnik ve bölgesellikten uzak, ‘evrensel kalitede meslek sahibi olarak’ kendi kendimizi biz kurtarabiliriz ancak.

Türkiye’de yeni bir dönem başladı. Şiddeti, terörü yeniden başlatmakla, yeniden silaha sarılmakla, insanların en temel hakkı olan yaşam hakkını yok etmekle, demokratikleşme ve toplumsal barış sürecinin önünü tıkamış olursunuz. Gelin, Türkiye’nin demokratikleşme alanındaki reform sürecine hep birlikte destek olalım. Ülkenin daha fazla demokratikleşmesi, sosyal ve ekonomik yönden kalkınması için çaba harcayan aydınlara, yatırımcılara, politikacılara destek verelim.

Barış ve huzur dolu bir ortamda, Kürtçe ve Türkçe şarkılar eşliğinde dans etmek, halaylar çekmek çok güzel. Eğer bu mutluluğu, bu huzuru bizlere çok görürseniz, bizler de bir gün bunun hesabını sormasını biliriz. Biz sivil demokrat Kürt gençleri olarak tercihimizi yaptık. İlle de beraber yaşayacağız! İlle de bir arada yaşayacağız! İlle de bin yıldır süregelen birlikte yaşama iradesine sahip çıkacağız. Demokrasiye sahip çıkacağız. Çünkü biz biliyoruz ki bu hayat ne Kürtlük ile geçer, ne de Türklük ile.

Sözün bittiği yerde değil başladığı yerdeyiz. İnsanların yaşadığı yerde söz bitmez çünkü. Ölmek değil yaşamak istiyoruz, susmak değil konuşmak istiyoruz. Taşeron PKK, adaleti, vicdanı ve insanlığı ayaklar altına alarak, dağları, ovaları, kentleri kirletmek için çaba gösteriyor. Ama biz Genç Demokrat Kürt Siviller, kendi kapımızın önünü her zaman temiz tutacağız ve PKK’ya karşı dimdik ayakta, demokrasi diye korkusuzca haykırmaya devam edeceğiz.”

Müslümanlar ve Kürt Sorunu 1992 Ocağında yazılmış olmasına rağmen, hala tazeliğini ve gerçekliğini yitirmeyen bir yazı. Yazımın tamamlayıcısı olacağı kanaatindeyim.

Selam ve dua ile.

YAZIYA YORUM KAT

7 Yorum